ULUSAL GURUR ve SOSYALİSTLİK

Aşağıdaki yazıyı forumlara astım ve değerlendirilmesini istedim.

“Ulusal gurur duygusu” bize, biz bilinçli Büyük Türk emekçilerine yabancı bir duygu mudur?
Elbette ki değildir!
Biz, ulusumuzu, dilimizi, kültürümüzü ve yurdumuzu severiz; biz, yurdumuzun emekçi yığınlarını (yani yurdumuz nüfusunun onda-dokuzunu) demokratik ve sosyalist bilinç düzeyine yükseltmek için elimizden geleni yapıyoruz. Oligarşinin kasapları, soylular ve kapitalistler elinde, güzel yurdumuzun uğradığı hakaretleri, zulüm ve aşağılamaları görmek ve duymak bizim için çok acıdır.
Deniz’leri, Mahir’leri ve 1970’lerin devrimcilerini kendi içinden yaratmış olan biz Büyük Türklerin, bu zulüm ve aşağılamalara karşı göstermiş olduğumuz direnişten ötürü gurur duyuyoruz.

Büyük Türk işçi sınıfının 15-16 Haziran’daki güçlü direnişini, yığınların devrimci partisini yaratmış olmasından ötürü; Büyük Türk köylülüğünün demokrasiyi benimsemeye başlamasından, şeyhlerin ve büyük toprak sahiplerinin boyunduruğunu kırma işine girişiminden ötürü gurur duyuyoruz.

Yaşamını devrim davasına adamış olan büyük Türk şairi Nazım Hikmet bundan yarım yüzyıl önce: “Zavallı bir ulus; tepeden tırnağa köleler ulusu; hepsi köle”dediğini anımsıyoruz.
Açık ve gizli Büyük Türk köleleri (Oligarşinin boyunduruğunu taşımalarından ötürü Büyük Türk köleleri) bu sözü anımsamaktan hoşlanmazlar.
Oysa bu söz, bizce gerçek yurt sevgisini, Büyük Türk halk yığınlarında bir devrimci ruhun olmayışından ötürü duyulan acıyı içeren bir sevgiyi ifade eder.
Nazım’ın zamanında o ruh henüz yoktu. Şimdi de az var. Ama şimdiden o ruh mevcuttur.
Büyük Türk ulusu da, bir devrimci sınıf yarattığı için, bu ulus da insanlığa, yalnızca katliamlar, sıra sıra idam sehpaları, zindanlar, büyük .açlık ve şeyhlere, şıhlara, büyük toprak sahiplerine ve kapitalistlere kölece bağlılık örnekleri değil, özgürlük ve sosyalizm uğruna savaşımdan da örnekler verebildiği için, yüreklerimiz ulusal gururla doludur.

Yüreklerimiz ulusal gurur duygusuyla doludur; işte bundan ötürüdür ki, toprak sahibi ağaların, kölece geçmişimizden özellikle nefret ederiz:. Aynı toprak sahiplerinin, kapitalistlerin de desteğiyle, Suriye’yi ve İran’ı boğazlamak için, Latin Amerika’daki demokratik hareketi ezmek için ve Büyük Türk ulusal gururumuzun yüzkarası dinci çeteleri güçlendirmek için, bizi savaşa sürdükleri zaman, bugünümüzden de nefret ederiz. Bir kimse köle doğdu diye suçlanamaz; ama özgürlük uğruna savaşımdan kaçmakla kalmayıp köleliğini haklı bulan ve onu öven bir köle Suriye’nin ve İran’ın vb. gırtlaklanmasına Büyük Türklerin “kardeş halkı savunması” diyen bir kimse, haklı olarak, öfke, tiksinti ve nefret duyguları uyandıran bir aşağılık parazit, bayağının bayağısı bir köledir.

Ve sordum:

Milli gururların, ulusal onurların sosyalistlikte yeri olabilir mi?
Örneğin Büyük Türk ulusunun Kurtuluş Savaşı ile verdiği bağımsızlık mücadelesiyle gurur duyması hakkı değil mi?

Mesela günümüzün sosyalist parti ve örgüt liderlerinden böyle bir yazı yazabilecek cesarette olanı çıkabilir mi?
Diyeceksiniz ki cesaretle ne ilgisi var?
Peki o halde, bu görüşte bir yazı yazabilen çıkar mı?
Çıksa çıksa İşçi Partisinden çıkar, Halkın Kurtuluşu Partisinden çıkar ya da Türk Solu’ndan-Ulusal Parti’den çıkar herhalde değil mi?!
Bunlar zaten ulusalcı partiler olarak sayılıyor.
Diğerlerinden çıkar mı?
Çıkmaz elbette.

Bırakın günümüzün solcularını, örneğin Marks, Lenin, Stalin, Troçki, Fidel Castro, Che Guavera, Nazım Hikmet, Mahir Çayan, Deniz Gezmiş ve diğerlerinden çıkar mı?
Örneğin Sultan Galiyev’den çıkardı herhalde.
Mustafa Suphi’den, Enver Paşa’dan da çıkardı.
Bazılarınızın aklına Deniz Gezmiş de gelebilir, Kemalistlikle çok bağdaştırıldığı için.
Hikmet Kıvılcımlı’dan, Doğan Avcıoğlu’dan da çıkabilirdi.

Bunlardan birinden çıktığında o kişiyi şovenlikle, kafatasçılıkla, ırkçılıkla suçlamamız doğru olur mu?
Böyle bir yazı ya da görüş sunan ve solcu olduğunu söyleyen birine en doğru, en haklı, en geçerli yafta ne olabilirdi?
Şoven mi?
Milliyetçi mi?
Ulusalcı mı?
Yurtsever mi?

Sosyalistlerden ve kendilerini öyle nitelendirenlerden gelen yanıt ve tepkilerden birkaç örnek:

__  “Kendi adıma konuşayım benim ulusal bir gururum yoktur. 
Mesela Nazım’dan örnek vermişsiniz. Ben Nazım’ı büyük Türk şairi olarak değil, koca yürekli büyük bir şair olarak ele alırım ve öyle övünürüm. Bunu da bilirim ki Nazım’ın Nazım olmasının sebebi Türk olması değil, insanı düşünmesi, insanı sevmesidir.
Bir de yazınızda sürekli Büyük Türk ulusu denmiş. Hiç bir millet büyük değildir, küçük de değildir. İnsanlığın yüz akını da çıkarır yüz karasını da içinden. Mengele’de Almandır Luxemburg’da.
Sonuçta bu tarz bir milliyeti, bir halkı büyük görmenin de küçük görmenin de sosyalizmde yeri olmadığını düşünürüm. Doğduğum milliyeti ben seçmediğim için onla övünmem de onu yermem de.”

__ “Diyelim ben sana : “Arkadaş senin siyasi görüşün-ideolojin nedir” diye sorsam , sen de bu üstteki makaleni olduğu gibi okusan ya da anlatsan , bunları duyduğumda sen bence sınıfta kalırsın. Bence tabi.
Yukarıdaki “Büyük Türk ulusu” tabirini görünce “Yüce Türk milleti” geliyor aklıma. Hani damarlardaki asil kan muhabbetti filan. 23 satırlık üstteki çalışmanda, özenle serpiştirilmiş 11 tane “Türk” sözcüğü bulunuyor . Hepsinin önünde yani solunda da “Büyük” sıfatı var.”

__ “Herkes söyleyeceğini söylemiş gerçekten. Benim de çok dikkatimi çekti “Türk’lük” kelimesi. Nedir ya bu “Türklük ?” Amcamın 70 ve 80li yıllarındaki maceralarını dinlerken, söz esnasında arkadaşına söylediği bir söz geldi aklıma. Arkadaşı sürekli Türklükten söz ediyormuş. “Türk şovenizmi, Türk şovenizmi..” Amcam da demiş : “Ben Türk olmama rağmen ağzımdan bir kere bile ‘Ben Türküm’ dediğimi duydun mu?” demiş…
Bilmiyorum yazıyı yazmanızdaki amaç nedir? Gerçekten bir şeyler öğrenmek / öğretmek midir?. Bence siz o yazılardaki “Türk” niteliklerini kaldırın. Benim eleştirim de bu yönde. Bir yerde çoğunluk ne deniliyorsa o olur. Eğer gerçekten doğru olan şey evrensel bir doğruysa..”

__ “Böyle bir yazı yukarıda yazdığın Türkiyeli Devrimciler arasında birden çoğunun kaleminden çıkma olasılığı sözkonusu olabilir.
Bu bana göre Şovenlik, Milliyetçilik, Ulusalcılık veya Yurtseverlik olarak sınıflandırılarak mahkum edilemez. 
Tek bir adlandırma sözkonusu olabilir oda Politik Donanımsızlık! Devrimcileşememek ! 
Türkiye Devrimci Aklı Tarihiyle ve Önderleriylede hesaplaşmalı. Hesaplaşmalı ki isimler kutsanmasın, putlaştırılmasın. Şirin gösterilmek adına ML Çizgi ve akıl erozyona ugramasın. Esas ve önemli olan Devrimci Fikir ve Devrimci akıl ortak yolumuz olsun. 
Bu hesaplaşma yaşanmadığı için dünün Devrimci Yol’cusu, TKP’lisi bugünün Devşirme Kemalisti olmuş.”

__ “Arkadaş, bir çocuğu doğurup, onunla ilgilenmemek annelik babalık yapmak değildir. Hem devrimciyim diye geçineceksin, hem de şovenist olacaksın. Böyle bir çelişki yok devrimcilerin hayatında. Devrimci abileri öne sürmüşsün ve çıkar mı çıkmaz mı demişsin. Çıkar mı çıkmaz mı deme. Çıkmış mı, çıkmamış mı sen ona bak. “Ben türküm, ben kürdüm,” ben bilmem neyim diyen bi adam zaten devrimci, sosyalist olamaz. Hatta hiçbir şey olamaz. Kendini bi bok zanneden aşağılık bir mahluktan ileri gitmez. Öyle birini ben zaten ‘adam yerine, devrimci, sosyalist’ yerine koyup muhatap bile almam. O kişi de kendi egolarını tatmin etmekten başka ileriye giden hiçbir şey olmaz. Olamaz.”

__ “Ulus zırvadır, Millet zırvadır, Irk zırvadır, Din zırvadır, Bunlar insanları birleştirmez. Aksine ayırır. Dincilerin insanların beyinlerini bu zırvalarla doldurmasını anlıyorum da kendilerine sosyalist- komünist -devrimci deyip eşitliğin ve kardeşliğin mücadelesini veriyoruz diyenlerin aynı zamanda bu kofti terimler peşinde koşmalarını anlamıyorum …”

Bu mesajlardan sonra yazının aslını ve yazarını yazdım.

