Said-i Nursi Kimdir?
Asıl adı Said-i Kürdi olan Said-i Nursi 1873 yılında Bitlis’in Nurs köyünde doğmuştur. Kısa bir süre, Molla Mehmet Emin adında bir hocada okumuş ve bu adamdan aldığı yarım yamalak bilgilerle kendini erişilmez bir “âlim” saymıştır. Sonradan yazdığı risalelerinden de anlaşıldığı gibi, edindiği yetersiz bilgilerin büyük bir değer taşıdığını sanarak büyüklük taslamaya başlamış, şuna buna rastgele sorular sorup mahçup etme çabalarına girişmiştir. Gösterişe ve riyaya çok düşkün olması yanında, hayalci de olan Said-i Nursi, kurmaya çalıştığı “Medrese-tüz-Zehra” adlı medreseye yardım toplamak için İstanbul’a gitmiş ve burada birtakım siyasi işlere girişmiştir. “İttihad-ı Muhammed-î” fırkasının kurucuları arasında yer alan Nursi, bir ara Abdülhamit’in emriyle Akıl Hastanesine de yatırılmıştır.
31 Mart sanıklarından biri olarak da yargılanan Said-i Nursi, her ileri adımın karşısına çıkmış, İttihat-Terakki’ye, Jön Türklere ve Batı’ya yönelenlere düşman olanların safına katılmış, Volkancılann safında türlü fesatlıklar yapmaya çalışmıştır. 31 Mart’a temel olan görüşlerini, “Divan-ı Harp” önünde de tekrarlayan Nursi, bu görüşlerini 1957′lerde de yaymaya çabalamıştır.
Kurtuluş Savaşı’nda, bu savaşın amacının Halifeliği yaşatmak olduğunu sanarak savaşı desteklemiş, Dürrizade Fetvasına karşı Anadolu hareketine katılanları savunmuştur. Ama Ankara’ya gidip de Mustafa Kemal’le görüşünce, savaşın gerçek amacını anlamış, karanlık emelleri için bu savaştan bir yarar sağlayamayacağını düşünerek harekete karşı çıkmıştır. Ankara’dan ayrılarak Van’a gitmiş ve orada Risale-i Nur adı altında saçmalıklarla dolu kitapçıkları yazmaya başlamıştır. Şeyh Sait isyanı sırasında Barla’ya sürgün edilen Nursi, daha sonra Kastamonu’ya ve Emir-dağı’na sürülmüştür. Saçmalıklar yüklü kitapçıklarını buralarda da yazmaya devam eden, üstelik bazı saf Müslümanlar gözünde bir Müslüman kahramanı olarak tanıtmayı başaran Said-i Nursi, birbirinin tekrarı olan 130 parça risale yazmıştır. Kitapçıklarının Kur’an-ı Kerim derecesinde olduğunu, hatta bazı risalelerinin birçok surelerden daha veciz ve daha anlamlı bulunduğunu iddia etmekten çekinmeyen Said-i Nursi, 1960 yılında Urfa’da ölmüştür.
Said-i Nursi, çarpık görüşlerini İslam’a mal etmek için durmadan çaba harcamış ve bu yolda özellikle iki zümreden yararlanmıştır. Bunlardan biri; saf ve Müslümanlığı gerçek anlamıyla bilmeyen imanlı zümre; öteki de, az çok her şeyi kavrayan, bilen fakat, menfaatlerini dinin de imanın da üstünde tutanlardan meydana gelen zümredir. Nurculuk akımı, işte bu iki zümre arasında yayılmış ve İslam’ın da, milletin de başına bela olan bir durum almıştır. Said-i Nursi, Nurculuğu bu iki zümrenin omuzları üstüne kurmuş ve ölünceye kadar, hiçbir din ve iman kaygısı taşımadan geliştirme çabasını göstermiştir. Bugün bazı saf Müslümanlar, Said-i Nursi’nin gerçek yüzünü bilmedikleri, bilemedikleri için, onun Müslümanlığa taban tabana ters düşen görüşlerinin yayılmasında, farkında olmayarak rol almış bulunuyorlar. Oysa Said-i Nursi’nin gerçek yüzünü, nasıl bir riyakâr olduğunu ve aşağılık emellerini gerçekleştirmek için İslamı nasıl kendine alet ettiğini bilseler, onun yaydığı karanlık akıma yardımcı olmaz, tersine karşı çıkarlardı.
Said-i Nursi’yi kısaca anlatmak gerekirse şöyle denebilir: Said-i Nursi, karanlık emellerini gerçekleştirmek için dini alet eden, gerçekte dinin temel ilkelerine bile inandığı şüpheli olan, riyakâr bir insan olarak yaşamış ve hayatının sonuna kadar bu tutumunu sürdürmüştür.
SAİD-İ NURSİ’NİN, KUR’AN AYETLERİNDEN KENDİSİ VE RİSALE-İ NUR İÇİN ÇIKARDIĞI MÂNALAR VE RİSALE-İ NUR HAKKINDAKİ DÜŞÜNCELERİ:

a) Kur’an Ayetlerinden Kendisi İçin Çıkardığı Mânalar:
Nûr Suresi’nin 35. ayeti şöyle demektedir:
“Onun nuru içinde ışık bulunan bir kandil yuvasına benzer. O ışık bir cam içindedir, cam ise, sanki inci gibi parlayan bir yıldızdır, bu, ne yalnız Doğu’da ve ne de Batı’da bulunan bereketli zeytin ağacından yakılır. Ateş değmese bile neredeyse yağın kendisi aydınlatacak! Nûr üstüne nurdur. Allah dilediğini nuruna kavuşturur. Allah insanlara örnekler verir, o her şeyi bilir.”
Said-i Nursi, anlamı yukarıda yazılı ayeti bakın nasıl yorumluyor:
“Hem işaret eder ki: Risale-i Nurları müellifi (Said-i Nursi) de Ateşsiz yanar, Tahsil için külfet ve ders alma zorluğuna katlanmadan nûrlanır âlim olur.”