“Ulusal gurur duygusu” bize, biz bilinçli Büyük-Rus proleterlerine yabancı bir duygu mudur?
Elbette ki değildir!
Biz, dilimizi ve yurdumuzu severiz; biz, yurdumuzun emekçi yığınlarını (yani yurdumuz nüfusunun onda-dokuzunu) demokratik ve sosyalist bilinç düzeyine yükseltmek için elimizden geleni yapıyoruz. Çarın kasapları, soylular ve kapitalistler elinde, güzel yurdumuzun uğradığı hakaretleri, zulüm ve aşağılamaları görmek ve duymak bizim için çok acıdır. Rodiçev’i, dekabristleri ve 1870’lerin devrimcilerini kendi içinden yaratmış olan biz Büyük-Rusların, bu zulüm ve aşağılamalara [sayfa 125] karşı göstermiş olduğumuz direnişten ötürü gurur duyuyoruz. Büyük Rus işçi sınıfının, 1905’te yığınların güçlü devrimci partisini yaratmış olmasından ötürü; Büyük Rus köylülüğünün demokrasiyi benimsemeye başlamasından, papazların ve büyük toprak sahiplerinin boyunduruğunu kırma işine girişmesinden ötürü, gurur duyuyoruz.
Yaşamını devrim davasına adamış olan Büyük Rus demokratı Çernişevski‘nin bundan yarım yüzyıl önce: “Zavallı bir ulus; tepeden tırnağa köleler ulusu; hepsi köle”[67] dediğini anımsıyoruz. Açık ve gizli Büyük Rus köleleri (çarlık boyunduruğunu taşımalarından ötürü Büyük-Rus köleleri) bu sözü anımsamaktan hoşlanmazlar. Oysa bu söz, bizce gerçek yurt sevgisini, Büyük-Rus halk yığınlarında bir devrimci ruhun olmayışından ötürü duyulan acıyı içeren bir sevgiyi ifade eder. Çernişevski’nin zamanında o ruh henüz yoktu. Şimdi de az var. Ama şimdiden o ruh mevcuttur. Büyük Rus ulusu da, bir devrimci sınıf yarattığı için, bu ulus da insanlığa, yalnızca katliamlar, sıra sıra idam sehpaları, zindanlar, büyük .açlık ve papazlara, çarlara, büyük toprak sahiplerine ve kapitalistlere kölece bağlılık örnekleri değil, özgürlük ve sosyalizm uğruna savaşımdan da örnekler verebildiği için, yüreklerimiz ulusal gururla doludur.
Yüreklerimiz ulusal gurur duygusuyla doludur; işte bundan ötürüdür ki, (toprak sahibi soyluların, Macaristan’ın, Polonya’nın, İran ve Çin’in özgürlüğünü boğmak için köylüleri savaşa sürdükleri) kölece geçmişimizden özellikle nefret ederiz: aynı toprak sahiplerinin, kapitalistlerin de desteğiyle, Polonya ve Ukrayna’yı boğazlamak için, İran’da ve Çin’de demokratik hareketi ezmek için ve Büyük Rus ulusal gururumuzun yüzkarası Romanovlar, Bobrinski ve Purişkeviçler çetesini güçlendirmek için, bizi savaşa sürdükleri zaman, bugünümüzden de nefret ederiz. Bir kimse köle doğdu diye suçlanamaz; ama özgürlük uğruna savaşımdan kaçmakla kalmayıp köleliğini haklı bulan ve onu öven bir köle (örneğin [sayfa 126] Polonya’nın ve Ukrayna’nın vb. gırtlaklanmasına Büyük-Rusların “yurt savunması” diyen bir kimse), haklı olarak, öfke, tiksinti ve nefret duyguları uyandıran bir aşağılık parazit, bayağının bayağısı bir köledir.”

Vilademir İlyiç LENİN

http://www.kurtulusc…ulustr2.html#b4

Evet yazı aslında Lenin’e aitti ve 1915’yılında Sosyal Demokrat dergisinde yayımlanmıştı. Ben sadece özel isimleri değiştirdim ve Türkiye’ye uyarlamaya çalıştım.

Ben ilkokul yılları haricinde hiç bir zaman Büyük Türk ulusu, Yüce Türk milleti, Ulu önder Atatürk vb. kutsallayan, abartan ifadeler kullanmadım. Hiçbir zaman Türkçülük-ırkçılık da yapmadım. Buna rağmen forumlarda özellikle liboş solculardan, Kürtçü solculardan ve sapkın takımından sırf yalan-yanlış iddialarına, iftiralarına karşı çıktığım ve farklı görüş savunduğum için çeşitli ithamlarla suçlandım. Bunlar arasında milliyetçilikten, faşistlikten, ulusalcılıktan, Kemalistlikten tutun da ırkçılığa, kafatasçılığa varana kadar her türden yafta vardı.

Lenin’in yazısı olduğunu gördükten sonra suratlarını görmek isterdim. Kimisi kıvırmaya çalıştı. Kimisi de kalkıp Lenin’in söz ettiği Ruslukla, Türklük arasında fark olduğunu iddia etti. Tabi tümü aciziyetten ileri gelen savunma refleksleriydi ama boşa çırpınıştı.

Mustafa Kemal bir sosyalist değildi. Onun ulusal söylemlerini tuhaf karşılamamak gerekir ki bu söylemlerin temelinde Türklere ulus bilinci kazandırma amacı vardı. Ama Lenin bir sosyalistti. Lenin gibi bir sosyalistlik ulusal gururdan söz etmiş ve “Büyük Rus ulusu” ifadesi kullanmışsa; Atatürk’ün bu konuda eleştirilmesinin hatta bırakın Atatürk’ü sağcı olsun, solcu olsun hiç kimsenin bu tür söylemlerden dolayı suçlanmaması gerekir. Yeter ki bu söylemleri ırkçı bir amaç taşımasın.

Lenin’in “Ulusal Gurur üzerine” yazısını Nazım Hikmet “Şeyh Bedrettin Destanı” na ilave yaparak yer verir ve Lenin bunu yaptığına göre kimsenin bundan ürkmemesini söyler.

“Lenin ulusalcı değildi” diyerek yazısını çarpıtmaya çalışanlara yine Nazım Hikmet’le yanıt verelim:

Nazım, yine Stalin SSCB’sinde yükselen Rus şovenizmini de çarpıcı bir şekilde anlatır, sonuçları ve nedenlerini gözler önüne serer:
“Altı ay önce Sovyet Ortadoğusu’nu gezdim. Azerbaycan’ı, Ermenistan’ı, Özbekistan’ı! Her tarafta ulusallık duygusunun muazzam uyanışı. Ruslara karşı kin! Lenin’in aşırı büyük-Rusya milliyetçiliğinin, Çarlık döneminde ezilmiş halkların milliyetçiliğini alevlendireceğine dair öngörüleri vardı ya, ne kadar doğrulanmış olduğunu görmek olanağı buldum. Bu aşırı büyük-Rusya milliyetçiliği, hile ve zulümle, Stalin’in uzun diktası boyunca gerçekleştirilmiş.”  Bolşevik.org

Nazım’ın yazısının asıl kaynağını bulamadım ama doğruluğundan şüphem yok. Çünkü Sovyetler Birliği’nin dağılması ve 15 civarında ülkenin bağımsızlığını ilan etmesinden bellidir.

Serdar Kaangil

Reklamlar
Bu yazı Politika içinde yayınlandı ve , , , olarak etiketlendi. Kalıcı bağlantıyı yer imlerinize ekleyin.

27 Responses to ULUSAL GURUR ve SOSYALİSTLİK

  1. exhorder dedi ki:

    şu kitabı oku; http://www.solyayinlari.com/solkit/o/tfap.html

    anti-emperyalist kurtuluş savaşı bir avuç kemalist elitistin ya da daha marksist bir terimle ifade edersek, büyük sermayenin kontrolüne geçtiğinden kemalist yönetim faşist diktatörlüğe evrilmiş ve günümüze kadar gelmiştir. burada lenin’in bahsettiği ” Rus proletaryası devrimci olduğu ölçüde ülkemizi severiz” anlamındadır. sende adnan oktar gibi cımbızcılık yapacaksan bu mevzuları tartışmanın anlamı yok. bak metnin aslı nasıl;

    “Çarın kasapları, soylular ve kapitalistler elinde, güzel yurdumuzun uğradığı hakaretleri, zulüm ve aşağılamaları görmek ve duymak bizim için çok acıdır. Rodiçev’i, dekabristleri ve 1870′lerin devrimcilerini kendi içinden yaratmış olan biz Büyük-Rusların, bu zulüm ve aşağılamalara [sayfa 125] karşı göstermiş olduğumuz direnişten ötürü gurur duyuyoruz. Büyük Rus işçi sınıfının, 1905′te yığınların güçlü devrimci partisini yaratmış olmasından ötürü; Büyük Rus köylülüğünün demokrasiyi benimsemeye başlamasından, papazların ve büyük toprak sahiplerinin boyunduruğunu kırma işine girişmesinden ötürü, gurur duyuyoruz.”

    yani Lenin soruna sınıfsal yaklaşıyor. rus halkının çarlık despotizmine karşı burjuva demokratik bilincini, devrimci eylemini savunuyor ve bu bağlamda bir “ulusallık” savunusu yapıyor. siz kemalistler gibi emperyalizm ve işbirlikçi tekelci burjuvaziye hizmet eden, gladio örgütlenmelerine adı karışmış faşist katillerin, ırkçı köpeklerin ve İşçi partisi ulusalcılığından bahsetmiyor. burada Lenin’in bahsettiği ulusallık olsa olsa ancak PKK ve Kürt ulusalcılığı için geçerli olabilir. Türk ulusalcılığı için değil. çünkü türkiye için burjuva demokratik devrim tamamlanmıştır. oysa kuzey kürdistan halen ilhak altında olup yarı-feodal geri kalmış ve sömürgeleşmiş yapısını sürdürür. buradaki bir burjuva demokratik ulusalcılık devrimci niteliktedir.

    • AbraKadavra dedi ki:

      Ya koçum sen neyin kafasını yaşıyorsun? Her fırsatta Atatürk’e saldırarak, her fırsatta Kürdistan zırvalarından bahsederek marksist mi olunuyor?
      En büyük milliyetçiler Kürdistan kurmaya çalışanlar değil mi? Madem bu kadar sosyalistsin git “Ortadoğu sosyalist birliği”ni kur. Niye Kürdistan? PKK’da zaten Komünist Kürt Partisi değil mi?
      Hala da bana ırkçılıktan şovenlikten bahsediyorsun. Ne Türk’üm demekle şoven olunur, ne Kürt’üm demekle marksist olunur. Sen milliyetini ister bir değer olarak gör, ister görme.
      Sanki Kürdistan kurulsa orda Büyük Kürt ulusu nutukları atılmayacak.
      Haksızlıklar yanlışlar olabilir. Bizde bunları beraber düzelteceğiz. Eziliyoruz biz deyipte bir halkı kurtarmak için diğer halkı lanetlemek marsizmin neresinde? Sanki bu zırvalıklar insanlarımıza zarardan çok fayda getirmiş gibi de solculuk taslamayın. Yaşasın halkların kardeşliği diyenle hain TC Kürdistan’dan defol diyen aynı değil.
      Türklere milliyetçi diyorsun, eline geçen her fırsatta onlara saldırıp ben Kürt’üm yaşasın Kürdistan diyorsun.
      Ne biliyim. Hem sosyalist/komünist olacaksın hem etnik temelli bir devlet kurmaya çalışacaksın.
      *Kemalist değilim.
      *Marksist ya da Leninist değilim.
      *Türk’üm, ırkçı değil sadece türküm.
      *Yorum biraz dağınık olmuş olabilir. Yakında blogda bu çakma solcular ile ilgili bi yazıda yazıcam.

      • exhorder dedi ki:

        Marksistler ulusal soruna yaklaşırken, ezen ve ezilen ulus ayrımına dayalı hareket ederler. Kürdistan günümüz koşulları altında Türkiye ve Türkler tarafından sömürgeci boyunduruk altında tutulduğundan doğru Devrimci tavır, Kürt halkının ulusal kurtuluş mücadelesini ve dolayısıyla da PKK’yi savunmak olacaktır. Sosyalist ve Komünistler ezilen ulusların kayıtsız şartsız kaderini tayin hakkını savunur. Bunu Lenin’in şu pasajı ile görebilirsiniz,

        “Rus-olmayan bütün ulusal-topluluklara kendi cumhuriyetlerini ya da özerk ülkelerini verdik. Bizde, Rusya’da, kadının haklarından ya da tam hak eşitliğinden yoksunluğu gibi hiçbir bayağılık, iğrençlik ve alçaklık yoktur. Serfliğin ve ortaçağın bu öfkelendirici kalıntısını çıkarsever burjuvazi ve yılgın küçük-burjuvazi yeryüzünün bütün ülkelerinde her zaman yeniden diriltiyor.”