“Evet âyetteki bu cümlenin bu mucizeli işareti elektrik Risale-i Nurlar hakkında doğru olduğu gibi müellifi (Said-i Nursi) hakkında da tamamiyle doğrudur… Said-i Nursi) medrese usulünce 15 yıl ders alınarak ancak okunabilen kitapları, yalnızca 3 ayda okuyup öğrenmiştir.”
(Said-i Nursi’nin kendi ifadeleri çok dolaşık ve ağdalı olduğundan ifadeler genellikle anlaşılır biçime sokularak yazılmıştır.)
Said-i Nursi, Sikke-i Tasdik-i Gaybî (Arap harfleriyle teksir), s.60, sat. 14-17.
Bu ifadelerle Said-i Nursi demek ister ki: “Allah Nur’undan söz ederken elektriği Risale-i Nur’u ve beni anlatmak istemiştir. Bu âyette benden ve eserimden özellikle söz edilmek istenmiştir. Benim özelliğimde bir başka kimse, kitabımın özelliğinde de bir başka kitap bulunmadığı için Allah’ın Nuruyla ancak ben ve kitabım anlatılmış olabilir. Kitabım da bir nurdur ben de bir nurum. Çünkü ben herkesin ancak 15 yılda okuyabildiği kitapları, sadece 3 ayda okuyup öğrendim…”
Bir insan nasıl kendinden böyle söz edebilir, kendisini nasıl elektriğe benzetebilir ve nasıl Allah’ın Nuru diye tanıtabilir?
Sonra; “herkesin ancak 15 yılda okuyabildiği kitapları, ben sadece 3 ayda okuyup öğrendim”, anlamındaki sözler hangi tevazu anlayışına sığabilir?
Hûd Suresi’nin 112. ayetine, “Ey Muhammed emrolunduğun gibi doğru hareket et”, anlamındaki bir cümleyle başlanır. Said-i Nursi Tann’dan doğrudan doğruya emir aldığını anlatmak ve kendisine bir peygamber süsü vermek için, bu ayetle kendisine hitap edildiğini ileri sürüyor.
Aynı surenin 105. ayetinde, “…İçlerinde bedbaht olanlar da, Said olanlar da vardır”, anlamında bir cümle bulunmaktadır. Said-i Nursi bu cümlede mutlu anlamına gelen Said sözüyle de kendisinin kastedildiğini iddia ediyor. Ve amacına ulaşmak için cifir oyunlarına baş-vurarak iddiasını şöyle ispatlamaya çalışıyor:
“.. ‘İçlerinde bedbaht olanlar da, Said olanlar da vardır’, anlamındaki âyetin cifır yönünden sayı değeri 1303 eder. Hûd sûresinde ‘Emrolunduğun gibi hareket et’, anlamında bir âyet olduğu gibi şûra sûresinin 2. âyetinde de aynı anlamda bir âyet vardır. ‘Vav’la başlayan Şûra süresindeki âyetin cifır yönünden sayı değeri de 1309 eder. Bu tarihte bütün muhataplar içinde özellikle birine Kur’an adına iltifat ediliyor, doğru olmak yolunda buyruk veriliyor. Birinci tarih (1303) de ise, Risale-i Nurlar müellifi (Said-i Nursi) nin ilim tahsiline başladığı tarihtir. İkinci âyetin tarihi ise O müellif (Said-i Nursi) nin Hârika bir şekilde pek az bir zamanda ilimce en son noktaya ulaştığı, tahsili bitirdikten sonra ders vermeye başladığı ve 3 ayda, bir kış içinde, 15 senede ancak okunabilen 100′den çok kitap okuduğu ve o zamanın o muhitte en ünlü âlimlerinin yanında o 3 ayın mahsulü fakat 15 yılın mahsulü kadar olan ilimleri kazandığı, ne kadar büyük bir âlim olduğunu; hangi ilimden olursa olsun sorulan her soruya en doğru cevap vermekle ispat ettiği tarihe rastlar.”
Said-i Nursi’ye göre Said-i Nursi, bakın ne büyük bir âlimmiş…
Said-i Nursi, kendisini şöyle tanıtıyor:
“İngiltere’nin en yüksek bilim kurulu, Şeyhûlislâmlık’a 6 soru sorup cevabını istediği zaman; o 6 soruya, 6 kelimeyle son derece beğenilen bir cevap veren;
“Yabancıların en çok önem verdikleri ve bilginlerinin en esaslı düstur saydıkları ilkelerine, gerçek ilim ve marifetle karşılık verip, üstün çıkan;
“… Gerek Avrupa Filozoflarına, gerek Üleması’na ve gerek okullarda yetişmiş olanlara meydan okuyan, kendisi hiç soru sormadan sorulan soruları eksiksiz cevaplandıran;
“Bütün ömrünü bu milletin mutlu olması için harcayan;
“100′den çok kitap yazarak ve Türkçe yayınlayarak bu milleti aydınlatan… bir marifet ehli olan kişi…”
Bu sözler başkası tarafından söylenmiyor, Said-i Nursi’nin kendisi tarafından yazılıp kitabına konuluyor (!) yani; Said-i Nursi kendisinde böyle meziyetler bulunduğunu kitaplarında anlatıyor.
Said-i Nursi demek ister ki: “Ne Şeyhülislâmlıkla ne de okuldan yetişmiş olanlar arasında benden daha büyük bir âlim bulunmadığı için İngiltere’den gelen Bilim Kurulu’nun bütün sorularına ben cevap verdim. Ve ben bütün bilim adamlarına meydan okudum. Hangi ilimden olursa olsun sorulan, bana yöneltilen soruların hepsine cevap verdiğim için yapılan ilmi tartışmada herkese karşı üstün çıktım, ne Avrupa Filozofları ne İstanbul uleması bana yetişebildi, ben işte böyle bir âlim böyle bir marifet ehliyim.”
Evet, Said-i Nursi, açık açık böyle diyor, bunu anlatmaya çalışıyor. En’âm Suresi’nin 161. ayetinde Peygambere şöyle hitap edilir:
“De ki: Şüphesiz Rabbim beni doğru yola iletmiştir.”
Said-i Nursi bu ayetle de kendisine hitap edildiğini iddia ediyor. Ve şöyle ispatlamaya çalışıyor:
“Bu âyetin sayı değeri 1316 eder ki; Risale-i Nur yazarı (Said-i Nursi) nin Nurları hazırladığı tarihi gösterir.”
b) Din Büyüklerinin Kitaplarından, Kendisi İçin Çıkardığı Mânalar:
Said-i Nursi, Kur’an-ı Kerim ayetlerinden başka, ulu kişilerin sözlerinde de kendisinin ve Risale-i Nur’un konu edildiğini ileri sürer. Yani geçmişteki ulu kişiler’de Said-i Nursi ve kitabını haber vermişlerdir gelecek nesillere! Bununla ilgili de birkaç örnek vermeyi uygun görüyorum:
Halife Ali, Kaside-i Cel Celûüye ‘sinde bakın neler söylemiş, Said-i Nursi’ye seslenerek (!):
“Ey Değeri Yüce Olan İsm-i A’zam’mı Taşıyan kişi!
“Dövüş korma! Savaş; çekinme!”
Said-i Nursi, bu sözlerle kendisine seslenildiğini nereden mi biliyor? Bunu Said-i Nursi şöyle açıklıyor:
“Kaside-i Cel Celûtiye’de okumadığım birkaç sayfa vardı. Kitabı açarken o sayfaları atlıyor, okuduklarımı ilâveten iki sayfa daha okuyordum.
“Ne var ki; kitabı her açışımda, okumak istemediğim sayfalar arasında bulunduğu halde; bu kasideyle başlayan sayfa açılıyordu kendiliğinden.
Ama ben yine de okumuyor; atlıyordum. Bu durum, 70 kez hatta belki 100 kez böyle oldu. Yani: -Ey Değeri Yüce Olan İsm-i A’zam-ı Taşıyan kişi! seslenişiyle karşılaştım. İşte o zaman hayret içinde hayret ettim.
“Bir aralık; acaba bu sayfa neden açılıyor onu da okursam ne olur diye düşündüm. Baktım ki Kaside-i Cel Celûtiye-yi okumaktaki asıl amacı bu sayfa gösteriyormuş. Bunun üzerine daha önce o sayfayı okumamakla ne kadar hata ettiğimi anladım. Ondan sonra okumaya başladım.
“Bu sayfa yine kendiliğinden açıldı birçok kez. Ve ben durumu arkadaşlara anlattım. Onlar da hayret içinde hayrette kaldılar.
Dedim ki bu durum Cel Celûtiye’nin bir kerametidir. (Yani sayfa, benimle ilgili olduğunu, bir keramet olarak bildiği için, kendiliğinden açılıyor ben seninle ilgiliyim demek istiyordu.)
“Sayfanın kendiliğinden açılması, “beni yaz, kaleme al!” demekti. Bir işaret içindi inanmıyanlara, inandırmak için yazdırmak istiyordu kendisini. Şükürdü bu, benim davama da büyük bir delil durumundaydı. .. Tam zamanında imdadımıza yetişmişti.. Davam için delilsiz kaldığım bir zamanda, açılan sayfadaki hitaplanyla elimden tutmuştu. Hazreti Ali: ‘Ey değeri yüce olan İsm-i A’zam’ı taşıyan kişi! Dövüş korkma! savaş; çekinme!’ diye seslenmişti bana.
“Birinci mısra ile başlayan 3-4 satırda 3-4 tane kuvvetli delil ve belirti vardır ki, -Ey Değeri Yüce Olan… İsm-i A’zam’ı Taşıyan! şeklindeki genel hitabıyla özellikle Bana sesleniyor!..”
Said-i Nursi, Sikke-i Tasdik-i Gaybî (Arap harfleriyle teksir), s. 119-120.
Said-i Nursi bu açıklamasından sonra; o 3-4 delili (!) de Cifır yoluyla belirtmeye çalışıyor. Yani kelimelere sayı değeri vererek yorumlar yapıyor kendine göre.
Said-i Nursi, Delil adını verdiği saçma sapan şeyleri sayıp dökerken;
“…1353 yılında İsm-i A’zam-ı taşıyan kişinin kendisi olduğunu ve taşıdığı İsm-i A’zam’la kendisini nasıl korunduğunu ve Ey Yüce İsm-i A’zam-ı taşıyan kişi hitabındaki harflerin sayı değerlerinin, bu tarihi nasıl tutuğunu, hattâ aynı sayı değerleriyle; Molla Kürt, Molla Said, Bedi gibi Said-i Nursi’nin lakaplarının birbirine nasıl uygun düştüğünü…” anlatmaya çabalar.
Yine Ali, Kaside-i Ercuze’sinde geleceğin bazı olaylarından haber vermiş. Sonra özellikle Said-i Nursi’ye seslenerek (!) şöyle demiş:
“-Ey Molla Said; Ey Said-i Kürdi; Ey Bediüz-Zaman! O zamana yetiştiğinde, o zamanın belalarından kurtulman için sana ders verdiğim İsm-i A’zam’la dua et! Biz, Peygamberin Ailesi olarak, sıkıntılı zamanlarda yardımcı çıkarıp imdada koşuyoruz!”
Said-i Nursi, Lem’alar, Sinan Matbaası, İstanbul, 1958, s.417-418.
Halife Ali, böyle söylemiyor ama; Said-i Nursi, böyle yorumluyor. Çünkü işine öyle geliyor.
c) Risale-i Nurların Kerameti:
Said Nursi, Risale-i Nurların hayvanları etkilediğini ve kendisine önem vermeyenleri de tokatladığını anlatır.