        W. I. Lenin, “Zum vierten Jahrestag der Oktoberrevolution”,
        Werke, Band 33, Berlin 1966, s. 33-34.

        Çarlık despotzmi tarafından zorla Rusya imparatorluğuna bağlanan Finlandiya Ekim devrimi sonrasında bolşevik hükümetin kararnamesi ile bağımsızlığını ilan etmiştir.
        Aynı şekilde Lenin UKTH adlı kitabında, Norveç’in İsveç’ten ayrılmasınıda savunur. Ros Luxemburg gibi UKTH karşıtı sol komünistlerin “Norveç İsveçten ayrılırsa Cumhuriyetin yerine Krallığı geri getirir” gibi savlarını tümüyle eleştirmektedir.

        “Norveç İsveç’ten ayrıldığı zaman, İsveç proletaryası, eğer milliyetçi küçük-burjuvazinin arkasından gitmek istemiyorduysa, İsveçli papazların ve büyük toprak sahiplerinin istedikleri şekilde Norveç’in zorla İsveç’e bağlanmasına karşı oylarını kullanmalı ve bu uğurda ajitasyon yapılmalıdır. Bu, açık ve anlaşılması pek güç olmayan bir şey. Ulusların kaderlerini tayin hakkı ilkesinin başkalarını ezen egemen ulusların proletaryasına yüklediği bu ajitasyonu, İsveçli milliyetçi demokratlar benimsemeyebilirlerdi.

        ..
        Ulusların kaderlerini tayini hakkının tanınması en gerçek burjuva milliyetçiliğinin “oyununa gelinmesini” sağlar, diyor Bay Semkovski. Bu çocukça bir saçmadır, çünkü bu hakkın tanınması, hiç bir şekilde, ne ayrılmaya karşı propaganda ve ajitasyona, ne burjuva milliyetçiliğinin suçlanmasına engel değildir. Tam tersine, ayrılma hakkının reddi, tartışma götürmez biçimde en kesin gerici Büyük-Rus milliyetçiliğinin “oyununa gelinmesini” sağlar. ”

        Sosyal-Demokrat, n° 32
        15 (28) Aralık 1913 [sayfa 14]

        ayrıca Norveç’in İsveç’ten ayrılması meselesi dışında Lenin İrlanda sorunu üzerinede Marx’tan alıntılar yapmış v ezilen ulusun bağımsız devlet kurma hakkını savunmuştur.

      • pante dedi ki:

        Exhorder;
        Sosyalistlerin amacı; sosyalist bir düzen kurmaktır. Dünyada ve Türkiye’de hedeflenen budur.
        Sosyalistliği de Marksist-Leninist çerçevede ama ülkelerinin koşullarına uygun biçimlendirirler.
        Türkiye’nin koşullarında bir “Kürt Sorunu” var ki; sosyalistlerin önündeki en önemli handikap olmuştur.
        Bu handikapa karşın sosyalistlerin tavrı “Türk ve Kürt halklarının kardeşliği ve ortak devrim mücadelesi” şeklinde olmuştur.
        PKK, bu tavrı reddetmiş ve kendine has ayrı bir çizgi ile Kürt Solu’na soyunmuştur.
        (Bu noktada kuruluşundaki gizleri, MİT-CİA-Kontrgerilla faktörlerini, solu bölme planlarını bir kenara bırakarak ele alalım.)
        Bu ayrı tavra kuruluşundan itibaren 90’lı yıllara kadar Türkiye solu hiç sıcak bakmamış ve PKK’yı kendinden soyutlamıştır.
        Sovyetler Birliği’nin çöküşünden sonra Türkiye solu’nda yeni bir biçimlenme ortaya çıkmış ve bunda da en etkili olan liberal solculuk olmuştur.
        Liberal sol’un etkisiyle Türkiye Solu’nun bir kısmı Kürt hareketinin yedeği ve kuyrukçusu haline gelmiştir. Öyle ki sosyalizmi, devrimi değil, Kürt devletinin kurulmasını öncelikleri haline getirmişlerdir.
        99’dan sonra önce ayrı devlet amacını ve daha sonra da sosyalistliği bırakan Öcalan, “demokratik cumhuriyet” hedefine yönelmiştir.
        Ve bugün gelinen noktada PKK’nın ve Kürt hareketinin hedefi “demokratik özerklik” tir.

        Şimdi, ne demiştik başlangıçta, “sosyalistlerin amacı: sosyalist bir düzen kurmaktır.”
        Sosyalistler “Önce ulusal sorunu halledelim, sonra sosyalizme bakarız” diye düşünmezler. Nitekim Çarlık Rusya’sında da bunu düşünmemişlerdir.
        Başkalarının ülkesindeki ulusal sorunlar hakkında konuşmak kolaydır. “Bekara eş boşamanın kolay olması” gibi.
        O nedenle Norveç-İsveç geçerli bir örnek değildir.
        Ekim devriminden önce Rusya’nın egemenliği altında çok sayıda ulus vardı. Bunlar arasında on yıllardır ulusal mücadelelerini verenler de vardı.
        Kırım halkları, Azeriler, Ermeniler, Gürcüler bunların başında gelir.
        Ama Bolşeviklerin bu konuda hiç de UKKTH çerçevesinde görüş belirttiklerini görmediğimiz gibi, bu konuda bu halklara bir destek verdiklerini de görmedik.
        Bırakalım desteği, bu halkların ulusal kurtuluş mücadeleleri şiddetle ezilmiştir. Binlerce kişi kurşuna dizilmiş, hapislerde süründürülmüş, Sibirya’ya sürgün edilmiştir. Ekim Devriminin önderlerinden Galiyev, sırf bu ulusal bağımsızlıklardan yana olduğu için öldürülmüştür.

        Stalin’in Ulus tanımında ulus olabilmenin olmazsa olmazlarından biri ulusal ruh birlikteliği yani ulus bilinci gelir.
        Ulus bilincine sahip olmayanlar, ulus olamadıkları gibi bağımsız bir devlet olmayı da haketmezler.
        Başkalarının şeyiyle gerdeğe girenlerden ne kendi halkına fayda gelir ne de kardeş halka. Bu Şeyh Said İsyanında da böyledir, diğer isyanlarda da.
        İran’da Sovyetler eliyle kurdurulan kukla Mehabat Kürt devletinde de böyle olmuştur. Ruslar çekilince ortada devlet-mevlet kalmamıştır.
        Bugün Türkiye’de sürdürülen Kürt hareketinde de durum pek farklı sayılmaz. Suriye’den kaçınca dağlar-kamplar yerine emperyalist devletlere sığınan Apo’nun, ABD’ye gidip destek isteyen BDP’nin, emperyalistlerin dümeninde bağımsızlık bekleyen Barzani’lerin ayrı bir devlet için sosyalistlerden destek beklemeye hakkı yoktur. Onlara destek sunan sosyalistler de açıp Lenin’in “Ulusal sorun ve sömürgecilik üzerine tezler” ini doğru okumalıdırlar. Haketmeyene destek verilmez.

        Elbette Kürt halkının demokratik hakları savunulur, bu hakların tanınması için verilen mücadeleler desteklenir. Kimlik, dil, kültür ve tüm yurttaşlarıyla eşit görülme talepleri için mücadele verilir. Ulus olma yolundaki milliyetçilikleri bile doğal görülebilir. Ama konu ayrı devlet olduğunda ne Misak-ı Milli aşkıyla ve şoven duygularla düşünmek gerekir ne de Kürtlere şirin görünme amacıyla.

      • AbraKadavra dedi ki:

        Tipik bir self determinasyonu götünden anlama vakası. Ne diyebilirim? Dönemin emperyalist bildirilerini gelip burda marksizm olarak sunmak saçma.

      • exhorder dedi ki:

        “Bu handikapa karşın sosyalistlerin tavrı “Türk ve Kürt halklarının kardeşliği ve ortak devrim mücadelesi” şeklinde olmuştur.”

        bu söylediğinizi savunan sadece TİP kökenli revizyonist solculardır. mesela TİP’ten köken alan SİP -günümüz TKP’si- bu formülü savunmaktadır. bu grubun ve içinden geldiği TİP’in de türk ulusalcılığı ile ilişkili olduğu bilinmektedir. haliyle, TİP’in Marksist-Leninist bir parti olmadığından hareket ettiğimizde ve Dev-Genç’in KSD ile Mahir Çayan’ı izleyen fraksiyonlarınıda es geçersek, geri kalan tüm Türkiye solu PKK olsun ya da olmasın, Kuzey Kürdistan’ın T.C’nin faşist boyunduruğu altında olduğu tezini savunduklarını göreceksin. Mahir Çayan ve izleyicilerininde öncü savaş stratejisi izleyen ve Küba Devrimine benzer bir devrimi Türkiye’de gerçekleştirmeye çalışan küçük-burjuva oportünist tezleri savunduğunu düşünüyorum. haliyle Marksizmin en temel Diyalektik çıkarımlarını bile anlayamamış birisinden Kürt halkının kaderini tayin etme hakkını tanımasını beklemek hatadır.

        “PKK, bu tavrı reddetmiş ve kendine has ayrı bir çizgi ile Kürt Solu’na soyunmuştur.”

        PKK adının açılımındanda anlaşılacağı üzere, Kürdistan İşçi Partisidir. PKK’nin “Komünist/Sosyalist Parti” yerine “İşçi Partisi” adını kullanmasıda Kuzey Kürdistanda egemen olan yarı-feodal ataerkil ilişkilerin, kapitalist ilişkilere olan baskınlığından köken alır. Kuzey Kürdistan proleter devrimin ve sosyalist inşanın gerçekleştirilemeyeceği düzeyde, T.C tarafından ilhak edilmiş, geri bıraktırılmış ve sömürgeleştirilmiştir. T.C devletinin Faşist diktatörlük olmasıda buna eklenince, Kürt halkına yönelik siyasal/ekonomik ve toplumsal asimilasyon, inkar ve imha politikalarının izlenmesi ortaya çıktı. Böylesi bir konjunkture sahip topraklar ve o topraklarda yaşayan halkında öncelik olarak sosyalizme değil, ulusal bağımsızlık ve demokrasiye ihtiyacı vardır. Bu kürdistan devriminin ana programını teşkil eder. Sosyalizm ve Komünizm ise bundan sonra kesintisiz geçişle gerçekleştirilecek ikincil programı meydana getirir.

        İşte bu nedenle Türkiye solu içinde Kürdistan Devrimini ve PKK hareketini savunmayan kişi ve partiler, ya şoven-faşist ya da revizyonist çizgi izlemekte soruna faşist sömürgeciliğin politikası ile hareket ederek yaklaşmaktadır. PKK, Türkiye solu için bir şey ifade etmez, ama Kürdistan solu için çok şey anlatır. Kürdistan’da komünist ya da sosyalist parti kurmak şu an için “sol komünizm” kapsamına girmektedir. Türkiye’de ise işçi partisi adıyla örgütlenmek “sağ revizyonizm” ile özdeşleşir. Türkiye ve K.Kürdistan konjunktur farkını anlamalısın. O bölgeye devlet politikası ile yapılan son çözüm GAP’tır. Bu girişim ise başarısız olmuştur. Çünkü sorunun tek çözümü devrimden başkası değil.

        “(Bu noktada kuruluşundaki gizleri, MİT-CİA-Kontrgerilla faktörlerini, solu bölme planlarını bir kenara bırakarak ele alalım.)”

        böyle bir şey olsa kontrgerilla PKK’ye karşı hizbullah gibi örgütleri ortaya çıkarmazdı. hem ortadan kaldırmak için büyük mali çabalar harcadığı bir örgütü neden devlet ve onun kontrgerilla yapılanmaları yaratmış olsun?

        “Bu ayrı tavra kuruluşundan itibaren 90′lı yıllara kadar Türkiye solu hiç sıcak bakmamış ve PKK’yı kendinden soyutlamıştır.
        Sovyetler Birliği’nin çöküşünden sonra Türkiye solu’nda yeni bir biçimlenme ortaya çıkmış ve bunda da en etkili olan liberal solculuk olmuştur.”
        hangi Türkiye solu bu söylediğin? dediğim gibi İbrahim Kaypakkaya’nın Maoist geleneğinden gelenlerle, Enver Hocacılara, Oradan Troçkistlere kadar her eğilim PKK ile ittifaka yanamış ve beraber hareket etmiştir. üstte de belirttiğim gibi senin bahsettiklerinin çoğu ya TİP revizyonistlerinden yada Öncü savaş stratejisini savunan sağ oportünist çizgide örgütlerden ibaret.
        liberal solculuk diye bir kavram ortaya atıldı ancak bunun PKK ile alakası nedir.. böyle bir şey yok elbette, siz ulusalcı olduğunuzdan size öyle görünüyor. tersine liberal solcu denilen çoğu kişi, ulusalcılarla ittifak kurmuş ve PKK’nin devrimci-demokratik değil, bölücü-ayrılıkçı- milliyetçi bir örgüt olduğunu savunmuştur. halbuki PKK soldur, sağ kürtçüler yok mu? elbette var, büyük çoğunluğu Rizgarı dergisi etrafında örgütlü ve Kuzeydeki PKK’yi ABD-T.C işbirliği ile ortadan kaldırıp yerine Güney Kürdistandaki Barzani yönetimi tarzında ABD kuklası kapitalist bir kürt devleti kurmaktır amaçları.
        “99′dan sonra önce ayrı devlet amacını ve daha sonra da sosyalistliği bırakan Öcalan, “demokratik cumhuriyet” hedefine yönelmiştir.
        Ve bugün gelinen noktada PKK’nın ve Kürt hareketinin hedefi “demokratik özerklik” tir.”
        bu bahsettiğiniz 2008’de kurulan BDP’nin görüşleridir. BDP ile PKK arasında fark var. DTP ve öncesi dönemde kurulan Kürt partileri PKK çizgisinde iken, BDP uzlaşıcı-reformist ve daha sağda kalan bir partidir. haliylede eski söylemleri yumuşatarak, parlamentodaki konumunu koruyacaktır. PKK ve kürt ulusal mücadelesinin geldiği nokta özerklik değil tersine, Demokratik Konfederalizm’dir. Federalizm özerklik ve parçalanma ifade ederken, Konfederalizm parçaların bir bütün altında birleşmesini ifade eder. Burada birleşmede Kuzey, Güney ve İran Kürdistanının konfederal ve demokratik -ardından sosyalist- bir konsey altında birleşimidir. zaten üsttede belirttiğim gibi ulusal mücadele sürdüren ve faşist boyunduruktan kurtulmaya çalışan bir ulusal-hareketten türkiye solundaki programı beklemek hatadır. önce kürdistan kurulsun, daha sonra kimin sosyalist kimin kapitalist parti olduğuna karar verir oranın proletaryası.
        “Sosyalistler “Önce ulusal sorunu halledelim, sonra sosyalizme bakarız” diye düşünmezler. Nitekim Çarlık Rusya’sında da bunu düşünmemişlerdir.”
        aynen böyle demişlerdir. çünkü lenin UKTH’ın burjuva demokratik devrimin sorunu olduğunu, ancak emperyalizm aşamasına gelen kapitalizmde bu sorunu burjuvazinin çözmediğini belirtir. bu nedenle sosyalistlerin ve proleter devrimcilerin, demokratik programa UKTH’ı eklemesini ve burjuva demokrasisi tarafından gerçek anlamıyla çözüme ulaşmayan bu sorunları öncelikli halletmesi gerektiğini belirtir.
        “Başkalarının ülkesindeki ulusal sorunlar hakkında konuşmak kolaydır. “Bekara eş boşamanın kolay olması” gibi.
        O nedenle Norveç-İsveç geçerli bir örnek değildir.”
        bu bir çok ülke için geçerli. her ülke bir başkası için örnek teşkil edebilir. burada önemli olan lenin’in ezilen ulusun her şart ve koşul altında kaderini tayin etme yani devletini iade etme hakkını tanımasıdır. bu rus imparatorluğunun dağılışı sırasında gerçekleşti. aynısı osmanlı imparatorluğu dağılırkende gerçekleşmeliydi, ama kürt ulusunun hakkı olan topraklar başka uluslar arasında ilhak edildi. aynı şeyi lenin bizzat, marx’ın irlanda sorunu üzerine sözlerini aktararak savunmuştur. yani lenin norveç-isveç örneğini, irlanda sorununa dayandırır. bizde kürt sorununu norveç-isveç örneğinden hareketle ele alırız.
        “Ekim devriminden önce Rusya’nın egemenliği altında çok sayıda ulus vardı. Bunlar arasında on yıllardır ulusal mücadelelerini verenler de vardı.
        Kırım halkları, Azeriler, Ermeniler, Gürcüler bunların başında gelir.
        Ama Bolşeviklerin bu konuda hiç de UKKTH çerçevesinde görüş belirttiklerini görmediğimiz gibi, bu konuda bu halklara bir destek verdiklerini de görmedik.
        Bırakalım desteği, bu halkların ulusal kurtuluş mücadeleleri şiddetle ezilmiştir. Binlerce kişi kurşuna dizilmiş, hapislerde süründürülmüş, Sibirya’ya sürgün edilmiştir. Ekim Devriminin önderlerinden Galiyev, sırf bu ulusal bağımsızlıklardan yana olduğu için öldürülmüştür.”
        dedim ya Finlandiya bağımsızlığını ilan etti. hem lenin’in üstte verdiğim pasajıda bunu doğruluyor. orada sadece Finlilerin değil “bütün ulusların ülkelerini ve özerk cumhuriyetlerini kendilerine iade ettik” ifadesi var. Ermeniler ve Gürcülerinde devletleri o dönem kritik durumdaydı. Devrimden önce Gürcistan’da Menşevikler tarafından “Gürcistan Demokratik Cumhuriyeti” adıyla bir devlet kurulmuştu. Bolşevikler, Ordjonikidze ve Stalin önderliğinde Kızıl ordu ile Gürcistan’a girdiklerinde gerçekleştirdikleri uygulamalar Lenin tarafından eleştirilmiş ve merkez komitesine yazdığı bir mektupta Ordjonikidzenin cezalandırılması gerektiğini söylemiştir.
        Kırım Türkleri ve Azeriler ile Sultan Galiyev ise Turancılık ve Türkçülük gibi aşırı sağ ideolojileri Sovyet topraklarına sokmaya çalıştıklarından cezalandırılmıştır.
        “Ama Bolşeviklerin bu konuda hiç de UKKTH çerçevesinde görüş belirttiklerini görmediğimiz gibi, bu konuda bu halklara bir destek verdiklerini de görmedik.”
        bunu dedikten sonra kendine sosyalist diyorsan eğer, sadece dediklerinden ibaretsin demektir. lenin üstte “bütün uluslara devletlerini verdik” diyor, sen burada bunu diyorsun
        “Stalin’in Ulus tanımında ulus olabilmenin olmazsa olmazlarından biri ulusal ruh birlikteliği yani ulus bilinci gelir.
        Ulus bilincine sahip olmayanlar, ulus olamadıkları gibi bağımsız bir devlet olmayı da haketmezler.”
        ulus bilinci, ulus varlığından doğar. uluslar kan bağı ile alakalı ve bireyleri kan bağı, genetik özellikleri ile birbirine bağlayan topluluklardır. bunun için Engels’in “Ailenin, Devletin ve Özel Mülkiyetin Kökeni” adlı yapıtını okuyabilirsin. stalin’in bahsettiği bilinçte bu varlıktan doğan bir bilinçtir. marksizmde bilinci varlık belirler, tersi doğru değildir.
        “Başkalarının şeyiyle gerdeğe girenlerden ne kendi halkına fayda gelir ne de kardeş halka. Bu Şeyh Said İsyanında da böyledir, diğer isyanlarda da.”
        şeyh sait’in amacı ulusal bir kürt devleti değil- feodal bir kürt devleti kurmaktı. ama seyit rıza ve dersim ayaklanmasını yönetenler, yada PKK hareketinin amacı modern hatta sosyalist bir kürt devleti kurmaktır.
        “İran’da Sovyetler eliyle kurdurulan kukla Mehabat Kürt devletinde de böyle olmuştur. Ruslar çekilince ortada devlet-mevlet kalmamıştır.”
        bu bahsettiğin devlet, sosyal-emperyalizm tarafından kurulmuştur ve kürtlerin anayurdu ile alakası yoktur. kürtlerin anavatanı, içine Türkiye, Suriye, Irak ve İran’ın bir bölümünü alan Kürdistan topraklarıdır ve burada bir demokratik devrim gerçekleşmediği sürece, kurulacak her kürt devleti emperyalizmin eseri, kürtlerle alakası olmayan yerdeki kürt ulusal-topluluklarını kapsayan kukla bir devlet olacaktır. haliyle bağımsızlığını sürdüremeyecek ve dağılacaktır.
        “Bugün Türkiye’de sürdürülen Kürt hareketinde de durum pek farklı sayılmaz. Suriye’den kaçınca dağlar-kamplar yerine emperyalist devletlere sığınan Apo’nun, ABD’ye gidip destek isteyen BDP’nin, emperyalistlerin dümeninde bağımsızlık bekleyen Barzani’lerin ayrı bir devlet için sosyalistlerden destek beklemeye hakkı yoktur. Onlara destek sunan sosyalistler de açıp Lenin’in “Ulusal sorun ve sömürgecilik üzerine tezler” ini doğru okumalıdırlar. Haketmeyene destek verilmez.”
        tersine, Abdullah Öcalan’ı Türkiye’ye teslim eden emperyalist devletlerden başkası değil. türkiye kendi imkanları ile değil, uşağı olduğu ABD ve AB’nin imkanları ile Abdullah Öcalan’ı ele geçirmiştir. burada bir ittifak sözkonusuyla Türkiye’ye değil PKK’ye karşı bir ittifaktır. ABD-Türkiye ve Barzani, emperyalizmin çıkarları için Lozandan beri süregelen Kürdistan’ın ilhakını ve sömürgeleşmesini devam ettirme yönünde çabalarlar. BDP’de üstte belirttiğim gibi reformist-sağ çizgiye sapmış ve kürt sorununu ABD-Türkiye-Barzani ekseninde uzlaşıcı yönde çözme misyonu üstlenmiştir.
        “Elbette Kürt halkının demokratik hakları savunulur, bu hakların tanınması için verilen mücadeleler desteklenir. Kimlik, dil, kültür ve tüm yurttaşlarıyla eşit görülme talepleri için mücadele verilir. Ulus olma yolundaki milliyetçilikleri bile doğal görülebilir. Ama konu ayrı devlet olduğunda ne Misak-ı Milli aşkıyla ve şoven duygularla düşünmek gerekir ne de Kürtlere şirin görünme amacıyla.”
        bu bahsettiğiniz en klasiğinden demokratik özerkliktir işte. lenin UKTH kitabında bu formülü en büyük gericilik olarak nitelendirir. (okulların dile göre bölünmesi ve ulusların eşitliği sloganı) bunu ezilen ulusun asimilasyon süreci olarak nitelendirmeliyiz. ezilen ve bağımsızlık istemiyle mücadele veren kürt halkının köklü kurtuluşu yerine onlara atılan kırıntılardan ibaret saymalı ve bu yönde değerlendirmeliyiz.