Risale-i Nur, yalnızca insanlarda değil, hayvanlarda, kuşlarda bile kerametini göstermiştir (!) “Risale-i Nur’un, birtakım olaylara karşı yararlı olduğunu, kuşların da anlayıp anlamadığını ve nasıl anlayabileceklerini” soran Nurculara Said-i Nursi, şu karşılığı veriyor:
“Elcevap: Bütün hayvanların bir çobanı, bir bakanı olduğu gibi, kuş’lann da bir çobanı vardır. Onlar bilmeseler bile, onların çobanlan, Tann’nın buyruğuyla kendilerini sevk eder. Kuşlar bu şekilde yürürler. Kuşlann bu tutumlan, onlara gelen İlham’a dayanır…
“Diğer yaratıklar nasıl Risale-i Nur’la ilgileniyorsa, kuşlar da, ilgilenirler elbette onunla… Kuşlar Risale-i Nur’u, başarılarından dolayı tebrik edip alkışlarlar..”
“Risale-i Nur’u sadece kuş’lar değil; gökte ve uzayda bulunan her şey de alkışlıyor. Bu kitabın kerameti, yalnızca insanlarda, hayvanlarda, uçan kuşlarda değil; cansız cisimlerde bile kendini gösteriyor. Bu keramet karşı koyuyorsa, yağmur yağmıyor. Aylarca kuraklık oluyor. Gerekli kılıyorsa yağmur yağıyor. Yağmur ve şimşek meleği, Risale-i Nur’u alkışlıyor. Ona saygısızlık gösteril-diği, aleyhine bir iş yapıldığı zaman yeryüzü, itiraz ediyor. Bu yüzden deprem oluyor. Kâinat, Risale-i Nur’un serbest bırakılmasına sevinirken, onun mahkûm edilmesi, toplattırılması karşısında hiddet ve şiddetini gösteriyor; öfkeleniyor.”
“Aziz ve Candan Kardeşlerim!
“Size Risale-i Nur’un kerameti’ni gösteren çok anlamlı hayret verici bir olay anlatacağım:
“Dünya ehli, Risale-i Nur talebelerine, Risale-i Nur’a ve onun ‘Âyet-ül Kübra’ adlı bölümüne ilişmek, zarar vermek amacını güttükleri için; karşımda: Eskiden Belediyenin bulunduğu Hükümet binasının dairelerinden biri, hiç görmediğimiz şaşıp kaldığımız biçimde birden parladı… Tam bitişiğinde Risale-i Nur’un çalışkanlanndan bir talebesi, iki kardeşinin ve masum Ceylan’ın sermayesinin bulunduğu büyük mağazalan, yangının çok yakınında olduğu ve dehşetli yangın bütün şiddetiyle mağazalara doğru ilerlediği için; biçare Ceylan’la birlikte bana geldiler: ‘Biz yanı-yoruz, mahvoluyoruz!’ dediler.
“Yangının hücum ettiği mağazada; Risale-i Nur külliyatından Âyet-ül-Kübra vardı. Ben, yangından iki gün önce, bu kitabın bana getirilmesini söylemiştim de getirilmemişti. Yangın zamanında anlaşıldı ki, kitap orada; yangını söndürmek için kalmış. Ben de Risale-i Nur-u ve Âyet-ül-Kübra adlı o Risale’yi şafaatçı kılıp:
“‘-Ya Rabbi kurtar!’ dedim. 3 saat o dehşetli yangın hücumunda devam etti.
“Bütün o büyük dâireyi, altında ve bitişiğindeki dükkânların hepsini yaktı. Ama, Risale-i Nur-un ve Âyet-ül-Kübra adlı bölümünün koruyuculuğu’nda olan mağazaya, hiç mi hiç ilişmedi. Ve altındaki Risale-i Nur talebesinin dükkânına da dokunmadı. Bu dükkân da sağlam kaldı… Bu, Risale-i Nur’un bir kerameti’dir. Kastamonu’da meydana gelen yangında da aynı durum görülmüştür.
(Turan Dursun’un “Muslumanlik ve Nurculuk” kitabindan)




Bediüzzaman 20. yüzyılın en büyük İslam alimlerindendir.Turan Dursun gibi bir ateistin değerlendirmeleri Said Nursi’yi lekeleyemez.
arkadaşım inan ki küfretmemek için kendimi zor tutuyorum. said nursi diorsunuz hala. adam megaloman, şizofren bi adam. peygamberden bile üstün gören bi adam kendiniz
ölümden sonrası gibi bazı olasılıkları düşünmek ne kadar saçma de mi arkadaşım? belki biz saçmalıyoruz ama günlerimizi senin gibi ne dediğimizi bilmeden geçirmeyeceğiz inşallah…
Bediüzzaman I.Dünya Savaşına katılmış, Ruslara esir düşmüş, İstanbul İngilizler tarafından İşgal edilince işgale karşı bir broşür yayımlamış,Milli Mücadeleye destek vermiş hatta bu nedenle Mustafa Kemal tarafından Ankaraya Meclise davet edilmiştir.Tüm hayatını zindanlarda işkencelerle geçirmesine rağmen milletimizin imanını kurtarmak için çalışmıştır.
cımbızla bazı yerleri çekip karalama yapmaya çalışmış mr zavallı. bediüzzaman ismini kendisi değil onu yetiştiren hocaları vermiştir. hayatını eski said yeni said diye ayırma gereği duymuştur çünkü dinsizliğin imansızlığın kol gezdiğini fark ettiği anda diğer tüm düşüncelerini bir kenara bırakarak iman sancağını eline almış o sürgün yeri senin bu sürgün yeri benim dolaştırılmıştır. onlarca kez zehirlenmiştir hapishanelerde. ama onu o yüce davasından bu işkenceler tecritler vaz geçirememiştir. Turan Dursun gidip de sözleri okusun da bakalım bu yazdıklarından pişman oluyo mu olmuyo mu? yine de bize düşen dua etmek Allah’dan onun adına hidayet dilemektir.
Risale-i Nur Elmas tan bir kılıçtır , onu ögrenen ve okuyan her kes cahillige ve karanlıga bir meşale tutar ve 2 cihandada mutlu ve huzurlu olur
Turan Dursun gidip de sözleri okusun da bakalım bu yazdıklarından pişman oluyo mu olmuyo mu?
Turan Dursun öleli 20 yıl oluyor kardeşim gönlünü ferah tut.Okutuyorlar ona AsayıMusa’yı…
adini bile telafuz edemeyecegin kadar buyuk bi zattir o oki dunyaya isik tutmtustur ovunecegniz yerde yerliyorsunuz hemde bildigniz halde yazik size…
ne acaip insanlarsınız. gerçekten siz dikkatli bakmıyorsunuz aslında siz kandırılmak istiyorsunuz. neden insanlar hep birilerinin peşine takılıp gitme isteği duyarlar bilmem. allah herkese akıl vermiş işte aklı atıp birilerine bu kadar bağlanmak niye. kraldan çok kralcı olmuşsunuz farkında değilsiniz.
Öncelikle bu blog yazarını ve burada yorum yapan tüm arkadaşları selamlıyorum. Blogdakı yazıları büyük merakla okuyorum ve itiraf etmek gerekirse yazıların iyi bir araştırma sonucu hazırlanıdığı görülüyor. Burada paylaşılan bilgiler aslında hep yanıbaşımızda olup da dikkat emediğimiz bilgilerdir. Yani yeni şeyler deyildir. Ben kendim Said-i Nursi`nin kitaplarını okumuş bir insanım. Univeriste öğrencisi iken birilerinin tavsiyesi üzerine okudum ve kendimce kabul etmediyim bazı şeyler buldum bu kitabda. Tabi o zamanlar uluorta bu konularda konuşmak doğru olmazdı. Ve sizleri emin ederim ki, bir çok insan bu kitabları okudukdan sonra bu konularda yorum yapmayi bile uygun görmemişdir. Onun kendi kitablarının kendisinin yazmadığını, onların ilahi bir güç tarafından yazdırıldığına dair iddiaları yine kendi kitaplarında ileri sürmesi meselesine değinmeye bile gerek duymuyorum. Bu iddia bir kere iddiani ileri süren şahıs tarafından peygamberlik iddiasında bulnumak gibi değerlendirilebilir.
Burada tabi Said-i Nursinin talebleri tarafından ona övgü dolu yazılar yazılabilir. Bunu çok doğal karşılıyorum. Ben ilkokul yıllarımda öğretmenimin yüce varlık olduğuna bile inanıyordum (Tabı o zaman sahip olduğum aklımla). Türkmenista`nın eski cumhurbaşkanı Saparmurat Niyazav hayatta iken “Ruhname” adlı bir kitab yazdı ve tüm Türkmen halkına duyurdu ki, bu kitablar mutlaka her camide bulundurulmalı ve her bir Türkmen tarafında okunmalı. Medyadan edindiğim bilgiye göre o zaman Türkmenistanda Kurandan sonra ikinci kitap hükmünde olan bu kitabı okumadan cennete girilemezmiş (tam emin değilim bu hüküm sadece türkmenler için mi geçerli yoksa evrensel mi?) Şunu eminlikle söyleyebilirim ki, adam sağlığında bazı şeylerden korkmasaydı kendini peygamber bile ilan ederdi.
Saygılarımla
Bediüzzüman Said Nursi, hiç bir zaman ben kusursuzum dememiştir. Turan Dursun gibi adamların, felsefecilerin, tabiatperestlerin, dinsizlerin islama indirdiği darbeleri bertaraf etmiştir. “Onların taibat dedikleri kal’alarını zirüzeber etmişim” çok manidardır. Getirdiği FİKİR ve REALİTE yadsınamaz. Maalesef bu FİKİR ADAMININ Kur’anın nurundan getirdiği FİKİR AKIMI ve DİNSİZLİĞİN İLACI olan Nur Risalelerinden bahsedilememiş. Fikri acz içinde bir yazı. Hatta çaresizliğin, fikre karşı acziyeti o kadar aşikar ki, ispat ve realiteye karşı ortaya konulan ancak kibrit çöpü hükmünde zırvalardan ibaret kalıyor.
Sayın Abdullah Kul! Yazdığın yorumdan Saidi Nursi`nin kitablarını defalarca hatmetmiş olduğun anlaşılıyor. Ve ayrıca okuduğun kitaplar kafana o kadar hakim olmuş ki, normal yorum yazarken bile Saidi Nursi`ni taklit etmekten başka bir şey yapmıyorsun. Arkadaşım sana kendin olmaya davet ediyor ve hayatda kendi uslubunu yaratmaya öneriyorum. Taklitçilik hangi konuda olursa olsun insani normal gelişimden alıkoyuyor ve bu taklitçilik toplumsal boyutda olduğu zaman ise durum daha fecii oluyor tıpkı sizlerin yaptığı gibi. Ulu yaradan bile insanları ayrı ayrı birbirine benzemeyen fertler olarak yaratmıştır.
Said Nursi hazretleri türkçeyi en zengin şekliyle kullanmıştır. Herhangi bir insanın onun gibi yazmaya çalışması ancak faydalı bir şeydir. Burada Türkçe’nin nasıl daha iyi konuşulduğundan veya kendimizi nasıl ifade edeceğimizden önemli meseleler var. Bediüzzaman hazretleri zamanının bütün alimlerince ( şu an da dahil ) kabul edilen en büyük ilim insanıdır. Allah’la irtibatını kaybetmiş açgözlülüğünün esiri olmuş insanların dinimizi ortadan kaldırmasına engel olmak için çalıştığını düşünüyorum. ( Allah rızası için yani ). Zaten ömrü boyunca kimseden hediye kabul etmemiştir. Bugün dinimizi hala ortadan kaldırmak isteyen insanlardan bir farkımız kalmadığında mutsuz olanlarımız Bediüzzaman’ın samimiyet ve şefkat dolu risalelerinden ne kadar daha uzak kalacaklar? hayırlısı..