      • pante dedi ki:

        Sevgili Exhorder,
        Beni başkalarıyla yaptığın tartışmalarda kimi neye benzettiğin, neye soktuğun ilgilendirmez.
        Sen boşver maziyi, kimi ne yaptığınla övünmek yerine sapkınlığının bilincine varmaya gayret et. 🙂

        Benim “Bu handikapa karşın sosyalistlerin tavrı “Türk ve Kürt halklarının kardeşliği ve ortak devrim mücadelesi” şeklinde olmuştur.” sözümü bugüne göre değerlendirmişsin. Halbuki net anlaşılacak şekilde yazdım. 1990’lara kadar öyleydi.
        Mahir’lerin, Deniz’lerin, “Halkın” ile başlayan tüm fraksiyonların, TİP ve TKP’nin, Dev-Yol ve Dev-Sol’un, aklına gelecek her sol klik’in görüşü buydu.
        Ta ki Apo’cular ortaya çıkana kadar. Onlar ayrı yol izlediler. Türkiye solunun bir kesiminden desteği ise 90’lı yıllardan sonra bulabildiler.

        PKK’nın sosyalistliği 99’a kadardır. Sonrasında sosyalist söylemleri aşama aşama terkettiler. Apo’nun “Marks’ı İngiltere besledi, Lenin kapitalizme hizmet etti” şeklinde söylemleri vardır. Bugün ne PKK’da ne de BDP’de sosyalist propaganda göremezsin.

        PKK’nın kuruluşuyla ilgili olarak “Öyle olsa devlet karşısına Hizbullah’ı çıkarır mıydı?” demişsin.
        Olayları tahlil ederken tarihleri karıştırmayacaksın. PKK kurulurken Türkiye’de devrimci eylemler zirvededir ve Sovyetler Birliği-Doğu Bloku dimdik ayaktadır. CİA ve GLadyo için “Komünizmle mücadele” baş konudur.
        Eğer Sovyetler Birliği’nin çökeceğini bilselerdi, bu oluşuma bırakalım destek vermeyi fırsat bile vermezdi. Çünkü zaten 12 Eylil’le ve SSCB’nin dağılmasıyla sol tehlike bitmişti. Ama yanlış strateji ile başlarına bir bela almışlardı. O yüzden kendi yarattığı canavarı Hizbullah canavarıyla durdurmayı düşündü.

        PKK ile BDP arasında hiç bir fark olamaz. Bunu düşünebilmekteysen, farkındalığını bir değerlendir derim. BDP, önceki partiler gibi PKK’nın legal yapısıdır. Nasıl ki cunta döneminde partilerin adayları Evren’in onayından-vetosundan geçiyordu. Bu partilerin, BDP’nin de öyle. Listenin Apo’ya gelmeden, bazı isimlere çizik atılmadan ve değişiklik yapılmadan YSK’ya sunulması mümkün değil. Eğer daha bunları bilmiyorsan, çok yüzeysel takip ediyorsun demektir.

        UKKTH konusunda fazla iyimsersin. Sovyetler Birliğinde hiçbir ulusa hak tanınmamıştır. Tek bir örneği yoktur. Stalin bu ulusal hareketleri ezip geçmiştir.
        1910’larda yazılmış Lenin’in görüşlerine takılıp kalma. Uygulamalara bak. Varsa bildiğin bir örnek getirebilirsin, ama boşuna arama. Sovyetlerdeki Kürtler bile Lenin’in-Stalin’in hışmına uğramıştır. Google’a “Kürtler, Lenin, Stalin” yazarsan bilgilenebilirsin.

        Dersim konusunda da güldürdün beni. Ne sosyalizmi yahu? Dersim isyanı’nın sosyalistlikle ne ilgisi var?! Seyit Rıza feodal çapulcusu mu sosyalist yoksa Nuri Dersimi faşisti mi?

        Apo, yazdığım gibi dağlara-kamplara sığınmak yerine emperyalist-kapitalist devletlere sığınmıştır. Zaten hiç bir zaman örgütüyle bir eylemin içinde yer almamıştı. ABD’nin teslim etmesi ise, Türk istihbaratçıların sonunda ölü ya da diri neticeye varacaklarını bildiklerinden, durumu kendi lehlerine çevirmek ve ellerinde koz bulundurmak amacıyla daha önce hareket edip şartlı teslim etmişlerdir ki bu teslimin bir bomba niteliğinde olduğunu iyi bilmekteydiler.
        Uçaktaki ilk sözleri de ibretliktir. “Fırsat verilirse seve seve hizmet ederim”
        Hiçbir sosyalist devrimci, ne Mahir ne Deniz ne İbo ne de diğerlerinde böyle bir teslimiyet görülmemiştir. İtirafçılık teslimiyetidir bu. Ama hala onu kahraman gibi görenler var.

      • exhorder dedi ki:

        sayın pante,

        1980 öncesinde zaten kürt ulusal mücadelesi yoktu. bu ilk olarak 1980 sonrasında ortaya çıkmıştır. PKK hareketi 1978’de partileşmiş bile olsa herhangi bir silahlı faaliyeti bulunmamaktaydı. bu ilk defa argk örgütü ile 1984’de, şemdinli ve eruh’a yapılan eşzamanlı silahlı propaganda eylemleri ile gerçekleştirilmiştir. haliyle deniz,mahir ve ibonun bunun üzerine fazla değinmemesi doğal olsa gerek. ancak PKK’nin silahlı ulusal mücadeleyi başlatması 12 eylül faşist darbesinin sonrasına denk düşer. özellikle diyarbakir cezaevinde faşist türk devletinin kürt devrimcilere yönelik zulmü bunda etkili olmuştur denebilir. bu bağlamda zaten devrimci mücadeleye katkısı sınırsız olan ama 1980 öncesinde bir faaliyeti olmayan PKK nasıl olurda korkunç derecede silahlı mücadele yürüten o dönem türkiye solunu bölme amacıyla oluşturulmuş olabilir? pkk silahlı mücadeleyi 12 eylül sonrasında yani türkiye solunun MGK faşizmi tarafından ezildiği, bertaraf edildiği dönemde başlattı ise burada PKK’nin kontra bir örgüt olmadığını görüyoruz. öyle olsa 12 eylül öncesinde bu yönde girişimi gözlenirdi. böyle örgütler elbette vardı, ama bu PKK değildi.

        PKK, 1995 programını incelersen açıkça kürdistan devrimini savunan, marksist-leninist parti olduğunu göreceksin. dediğim gibi türkiye solundan programatik olarak farkı kürdistanın özel koşulları ve farklı konjunkturunden doğar. daha öncede ellibin kere söylediğim gibi kürdistan türkiyeden farklı olarak faşist sömürgecilik egemenliği altında, toprakları türkiye ve diğer ülkeler arasında ilhaka uğratılmış ve halkı asimilasyon, inkar ve imha politikaları ile sindirilmeye yok çalışılmaya çabalanmış bir yerdir. Haliyle böyle bir ülkede devrimin ilk koşulu ulusal bağımsızlık ve devrimci-demokrasidir. sosyalizm ve proletarya diktatörlüğü bundan kesintisiz geçişle gerçekleştirilecek ikinci programı meydana getirir. türkiye ise MDD’nin uygulanamayacağı kadar gelişmiş ve sınıf karşıtlıklarının ortaya çıktığı “geri” ama tamamen kapitalist bir ülkedir. burada proletarya ve burjuvazi karşıtlığı mevcut olduğundan, proletarya devrimi amacıyla mücadele edilmeli ve komünist parti programı bu yönde düzenlenmelidir. haliyle türkiye için ABD emperyalizmine karşı MDD teorisini savunmak gülünç olsa gerek. 60’lardan kalan tezleri 2000’lerin türkiyesi için savunmak diyalektiğin ruhuna aykırı bana göre.

        PKK ve Abdullah Öcalan’ın sosyalizmden vazgeçtiği kuyruklu yalanın önde gideni. PKK sosyalizmden vazgeçtiği hiç bir zaman söylemez, ancak Marksizmin tartışılması gerektiğini vb. öne sürer. Bu elbette proleter sosyalistleri açısından hatalı bir yaklaşım, ama ilk amacı ulusal kurtuluş ve burjuva demokrasisi olan bir örgütten fazlasını beklemekte yanlış. hele bir de buna modern revizyonizmin çöküşü ile onu izleyen kapitalist restorasyon dönüşümü eklenince, PKK’nin içinde bulunduğu durum gayet anlaşılır gibi görünüyor.

        Dediğim gibi emperyalizmin kuklası olan PKK ve Kürt ulusal kurtuluş mücadelesi değil, T.C devleti ve Türk egemen sınıflarıdır. Bu nedenle türkiye devrimi için mücadele eden marksist-leninistler, aynı zamanda ezilen kürt halkının mücadelesi ve onun yürütücüsü PKK ile ittifak kurmalı bir arada hareket etmelidir. 3. komünist enternasyonalin, 1 ve 2.enternasyonalden kalan “bütün ülkelerin işçileri birleşin!” sloganını, “bütün ülkelerin işçileri ve ezilen halkları birleşin!” şeklinde değiştirmesi bunun temelini oluşturur. buradaki ezilen halklar (uluslar) gelişmiş ülkelerin proletaryasının devrim ve sosyalizm mücadelesi ile ittifak kurmalı, emperyalizme faşizme ve ilhaklara karşı bu yönde savaş vermelidir.

      • pante dedi ki:

        Sen 80 öncesini bilmiyorsun sanırım. 78’lerden itibaren Apocular olarak tanınırdı bunlar.
        O zamanlar da eylemleri vardı ama hem cılızdı hem de yoğun sağ-sol çatışması arasında ses getirmiyordu.
        Daha o dönemde Güneydoğu’da diğer sol grupları baskı ile sindirmeye çabalıyorlardı. Şu linkten 12 Eylül öncesi katlettiği devrimcilerin listesini görebilirsin:
        http://www.jarudiyar.com/haberler/haberler/1-sonhaber/1255-pkknin-12-eyluel-oencesi-katlettii-devrimciler.html

        Ayrıca Kürt Ulusal mücadelesi 19. yüzyılın sonlarından itibaren başlar.
        Günümüzdeki kadar güçlü değildir ama yok da denilemez. Gerici-dinci karakterdedir.
        Olmasaydı Hikmet Kıvılcımlı’nın, Mihri Belli’nin bu konuda yazıları, Nazım Hikmet’in Bedirxhan’a bu konuda mektubu olur muydu?
        O Bedirxhan’ların, Barzani’lerin babalarıyla başladı Kürtlerin ayrılıkçı hareketleri. Ta Osmanlı’ya kadar dayanır.
        Mahir’ler, Deniz’ler de bunları biliyordu ama yanlış buluyorlardı. Sadece İbo bu konuda farklı düşünmüştü.

        PKK’nın devrimcilikle ilgisi hep lafta olmuştur. Söylemleri sol, eylemleri ise milliyetçi-faşist nitelikliydi.
        Şimdi artık o sol söylemleri de kalmadı. Keşke başından itibaren olmasaydı. Yığınla solcu sırf PKK nedeniyle soldan soğudu. Terör onlarda, uyuşturucu kaçakçılığı onlarda, zorla haraç almak onlarda, diğer devrimcilere yaşam hakkı tanımamak onlarda, silahsız askerleri, köylüleri katletmek onlarda. Böyle solculuk mu olur?
        Mahir demiştir ki: “Halka izah edilemeyecek türde eylemlerin devrimci niteliği olamaz”
        PKK’nın 30 yıla yakın süreçte binlerce eyleminden bir tanesi bile Türk halkının takdirini kazanacak türde değildir. Birçoğu Kürtlerin bile nefretini kazanmışken korkudan seslerini çıkaramamışlardır.