üstad’ımız çok büyük bir alimdir vede onu kötülüyenler risale-nur’dan bir sayfa okusunlar ve yorum yazsınlar ve hepinizin yeni çıkan HÜR ADAM adlı filme gitmenizi tercih ederim said nursiyi anlatıyor
Peki hiç düşünülmüyor mu?
Söylendiği kadar gösteriş, güç, büyüklük özentisi olan bir insan neden bunca çileye katlanmış? Ömrünün yarısı hapiste-sürgünde geçmiş.
Neden mala mülke, makama, mevkiye tamah etmemiş?
Ölünce gerisinde şu dünyaya dair niye bir eşya bırakmamış?
Neden evlenmeyi düşünmemiş bile?
Anlamazlar, anlayamazlar. Anlayamayınca da böyle iftira ederler.
İki Mekteb-i Musibetin Şahadetnamesi/Divan-i Harb-i Örfi ve Said-i Kürd-i
adlı kitabın “hatime” kısmında Saidi Kürdi şöyle demektedir:
“Soydaşlarıma (Ebnâ-i cinsime) burada birkaç söz söylemezsem, bence bahis eksik (natamam) kalır. Ey Asuriler ve Keyanilerin cihangirlik zamanında, onların öncüleri (pişdar) ve kahraman askerleri olan Arslan Kürtler! Beşyüz yıldır yattınız, yeter artık, uyanınız, sabahtır. Yoksa vahşet ve gaflet sizi vahşet sahrasında yağma edecektir.”
“Süphan ve Ağrı dağları gibi geleceğin yüksek dağlarının doruğunda ayağa kalkmış, nefse esir olmayı yasak etmiş ve başkasına tecavüzü caiz görmeyerek şeriate dayanmış olan, hürriyet sultanı, yüksek sesle sizin gibi mazinin en derin derelerinde gafil ve dağınık bir kavme, cehalet ve yoksulluğa hücum için, fen, sanat ve silah başına, ileri arş.”
(Bkz: Said-i Kürdi, İki Mekteb-i Musibetin Şahadetnamesi/Divan-i Harb-i Örfi ve Said-i Kürd-i1909, İstanbul, Vezir Han, İkbal-i Millet Matbaası.)
Şu sözde Said-i Kürdi’ye aittir: “Özgür bir Kürdistan tohumu ekiyorum. Onu geliştirip büyütün ”
Demek Kürt Said ırkçı değilmiş!!! yapmıyormuş!!!
SAİD NUR VE TALEBELERİ (Osman Yüksel Serdengeçti)Bahtiyar bir ihtiyar var. Etrafı, sekiz yaşından seksen yaşına kadar bütün nesiller tarafından sarılmış. Yaşlar ayrı, başlar ayrı, işler ayrı, Fakat bu ayrılıkta gayrılık yok! Hepsi bir şeye inanmış, Allaha!.. Âlemlerin Rabbı olan Allaha, onun ulu Peygamberine.. onun büyük kitabına..
Kur’ân henüz yeni nâzil olmuş gibi, herkes aradığını bulmuş gibi bir hal var onlarda. Said Nur ve talebelerini seyrederken, insan kendini âdeta Asr-ı Saadette hissediyor. Yüzleri nur, içleri nur, dışları nur Hepsi huzur içindeler. Temiz, ulvî, sonsuz bir şeye bağlanmak, her yerde hâzır, nâzır olana, âlemlerin yaratıcısına bağlanmak, o yolda yürümek, o yolun kara sevdalısı olmak Evet!.. Ne büyük saadet!
Said Nur, üç devir yaşamış bir ihtiyar. Gün görmüş bir ihtiyar. Üç devir; Meşrutiyet, İttihad ve Terakki, Cumhuriyet. Bu üç devir büyük devrilişler, yıkılışlar, çökülüşlerle doludur. Yıkılmayan kalmamış! Yalnız bir adam var. O ayakta Şark yaylâlarından, Güneşin doğduğu yerden İstanbul’a kadar gelen bir adam. İmanı, sıradağlar gibi muhkem. Bu adam, üç devrin şerirlerine karşı imanlı bağrını siper etmiş. Allah! demiş. Peygamber demiş, başka bir şey dememiş. Başı Ağrı Dağı kadar dik ve mağrur. Hiçbir zalim onu eğememiş, hiçbir âlim onu yenememiş Kayalar gibi çetin, müdhiş bir irade Şimşekler gibi bir zekâ İşte Said Nur!.. Divan-ı harbler, mahkemeler, ihtilâller, inkılâblar… onun için kurulan idam sehpaları… Sürgünler… Bu müdhiş adamı, bu mâneviyat adamını yolundan çevirememiş! O, bunlara îmanından gelen sonsuz bir kuvvet ve cesaretle karşı koymuş. Kur’ân-ı Kerîm’de “İnanıyorsanız muhakkak üstünsünüz” (Âl-i İmran sûresi âyet 139) buyuruluyor. Bu Allah kelâmı, sanki Said Nur’da tecelli etmiş!
Mahkemelerdeki müdafaalarını okuduk. Bu müdafaalar bir nefs müdafaası değildir; büyük bir dâvânın müdafaasıdır. Celâdet, cesaret, zekâ eseri, şaheseri.
Niçin Sokrat bu kadar büyüktür? Bir fikir uğruna hayatı hakîr gördüğü için değil mi? Said Nur en az bir Sokrat’tır; fakat İslâm düşmanları tarafından bir mürteci, bir softa diye takdim olundu. onlara göre büyük olabilmek için ecnebi olmak gerek. O, mahkemelerden mahkemelere sürüklendi. Mahkûmken bile hükmediyordu. O hapishanelerden hapishanelere atıldı. Hapishaneler, zindanlar onun sayesinde Medrese-i Yûsufiye oldu. Said Nur zindanları nur, gönülleri nur eyledi. Nice azılı katiller, nice nizam ve ırz düşmanları, bu îman âbidesinin karşısında eridiler; sanki yeniden yaratıldılar. Hepsi halim selim mü’minler haline, hayırlı vatandaşlar haline geldiler… Sizin hangi mektebleriniz, hangi terbiye sistemleriniz bunu yapabildi, yapabilir?
Onu diyar diyar sürdüler. Her sürgün yeri, onun öz vatanı oldu. Nereye gitse, nereye sürülse, etrafı saf, temiz mü’minler tarafından sarılıyordu. Kanunlar, yasaklar, polisler, jandarmalar, kalın hapishane duvarları, onu mü’min kardeşlerinden bir an bile ayıramadı. Büyük mürşidin, talebeleriyle arasına yığılan bu maddî kesafetler; din, aşk, îman sayesinde letafetler haline geldiler. Kör kuvvetin, ölü maddenin bu tahdid ve tehdidleri, ruh âleminin ummanlarında büyük dalgalar meydana getirdi. Bu dalgalar, köy odalarından başlayarak, yer yer her tarafı sardı; üniversitelerin kapılarına kadar dayandı.
Yıllardır mukaddesatları çiğnenmiş vatan çocukları, mahvedilen nesiller, îmana susayanlar; onun yoluna, onun nuruna koştular. Üstadın Nur risaleleri elden ele, dilden dile, ilden ile ulaştı, dolaştı. Genç-ihtiyar, cahil-münevver sekizinden seksenine kadar herkes ondan bir şey aldı, onun nuruyla nurlandı. Her talebe, bir makine, bir matbaa oldu. İman, tekniğe meydan okudu. Nur risaleleri binlerce defa yazıldı, teksir edildi.
Gözlerinin nuru sönmüş, iç âlemlerinin ışığı sönmüş, harabeye dönmüş olan körler; bu nurdan, bu ışıktan korktular. Bu aziz adamı, dillerden hiç eksik etmedikleri “İnkılâba-lâikliğe aykırı hareket ediyor” diye, tekrar tekrar mahkemeye verdiler; tekrar tekrar hapishanelere attılar. Kaç kerre zehirlemek istediler. ona zehirler, panzehir oldu. Zindanlar dershane… onun nuru, Kur’ânın nuru, Allahın nuru vatan sınırlarını da aştı. Bütün Âlem-i İslâmı dolaştı. Şimdi Türkiye’de, her teşekkülün, vatanını seven herkesin, önünde hürmetle durması lâzım gelen bir kuvvet vardır: Said Nur ve Talebeleri. Bunların derneği yoktur, lokali yoktur, yeri yoktur, yurdu yoktur, partisi, patırtısı nutku, alâyişi, nümayişi yoktur. Bu, bilinmezlerin, ermişlerin, kendini büyük bir dâvâya vermişlerin şuurlu, îmanlı, inanlı kalabalığıdır.
OSMAN YÜKSEL SERDENGEÇTİ
“Dost” dene arkadaş yada ” bir dost ”
Ben de sizin gibi başlarda kaldıramadığım Risale-i nur düsturlarına karşı çıktım…Ama sonunda şükürler olsun gerçeği gördüm… Şimdi bi düşünün Said Nursi ye kim karşı çıkıyor… Kim seviyor…Cumhuriyet gazetesi milliyet hürriyet vs.. İnönü … zihniyetler karalıyor… Kim Savunuyor.., Necip fazıl Osman yüksel….Yani fazla söze gerek yok … Görmek isteyen her şeyi görür ….Ama unutmayın …Hakikatı Gizleyemezsiniz…..Bizden tavsiye:) Gazete arşivlerindeki “nurcular” a bakın bi özellikle cumhuriyet vs..:) orada daha çok karalama var
üç beş gündür nur risalelerini okuyorum.manen kendimi çok rahatlamış hissettim.insanı okuması için çeken huzur veren bir manevi gücü çekim alanı var risalelerin.bence peşin hükümlü olmayın.nur risalelerini okuyun.bi kaç hafta her gün okuyun.kalbinizin sesini dinleyin.
okuyorsun da bir şey anlıyorsun sanki. zaten anlasan bilirdin!
anlıyoruz seni.. İslam dininin gereksiz olduğunu bilirdin demek istiyorsun. ama onun yeri burası değil. Kur’an karşıtı bir yerde kendini ispat etmeye çalışırsan en iyimser bakış açısıyla, en azından cesur olmuş olabilirsin. Ki bu da tek başına sadece sonunu hızlandırabilecek bir nitelik. dedim ya anlıyoruz seni.. Allah önce beni sonra seni ıslah eylesin…
Nur Risalelerini okuyarak kendinizi çok rahatlamış hissetmeniz, huzur duymanız kadar doğal bir şey olamaz elbette. Çünkü her insan tabi olduğu, inandığı dinin kutsal metinlerini okurken benzer duyguların çekim alanı içerisinde olur. Örneğin; bir Hristiyan İncil’i okurken, bir Musevi Tevrat’ı okurken ve bir Müslüman da Kur’an’ı Kerim’i okurken sizin yaşadığınız gibi aynı duygu yoğunluğunu yaşar.
Said-i Nursi’ye göre Said-i Nursi, bakın ne büyük bir âlimmiş…
Said-i Nursi, kendisini şöyle tanıtıyor:
“İngiltere’nin en yüksek bilim kurulu, Şeyhûlislâmlık’a 6 soru sorup cevabını istediği zaman; o 6 soruya, 6 kelimeyle son derece beğenilen bir cevap veren;
“Yabancıların en çok önem verdikleri ve bilginlerinin en esaslı düstur saydıkları ilkelerine, gerçek ilim ve marifetle karşılık verip, üstün çıkan;
“… Gerek Avrupa Filozoflarına, gerek Üleması’na ve gerek okullarda yetişmiş olanlara meydan okuyan, kendisi hiç soru sormadan sorulan soruları eksiksiz cevaplandıran;
“Bütün ömrünü bu milletin mutlu olması için harcayan;
“100′den çok kitap yazarak ve Türkçe yayınlayarak bu milleti aydınlatan… bir marifet ehli olan kişi…”
Bu sözler başkası tarafından söylenmiyor, Said-i Nursi’nin kendisi tarafından yazılıp kitabına konuluyor (!) yani; Said-i Nursi kendisinde böyle meziyetler bulunduğunu kitaplarında anlatıyor.