      • exhorder dedi ki:

        nasıl olur? üstte dedim ya 1978’de partileştiler diye. PKK elbette vardı, ama gerilla savaşını başlatmamıştı. bu ilk olarak 12 eylül faşizminin sonrasına denk düşen 1984’te, şemdinli-eruh eş zamanlı silahlı propaganda eylemleri ile start aldı.

        verdiğin linkte sürekli tekoşin, rizgari, kuk vb. örgütler sözkonusu ediliyor. işte kontra yapılanma olan örgütler bunlar. bunlar emperyalizm ve faşist devlet tarafından PKK ve kürdistan devrimini ortadan kaldırmak, -içeriden bölmek- amacıyla kürt işbirlikçilerden oluşturan örgütler. hepsi kürtçü bunların, hiç birisi marksist-leninist teoriyi savunmazlar. marksist olmadıkları gibi demokrat, sosyalist vs. felanda değillerdir. o dönem ve sonrasında kürdistanda bir marksist-leninist devrimi savunan tek örgüt kürdistan işçi partisi yani P.K.K’dir. PKK’nin bu örgütlere yönelik devrimci şiddet eylemleride bu sebepledir.

        aynı linkte pkk ile türkiye solu içinde faaliyet yürüten oportünist gruplar arasındaki çatışmada böyledir. mesela halkın kurtuluşunu ve aydınlık grubunu ele alalım. halkın kurtuluşu thko geleneğini savunan ve thko’dan kalan sağ-oportünist çizgiyi hiç bir zaman terk edememiş, mao revizyonizmi eleştirisini verememiş ve AEP çizgisini hiç bir zaman yakalayamamış bir örgüttür. bu nedenle içinden proleter sosyalizmi savunan TİKB ortaya çıkmış ve tıpkı PKK gibi bu grupla 12 eylül darbesine kadar silahlı çatışmalar yaşamıştır. 1980’de adı TDKP olan bu örgüt 1986’da tasfiyeci çizgisi nedeniyle parçalara ayrılmış ve arta kalan çekirdek günümüzün legal EMEP’i haline gelmiştir. aydınlık grubunun geldiğini noktada malumunuz işçi partisinden başkası değildir. bu grup HKP ile birlikte tüm türkiye solundan dışlanan MHP benzeri kontrgerillanın içinde cırıt attığı aşırı türk milliyetçisi yani faşist bir partidir. TİKP, SP’nin SP’de İşçi partisinin öncülünü meydana getirir.

        Devrimci halkın birliği MLKP’den kopan bir başka oportünist ve tasfiyeci gruptur. Asıl adları KP-İÖ(Komünist Partisi-İnşa Örgütü)’dür. Maoist ve İ.Kaypakkaya revizyonizmini savunduğundan MLKP inşa sürecinde MLKP-Kuruluş’un içinden atılmış ve genel sekreterleri MLKP tarafından öldürülmüştür.

        Keza Devrimci Yol dediğin örgütte dergi etrafında yatay örgütlenmiş, yarı-legal oportünist ve tasfiyecidir. bu nedenle 12 eylül faşist darbesinin ardından sadece 6 aylık kısa bir sürede polis tarafından çökertilmiştir. Aynı zamanda öncü savaşı ve M.Çayan’ın temsil ettiği geleneği en sağ çizgide savunan bir dergidir. Marksist-Leninist teori üzerine hemen hiç bilgi birikimleri bulunmuyor.

        Bunları öne süreceğine, TİKB, MLKP, TKP/ML TİKKO, MKP , Bolşevik Partizan gibi örgütlerin PKK ile olan yakınlığını incelersen gerçek türkiye solunun kürdistan devrimi ile faşist devlete karşı beraber mücadele yürüttüklerini göreceksin.

        “Olmasaydı Hikmet Kıvılcımlı’nın, Mihri Belli’nin bu konuda yazıları, Nazım Hikmet’in Bedirxhan’a bu konuda mektubu olur muydu?”

        Hikmet Kıvılcımlı TKP’nin Mihri Belli ise TİP’in içinde çalışan sağ-revizyonist ve diyalektik ile mekaniği birleştirmeye çalışan eklektik materyalizmin savunucularıdır. Bunların görüşlerinde dev-genç kökenli sol gruplardan farklı olarak evrimcilik görüşü hakimidir. Bu yüzden ciddiye alınmaları doğru değil.Zaten Hikmet Kıvılcımlı denen kişinin HKP’li faşistlerce savunulmasıda bunun açık göstergesi.

        “PKK’nın devrimcilikle ilgisi hep lafta olmuştur. Söylemleri sol, eylemleri ise milliyetçi-faşist nitelikliydi.
        Şimdi artık o sol söylemleri de kalmadı. Keşke başından itibaren olmasaydı. Yığınla solcu sırf PKK nedeniyle soldan soğudu. Terör onlarda, uyuşturucu kaçakçılığı onlarda, zorla haraç almak onlarda, diğer devrimcilere yaşam hakkı tanımamak onlarda, silahsız askerleri, köylüleri katletmek onlarda. Böyle solculuk mu olur?”

        faşizmin ne olduğundan bile bihabersin. faşizm, finans kapitalin terörcü diktatörlüğüdür ve bir devlet -siyasi- rejimdir. haliyle bugün türkiye cumhuriyeti devleti faşist diktatörlük diyebiliriz. ama devleti bile olmayan kürtlerin ulusal kurtuluşçu ve sosyalist özgürlükçü hareketi olan PKK’ye faşist diyemeyiz. burada milliyetçi-faşist olan PKK değil CHP,İP,HKP ve benzeri partilerdir. uyuşturucu kaçakçılığı ve amaca aykırı gelir kaynakları iddiası ise iddia olmayı aşamayan söylevler. burada PKK satıcı değil, olsa olsa ya üretici yada aracı olabilir.

        PKK sivilleri değil, sivil kılığına girmiş JİTEMcileri,Kürdistan devrimine karşı faşist devletle işbirliği yapan köy korucularını ve diğer devrim düşmanlarını cezalandırmıştır. asker ise silahlı ya da silahsız olsun her zaman potansiyel bir silahlı anlamına gelir. haliyle kürdistan kurtuluş mücadelesinde faşist devletin kamu gücünde görevli askerlerde ortadan kaldırılacaktır.

        “PKK’nın 30 yıla yakın süreçte binlerce eyleminden bir tanesi bile Türk halkının takdirini kazanacak türde değildir. Birçoğu Kürtlerin bile nefretini kazanmışken korkudan seslerini çıkaramamışlardır. ”

        elbette öyle olacak. çünkü meyve veren ağaç taşlanır. PKK’nin devrimci-demokratik çizgisi ve anti-emperyalist kürdistan devrimi için mücadele etmesi, topraklarını ve dolayısıyla sömürgeleştirdikleri ucuz emek-gücü ve geniş bir pazarı kaybeceğini anlayan türk egemen sınıflarını ve onun faşist ideolojik pompalamasının gazına gelen türk küçük-burjuvazisinin işine gelmiyor elbette. bu nedenle geçmişte komünistlere yönelik yaptıkları saldırıları günümüzde de kürt ulusal mücadelesinin savaş kurmayı olan PKK’ye yöneltiyorlar.

      • exhorder dedi ki:

        yani anlayacağın, sadece 1980 öncesi değil, sonrasında gerilla savaşı başladıktan sonrada sömürgeci-faşist türk devleti PKK’yi içeriden bölmeye çalışmış ve Mehmet Şener ile beraber PKK-Vejin diye bir örgüt çıkmıştır. Tabi daha sonra Şener’in ajan ve işbirlikçi olduğu meydana çıkınca PKK tarafından öldürülmüştür. Aynı şekilde PKK/DÇS’de eski PKK geleneğini sürdürmeye ve kürdistan gerçeklerini reddetmeye yönelmiş bu nedenle açık çatışma olmasada, faaliyet yürütememiştir. Kürdistan Komünist Partisi (Partiya Komünista Kürdistan, PKK) sol komünist çizgiden dönemeyip, doğrudan sosyalist devrim tezinde ısrar etmiş, Kemal Burkay’ın Kürdistan Sosyalist Partisi (PSK) ise legal düzleme geçtiğinden reformistleşmiştir. Burada geriye kalan tek kürt sol örgütü kürdistan işçi partisinden (apocular) başkası değildir.

  2. exhorder dedi ki:

    Türkiye’de kürt sorununu devrimci-demokratik yollarla çözmeye çalışan ve kuzey kürdistan koşullarını türkiye devrimi diyalektiği altında ele alarak hareket eden PKK’nin, tarihsel olarak Türkiye solu içerisinden ortaya çıkması da bu duruma delil aslında. PKK, DDKO ve SBF’de faal olan Türk ve Kürt devrimcilerinin ortak eseridir. PKK kurucuları tamamen kürt değildir, içlerinde Haki karer, Kemal Pir vb. bir çok türk asıllı devrimci de bulunmaktadır. DDKO-Apocular olarak bilinen bu grup, 1978’de partilemiş ve 12 eylül faşizmi sonrasında , 1984 yılında ise kurduğu silahlı propaganda ve gerilla birlikleri ile kürdistan kurtuluş savaşını başlatmıştır. Türkiye’li Marksist-Leninistler ise Leninist Proletarya Devrimini savunuyorlarsa Türkiye ve Kuzey Kürdistan devrimlerinin farklı konjunkturden beslendiğini ve metodlarının farklı olacağını görmeliler. Kuzey Kürdistan kurtuluş mücadelesi Türkiye devrimine, Türkiye devrimi de Kuzey Kürdistan ulusal kurtuluş mücadelesine destek olmalı, anti-emperyalist ve anti-faşist savaşı bunun temelinde örgütlemelidir.

    • AbraKadavra dedi ki:

      Benim bahsettiğim, hem ulusal düşünceye karşı çıkıp hemde hedeflenen kurumun kürt kökenli bir “Kürdistan” olması. Kendinizle çelişiyorsunuz resmen.

      • exhorder dedi ki:

        marksistler faşist-ulusalcılığa ve burjuva milliyetçiliğe karşıdırlar. türk milliyetçiliği burjuva milliyetçiliği olup faşist ulusalcılık olarak adlandırılır. kürt milliyetçiliği ise aslında küçük-burjuva milliyetçiliği olup devrimci-demokratik ve ulusalcı kimliğe sahiptir.

  3. exhorder dedi ki:

    yani sevgili Pante, anlayacağın bu işlerde öyle “orta yol” icat etmek mümkün değil. ya akhenaton’un görüşlerini ya da bizimkileri savunacaksınız. postmodernizm size orta yol için imkan tanısada artık bu imkanda kalmadı. bu arada ben ateistforumun Atheos Onur_T İrr4ligion ve (e)Xhorde(r) nickleri ile yazan üyesiyim. bu tür tartışmaları ta 2004 yılından beri yürütmüşlüğüm, çoğu kişiyi hizaya sokmuşluğum hatta oguz ile hacı’yı bile eşeğin kıçına sokup defalarca kere siteden atılmışlığım vardır.
    2010 yılında postmodernizmin en azılı dönemlerinin başlangıcında gavur ve suicide nickleri alıp elaltından üyelerle forumda dalga geçtiğim günleride hatırlıyorum. bu mal sürüsüde yazdıklarımı ciddi ciddi okuyorlardı 🙂

    2011’de eleştiri, eleştirel ve reaksiyon nickleri aldım ama kayıt yaptığımın aynı günleri üyeliğimi sonlandırttım. 2011 sona erdi, 2012’de modernite yerli yerine geçtikçe artık eski konjunktur kendisini iyice hissettirecektir.

    EDİT – Özel konulara gerek yok

    • AbraKadavra dedi ki:

      Ateistforumla bu konunun ne alakası var ki? Hacıyı eşeğin götüne soktun diye tebrik mi bekliyosun anlamadım açıkcası 🙂

  4. exhorder dedi ki:

    şöyle açıklayabiliriz..

    osmanlı imparatorluğunun dağılma sürecinde ve cumhuriyetin başlangıcında kürt ulusal hareketleri çıkar. bunların bazıları feodal (seyit rıza) iken bazıları bilindik hareketlerdendir. bunlar kemalist-faşist diktatörlük tarafından zorla bastırılır.

    27 mayıs sonrasında görece özgür ortam kürt hareketini TİP içine taşır ve burada bağımsız kürt devleti değilsede kürtlerle türklerin beraber yaşamaları ve ulusal haklarının tanınacağı programa konur. bu nedenle TİP anayasa mahkemesi tarafından kapatılır.

    12 mart yarı-askeri faşist darbenin ardından kürt hareketi kendisini TİP’in devamcısı gibi olan CHP içinde sürdürür. O dönem Ahmet Türk’ün CHP milletvekili olması ve pek çok kürt milletvekilininde parlamentoda CHP grubunda olması bunun göstergesi.

    12 eylül darbesinden sonra türkiye solundaki geri kalmış ve çürümüş unsurların dağılması ve ileri unsurların öne çıkışı gibi kürt solu içinde de 80 öncesinde pek tanınmayan, kürdistan devrimi için mücadele yürütecek PKK ileriye çıkar ve faşist diktatörlüğün kürt halkını asimilasyon politikalasına karşı devrimci kurtuluş mücadelesini başlatır. faşist diktatörlük 12 eylül anayasası ile türk-islam faşizmini egemen hale getirmiş ve kürt halkını sindirmek için kontrgerilla-jitem örgütlenmeleri yaratmıştır. buna turgut özal ve sedat bucak gibi kürt işbirlikçilerininde katılmasıyla türkiye solu ile pkk hareketi tamamen kaynaşır, sonuç olarak 90’lı yıllara gelinir.

    90’lı yıllarda mhp ülkü ocakları mafya jitem ve kontrgerilla ittifakı sözkonusudur. susurluk kazası ve derin devletin bildiğimiz devletle olan işbirliği, faili meçhuller, gazi olayları vb. bunları gösterir. faşist diktatörlük devrimci proletarya ve kürt halkına karşı topyekün saldırı halindedir. bu arada kürt sorununu barışçıl yöntemlerle çözdüğünü öne süren özalda ortadan kaldırılır ve 28 şubat süreci ile erbakan hükümetide tasfiye edilince 2000’li yıllara faşist dikta tam egemenlik halinde çıkacaktır.

    28 şubat süreci sonrasında kurulan faşist DSP-MHP-ANAP koalisyonu ülkeyi siyasi ve iktisadi istikrarsızlığa sürükler ama PKK liderini emperyalist ABD ile beraber yaklandıklarından belli ölçüde prestij yakalar. Öcalanın yakalanması PKK’nin gitgide reformistleşmesine ama devrimci-demokratik kimliğini kaybetmemesi yol açar.

    işte bu koşullar altında ortadoğudaki savaş için ABD türkiye’de AKP hükümetini kurar ve sonraki süreçte malum zaten.

    • exhorder dedi ki:

      2002’de işbaşına geçen AKP hükümeti Afganistan ve Irak’ın işgallerinde ABD için ileri karakol görevi gördü. 2006 yılına kadar emperyalist paylaşım savaşı ve ABD-İngiliz petrol tröstleri için işbirliği yapan AKP hükümeti ile türk işbirlikçi tekelci burjuvazisi (tüsiad ve tobb) bu süreçten itibaren ve özellikle 2008 itibariyle postmodernizmin konjunkture girmesiyle, popülist sloganları kullanıp eski egemen klikleri (kemalist ordu ve chp) tasfiye etmeye, onların deyimiyle yeni dünya düzenini kurmaya çalıştılar. ancak eşyanın tabiatı postmodernizmi reddetiği için bu girişim başarısızlığa uğrayacaktı, 2012’de de tamamen iflas etti. 🙂

  5. gazanfer doğru dedi ki:

    pkk emperyalizmin dayattığı kürt-islam sentezinden medet uman ve türkiyenin bölünmesi için emperyalizmin tetikçiliğini yapan,ideolojik hiçbir alt yapısı olmayan kukla bir örgüttür…

    • exhorder dedi ki:

      bu söylediğine sen inanıyor musun 🙂 abdullah öcalan’ı türkiye’ye doğrudan teslim eden kimdi? son yıllarda pkk’ye karşı alınan tedbirlere kimler ortak oluyor “abd” “ab” “türkiye” “ırak kürdistan bölgesel yönetimi” değil mi? abd ve ab müttefik emperyalistlerden oluşuyor, türkiye bu iki müttefiğin sömürgesi konumunda, ırak kürdistan yönetimi ise güneyli kürtlere soykırım uygulayan faşist saddam diktatörlüğünü devirip yerine kukla bir kürt yönetimi kuran abd-ab emperyalistlerinin eseri değil mi? buradan anlıyoruz ki, yeni dünya düzeni denen zırvalıktan önceki süreçte yani 20.yüzyılda, soğuk savaş sırasında emperyalizm faşist diktatörlükleri destekledi ve kullandı, kürtleri bu iki faşist diktatörlük (kemalizm, saddam, baas) ve bir gerici diktatörlük (iran islam cum.) şiddet ve baskı ile sindirdi. soğuk savaşın sonrasında doğu bloğundaki kadife devrimleri izleyen süreçte ortadoğuya yeni denge koyma ve oradaki petrol gibi hammaddeler, geniş pazar ve iş gücü parsalarını toplama peşindeki emperyalistler bu eski yönetimleri ortadan kaldırıp yeni dünya düzeni zımbırtısını oturttular. şimdide kürtlerin hareketini postmodern yollarla sindirmeye, ulusallığın pozitif yanlarını (ezilen ulus milliyetçiliği) küreselleşme savı ile sindirmeye bu yönde yeni ve uyduruk anti-pkk’ci bir sol oluşturmaya çalışıyor. ama postmodernizm ve küreselleşme eşyanın tabiatına aykırı olduğu için bu girişimler basit toplantı, zirve ve laf kalabalıklarını, gazete ve haber köşelerindeki içi boş propaganda ve psikolojik savaş metodlarını aşamıyor. 🙂

    • exhorder dedi ki:

      “kürt-islam sentezinden medet uman…”

      bu bölümde dikkatimi çekti. ulan sizin ateist olanınız böyle yazarken, müslüman olanınızda “pkklılar namazla dalga geçiyorlar, domuz eti yiyorlar..” gibisinden haber yapıyor. eee ne demişler “yarası olan gocunur!” sizin cinsinizin dini inanç biçmi önemli değil, sizin kendiniz önemlisiniz, kendinde-şeysiniz. 🙂 gerçi pkk diyalektik materyalizmi benimseyen bir örgüttür, abdullah öcalanda mehdi zana’da ve öteki pkk kurucu kadrolarıda dinsiz değil doğrudan doğruda tanrıtanımaz, materyalist ve ateist kişilerdir.

  6. exhorder dedi ki:

    pante,

    hiç bir yerde şu ana kadar hiç yapmadığım bazı itirafları burada yapıp kamuoyu ve seninle paylaşacağım..

    bilindiği gibi AKP hükümeti tarafından Türkiye’de başlatılan postmodern siyasal süreçlerin başlangıcı 2006 yılına uzanır. daha öncesinde -2005’te dahil- ülke kemalist -bize göre bir de faşist- diktatörlüğün altında, derin devlet ve kontrgerillanın polis, istihbarat ve askeri istihbarat birimleri ile beraber kirli işler yürüttükleri, yürütme ve sözde demokrasinin sözde organları olan hükümet ile parlamentoyu kontrol edebilecek güce sahip olduğu, 1982 anayasasının bütün faşist baskı ve kurumları altında inleyen, emperyalizmin yarı-sömürgesi konumunda ve yabancı sermayeye işbirlikçi tekelci burjuvazinin siyasal iktidarı elinde tuttuğu bir ülkeydi. bu koşullar ergenekon operasyonları ve tutuklamalarıda dahil olmak üzere bütün bir post-2005 (2005 sonrası) sürecin yaşanmadığı ve 12 eylül ile 28 şubat darbelerinin hakim olduğu rejime sahipti.

    her şey böyle mutlu mesut sürerken, 90’lardan kalan dengelerin Türkiye’de ki uzantısı yani DSP-ANAP-MHP koalisyon hükümeti kuruldu. ancak ekonomik istikrarsızlıklar, yolsuzluk ve rüşvet olayları, işbirlikçi burjuvaziye ait bankalarda halkın paralarının hortumlanması vs. koalisyon hükümetini ve 28 şubatçıları, ayrıca Süleyman Demirel’i bile gözden düşürdü. Ki zaten daha öncesinde ortaya çıkan susurluk benzeri olaylarda, halkın memnuniyetsizliğini artırmıştı.

    2001’de emperyalist savaşın patlak vermesi ve ilkin afganistanın taliban ve el-kaideyi bahane ederek ABD-İngiltere orduları tarafından işgal edilmesi, daha sonrada Irak’ın 2003’teki komik teslimiyetçi işgali ile devam etti. Ancak ırak halkı ırak ordusu gibi teslimiyetçi çıkmadı ve bir çoğu gerici karakterde bile olsa anti-emperyalist direnişler örgütledi. 2004 yılına gelindiğinde son ABD seçimleri ile beraber Bush iktidarını 11 eylül öncesi (2000) seçimlerinden daha iyi sağlamlaştırmış oldu. Bu koşullar komünizmin , sınıf mücadelesinin ve ulusal kurtuluş hareketlerinin canlanmasında büyük rol oynadı. (PKK hareketi 1999 tasfiyesinden sonra yeniden 2005 ilk olarak örgütlendi ve DTP kuruldu) Mevcut koşullarda AKP hükümetide asla “vatan ve milletine” “dini ve milli değerlerine” aykırı bir politika izlemedi. bütün savları 12 eylülcülerle aynıydı. sadece kemalistlerle ve ordu ile şeriat-darbe ikilemi nedeniyle takışıyorlardı. ve geldi, ne geldi elbette 2005 sonu ve cehennemin başlangıcı 2006 yılı….

    2006 yılı açıkça sınıf mücadelesinin, devrim ve komünizmin, marksist teorilerin tamamen moral,entelektüel ve siyasal üstünlüğü ele geçirdiği yıldı. ama buna paralel olarak emperyalizm ile işbirlikçi tekelci burjuvazide iktidardan düşme kaygısı nedeniyle faşist türk milliyetçiliğini komünizme ve kürt ulusal hareketine yani PKK ve DTP’ye karşı örgütledi. bu son round aynı zamanda dipten gelen ve temelleri atılan postmodern sürecin başlangıcını meydana getiriyordu.

    faşist türk milliyetçiliği 2004-2005 yıllarındada kendisini alternatif gibi göstersede, diyalektik materyalizm karşısında burjuva dünya görüşlerinin çürüklüğü ortaya çıktığından 2006’dan itibaren tamamen reaksiyoner bir karaktere büründü. ben bizzat kendi deneyimimden aktarabilirim ki, o dönem yurtta kalan bir üniversite öğrencisi, aynı zamanda diyalektik materyalizmi, marksizmi ve ateizmi benimseyen birisi olarak çok sıkıntı çektim. bu durum 2007’de Ermeni aydını Hrant Dink’in Türkçü-Turancılar tarafından öldürülmesi, Malatya olayları ve son olarak Ümraniye bombaları ile devam edinde, 27 nisan e-muhtırası ve Seçimler (genel seçim ve c.başkanlığı seçimi) ardı ardına gelen AKP zaferleri ile devam etti. ancak henüz postmodernizm açıkça kendisini hissettirmeden, dipteki “yeraltı” konumunu sürdürdü. halen egemen olan faşist türk milliyetçiliği idi. postmodernizm ilk açığa çıkışı 2008 yılıdır.