<<<< Ben öncelikle şunu sormak istiyorum. Bu sorum Said Nursinin kitaplarını okumuş olan arkadaşlarıma. Çünkü Said Nursi'nin kitabını okumadım ve Turan Dursun'un Kitabında bahsettiği bu konu gerçektende Said Nursinin kitaplarında varmı ? Eğer var ise şunu belirtmek isterim: Bütün dünyanın ve müslümanların kabullendiği Mevlana Celaleddin Rumi ye Tebrizli Şems tarafından sorulan bir soru vardır. O soruda şudur :
"Ey bilginler bilgini, söyle bana, Hz. Muhammed mi büyüktür, yoksa Bayezit Bistami mi?" Mevlânâ yolunu kesen bu garip yolcudan çok etkilenmişti ve sorduğu soru onu şaşırtmıştı: "Bu nasıl sorudur?" şeklinde cevap verip devam etti: "O ki peygamberlerin sonuncusudur; O'nun yanında Bayezit'in sözü mü olur?" Bunun üstüne Tebrizli Şems: "Neden Hz. Muhammed 'kalbim paslanır da bu yüzden Rabbime günde yetmiş kez istiğfar ederim' diyor da, Beyazıt 'Kendimi noksan sıfatlardan uzak tutarım, bedenimin içinde Allah'tan başka varlık yok' diyor; buna ne dersin?" Bu soruya Mevlâna’nın yanıtı şu oldu: "Hz. Muhammed her gün yetmiş makam aşıyordu. Her makamın yüceliğine vardığında önceki makam ve mertebedeki bilgisinin yetmezliğinden istiğfar ediyordu. Oysa Bayezit ulaştığı makamın yüceliğinde doyuma ulaştı ve kendinden geçti, gücü sınırlıydı. Onun için böyle konuştu".
Yani Dinimizi ne kadar iyi ve doğru yaşarsak yaşayalım hiç bir zaman tam oldugumuzu düşünmememiz gerekir çünkü Peygamber efendimiz Hz. Muhammed (S.A.V) bile böyle düşünmektedir. Asıl sormak istediğim şudur eğer Turan Dursun un kitabında yer verdiği konular gerçekten de Said Nursinin kitaplarında geçiyorsa yani Said Nursi Din konusunda kimsenin ona yetişemediğini düşünüyorsa bu ne kadar doğrudur ? Kaldı ki hep başkalarının peşinde koşma isteğinide anlayabilmiş değilim. İslamiyeti hak yolunu anlatan Kutsal Kitabımız değilmidir. Sürekli birilerini İlahlaştırmanın ne anlamı var ki ? Evet bir çok büyük din insanı alimler bulunmaktadır ve Bu alimler bile kendilerini bir ilahmış gibi tanıtmazken bizde ki bu ilahlaştırma çabaları cehaletten başka nedir ?
s.a. kardeşim.. Kur’an-ı Kerim Allah’ın kitabıdır. yani doğrudan Allah’ın bizlere verdiği mesajlar kitabıdır. Üstad Bediüzzaman Said Nursi Hazretleri her zaman ”ben sadece Kur’an’ın dellalıyım. Bu risaleler bana yazdırılıyor.” demiştir. ve kendi yazdırdığı risalerlerden 200 defa okuğu bir risale olduğu bilgisi de buna işarettir. Allah’ın mesajları olan Kur’an’ın Allah tarafından onaylı tefsirini yapan risalelerin o gün şartlarında daha iyisinin yazılması akıl dışıdır. fakat tabiki günümüzde değişen insan oğlunun ve değişen dünyanın farklı yapısı içinde risalelerle aynı tarzda, yani Allah’la (C.C.) kuvvetli bağı olan birisinin yazacağı yeni risaleler, geçmişte yazılan risalelere ekler ekleyebilir. fakat bunu da Allah bilir. senin söylediğin yazarı okumadım. fakat risale okuyan birisi olarak umarım sorunu cevaplayabilmişimdir. Nur talebelerinden işittiğim bir söz var: ”risale bize yeter”. iman için gerçekten yeter. fakat gelişen dünyanın gelişen teknolojisini ve stilini yakalayan yeni sorularına Allah’ın inayetiyle yeni cevaplar da verilebilir.. Allah’a ısmarladık.
Risale-i Nur, Said Okur’a kim tarafından yazdırılmıştır?
ne diyecegimi sasirdim kitabin kendisi kimi aydinlatmmiski onu tefsir edenler bu dunyayi aydinlatsin. galiba fetullah da sait-i nursiyi takip ediyor ama dikkatimi ceken su bir cok talebesiyle karsilastim fetullahin hepsi ayni tornadan cikmis gibi hic bir yaraticiligi olmayan biat icende gencler yazik din disinda bir konu acildiginda iki cift laf edemeyen etsede hocalarinin dediginin disina cikamayan saskin gencler. cia kendine yeni figurani buldu hayili olsun
cia’in politikalarını bilemeyiz ama sayılı olan günleri gelip geçerken, nefsinin peşinde düşünme yetisini uyuşturan bir gençliğe, yani amerikan kültürüne girmiş bir gençliğe ulaşmaya çalıştığımız doğru. fikirleri çakışsaydı zaten Fethullah Gülen Hoca Efendi’yi takip ederler mi ki konuşmalarında onunla zıt düşen bir şey söylesinler? ha tabi herkes alim değil ki bir noktada bazen takılmasın. ama bunu da kendisi at gözlüğü taktığı halde başkalarını bu ithamla lekeleyecek kadar cahil birinin önünde kabullenmeyeceği için bu tartışmalara girmeniz yersiz. Allah seni de beni de cümle Ümmeti Muhammad’i de (Aleyhissalatüvesselam) ıslah etsin, cehaletten kurtarsın, sevilen bir “kul” eylesin…Amin.