    2008 yılı seninde bilindiğin gibi, hatta senin ve benzeri bir kaç yazarın “ateistforuma” üye olduğu yıldır. (ben 2004’ten beri atıla-gele yazıyordum) ateistforumun, ludwig,astur ve benzeri bir çok anti-komünist “liberal” adıyla ortaya çıkan ve forum sitesini komünizm ve proletarya karşıtlığı için kullanan, kimilerince troll olarak görülen üyelerinin katılım yaptığı dönemdir. akhenatonda aktif olarak 2008’de yazmaya başlamıştır. bu 2008 atmosferi önceki iki yılı kesinlikle değiştirdi. bu her alanda gözlenebilen bir olgu, ben burada sadece forumdan örnek verdim. insanlar televizyon programlarında atatürk ve inönü’ye açıkça “faşist” diyebiliyorlardı. çünkü amaçları 2006-07’de ki reaksiyoner durumlarından kurtuldukları imajını kitlelere vermek ve komünizmi köşeye sıkıştırmaya çalışmaktan ibaretti. bununla paralel olarak Ergenekon operasyonları ile tutuklamalar, önceki yıllardan kalan devlet yöneticilerini, oda başkanları ve üniversite rektörlerini silivri cezaevinde toplamalar vs. başladı. yeni türkiye projesi adıyla henüz çıkamazdı post modernizm. .çünkü anayasa 1982’den kalan anayasaydı ve bu sloganla o an için çıkmak postmodernizm çerçevesinde bile mümkün değildi.

    2009 yılında Ordu genelkurmayı ve Kemalistler AKP’nin önüne geçerler, anayasa referandumuna kadar olan süreçte kemalistler tekrar iktidara geçmiştir. 2010 anayasa referandumu ise açıkça kemalistlerle tezata düşen proletarya+kürt halkının siyasal alana yansımasından başkası değil.

    2010 yılınnın ilk yarısında CHP’de değişiklik olur, Eylül ayına gelindiğinde postmodern anayasa referandumu (değişikliği) gerçekleştirilir ve postmodernizm anti-komünist politikalarını gerçekleştirmeye başlar. kemalizm ve modernitenin komünistler yüzünden ortaya çıktığı ve bunların mason icadı olduğu şeklindeki savlardan tutalımda yeni dünya düzeninin ergenekon-pkk ve komünist örgütlerin ittifakını deşifre ettiği iddialarına kadar saçma salak düzmeceler değin uzandı. 2011 yılı salt irtica yılıdır. 2011 yılının ilk yarısında komünizm korkusu kemalistler ve kürt hareketini AKP saflarına çektiysede, ikinci yarısında patlak veren PKK eylemleri (temmuz baskını) sonucu önce kürt hareketi ile AKP-Kemalist ayrışması olmuş 2011 sonu ve 2012’nin başlangıcından günümüze değinde AKP-Kemalist çözüşmesi meydana gelmiştir (ilker başbuğun tutuklanması, 12 eylül sembolik yargılamaları ve 28 şubat soruşturması vs..) AKP eliyle salt postmodern yola gidilmiş ve fakat anlaşılan o ki, iş kürtaj tartışmalarına kadar düşmüş ve darmadağın hale gelerek postmodernizmin iflası ile sonuçlanmıştır.

    Bundan sonraki süreçte bütün üstünlük proletarya ve kürt halkının kontrolünde, rejimin egemen klikleri arasındaki sürtüşmeler buna yol açan postmodernizmin iflası ile sona ermiştir. önümüzdeki süreçtede sınıf mücadelesi ile proleter devrim için sosyalizm ve komünist dünya amacımızın somut pratik gerçeklenmesi görevi duruyor. ileri işçiler ve proleter devrimciler, burjuvazinin kokuşmuş dünya pratiğini değiştirip yerine yepyeni ve eşyanın doğasına uygun komünizmi getireceklerdir.

    YAŞASIN DEVRİM VE SOSYALİZM!!
    KAHROLSUN FAŞİST BURJUVA DİKTATÖRLÜĞÜ, KAHROLSUN POSTMODERNİZM!!
    DİRENE DİRENE KAZANACAĞIZ!!

    • exhorder dedi ki:

      BİR EKLEME DAHA,

      ateistforumun anasayfasının sağ altındaki bölümde
      aktif kişi rekoru,
      753
      10 June 2009 – 10:34 AM şeklindedir.

      yani 10 haziran 2009 10:34 sabahı.. görüldüğü gibi ulusalcı olan ve CHP-Genelkurmay çizgisini izleyen ateistforum bu kliğin egemen olduğu 2009 yılının tam ortasında rekor kırmış fakat 2009 güzünden itibaren kliğin AKP’ye doğru geçmeye başlaması sonucu Hacklenip işi bitirilmiştir. 2010’da da kısmen yazan bir kitle olsada, 2011 sonları ve günümüze değin yazan kitle sıfırlanıp izleyici kitle artmıştır. bu bile tespitlerimin açık ve somut kanıtından başkası değil.

  7. exhorder dedi ki:

    ateistforum rekoru kırkı 14 ekim 2012’de. 2207 ile. ama çoğu ziyaretçi elbette 🙂

  8. selda Suner dedi ki:

    TÜRKİYE VE MISIR.

    Erdoğan ve Mursi’nin İslam devletleri kurma maceraları!
    Politik islamcı akımlardan Müslüman kardeşler ve sözde ılımlı neo-osmanlıcı AKP’nin, insanlığın doğal tarihsel sosyolojik gelişmelerini geri çevirme eylemleri başarıszılıkla karşı karşıya kaldı. Erdoğan şimdilik hafif bir darbe almasına rağmen, Mursi kendi atadığı celladınca devrildi. Karısı çarşaflı general Sisi sahibine acımadı. Bakalım Erdoğanın çok güvendikleri ne yapacak?
    1400 sene evel Arabistan çöllerinde gezen yabani Bedevi kabilelerin yaşam biçimlerini teorize eden islam ideolojisini çağımızın yaşam biçimlerine yeniden hakim kılma çabalarının sonuçsuzluğu ortaya çıktı… Gerek Müslüman kardeşler gerekse onların bir kopyası olan AKP islamcılarının mumyalanmış beyinlerinin tabiatın doğal akışı karşısında duramayacakları, toplumları asırlar öncesine, yalan dolan hurafelerle, uydurma hikayelerle kandıramayacakları gerçekliği bir daha ortaya çıktı.
    İslam ideolojisi tamamıyla çağdışıdır. İslam, insanlığın en kötü taraflarını teorize eden, ilkel aşiret-kabile dönemine takabül eden askeri politik bir ideolojidir. Tek tanrılı dinlerin en kötüsüdür. İnanç adına işlenen bir insanlık faciasıdır.
    Dini silahla uygulamaya çalışan, namaz kılmayana ölüm cezası öngören, kendilerinden olmayanları kafir bilerek mezarlıklarını ayıran, kabile ilkelerine uymayan her şeyi sapıklık ilan eden, aklı dışlayan, amelsiz imanı küfür sayan, olayları akılla yorumlamayı yasaklayan Müslümanların yağma, talan, zulüm ve işkence sistemi İnsanlığın tarihinde karanlık bir sayfadır. İslamı teorize eden kişi, Muhamet’in 40 yaşındaki ilk karısıdır, yoksa, cahil okuma yazması olmayan Muhamet değil…Bu kadın zengin babası sayesinde Hiristiyan ve Yahudi şehirlerini gezmiş, o dönemde bölgeye hakim olan bu 2 dini okuyup, bunlardan bir kopyalama yapmıştır. Muhamet’in aşireti ise bu ideoloji ile politik ve askeri örgütlenmeye girerek diğer aşiretlere başat çıkmış ve Arapçılığın bugünkü şeytani temellerini kurmuştur.

    AKP lideri R.T. Erdoğan’ın halk hareketi karşısında, Mursi’den daha çok tutarsız davranması, beceriksizliği, kin kusarak saldırganlaşması, önümüzdeki dönemde AKP’yi oluşturan bazı tarikatları çözerek, generallere önemli geçitler sağlayacaktır. Erdoğan bunu fark ettiği için, hemen İzmir tatilini yarıda bırakarak İstanbul’a koştu ve Agustos şurası öncesi, TSK’ de tasfiyelerin hızlandırılmasını can alıcı primer konu olarak seçti.
    Mursi, aynen Erdoğan gibi tutarsız ve iki yüzlü idi…Şimdi Mısır gibi, bölünme ve dağılmanın somut şartları Türkiye’de de vardır… Son zamanlarda okullara, askeri kışlalara gönderilen, tarikat propagandası içeren genelgelerle Sunni devlet yapılanmasını hızlandıran AKP, ideolojik politik dayatmasını ağırlaştırmasına rağmen yeterli zamana sahip olmayacaktır. Askeri kışlalara yerleştirilen mescit, imam hatip propagandası, Diyanet’in imanlı asker projesine bağlı beyin yıkama faaliyetleri, henüz ordunun tümünü dönüştürecek yeterlilikte değil ve uluslararası durum da AKP’nin alehine dönmüş durumdadır. Toplumu geriye götürmek, dönüştürmek kolay olmadığı için yeni ayaklanmalar kaçınılmazdır. Arap yeşil sermayesinin tefeci localarınca yönetilen ve bir cemaat- tarikat koalisyonu olan AKP’ nin yıkılma süreci, Mısır olaylarının da etkisi ile hızlanacaktır.
    Diğer yandan diğer İslam ülkelerinden gelip Suriye’de savaşan çok farklı İslamcı gruplara, El Kaide’den, baş kesen kan içen envay çeşit vahşet guruplarına, AKP rejimince sağlanan askeri, lojistik ve parasal destek son hızla devam ediyor. Onbinlerce silahlı militanın AKP, tarafından çok bilinçli olarak, Suriye’ye sokulması, bunlara her türlü silah lojistik desteğin sağlanması, Erdoğan’ı Mursi’den daha kötü durumlara sokacaktır. Suudi Arabistan’da, Katar’da, Birleşik Arap Emirlikleri’nde, Kuveyt’te demokrasiye dair hiçbir şey yokken, kadınların oy kullanması bile yasakken, Suriye’de demokrasi diye tutturmalarının bir inandırıcılığı olmamasına rağmen, Alevi ve Hiristiyanlara karşı cephe kuran Erdoğan ve uluslararası çetelerin amacı nedir? Suriye’de demokratik bir rejimi, dünyada özgürlüğün tozuna düşman Suudi kıralı, Katar emiri, gazcı Erdoğan veya El Kaide’nin bombacıları mı kuracak?
    Suudi-Arabistan’ın ülkede desteklediği ve buradan dünyaya yağdığı barbar Vahhabiizm akımı tüm özgür dünyayı tehdit eder duruma geldi. Afganistan-Pakistan Medreselerinde beslenen bu güruh, zamanla Çeçenistan bağımsızlık savaşını bahane ederek Kafkasya’da , bazen Irak’ın ABD tarafından işgalini bahane ederek Irak’ta , bazen de Yemen ve Kuzey Afrika da , Cihat adı altında kendisinden olmayana saldırmakta kendi düşüncesi dışındaki akımlara hayat hakkı tanummaktadır.
    Bunların yetiştiği en verimli topraklar Suriye olup , Suud ve Katar parasıyla-silahıyla beslenen bu Vahhabiler , yurt dışından onbinlerce Vahhabi’yi bu ülkeye taşıyarak bir ülkeyi ve toplumu yok ederken , Ortadoğu dünyası ve toplumlarına da tedavisi mümkün olamayacak , birçok fitne ve mikropları aşılamaktadır.
    İşin garibi ise , şimdiye kadar Suud dışından destek alamayan bu sapkın görüş , ABD-İsrail- Batı ve tüm gerici-totaliter Arap devletcikleri tarafından da desteklenmektedir. Suriye’yi bir savaş ve oyun alanı gören bu sapık ideoloji , AKP’den tam destek almaktadır.
    Suudi’lerin başını çektiği tefeci İslam localarının batıcı kolu AKP tarikat ve cemaatleri Vahhabiler’le kol kola girip , Avrupa’ya karşı geleceğin en büyük tehdidini oluşturmaya başladılar.

    “GENÇLİĞE GELENEKLERİ ÖĞRETEMEDİK”

    Erdoğan: ”Gençliği biz seviyoruz. Biz bu gençliğe geleneklerini öğretemedik. Burada hatamız var. Geleneğini bilmeyen genç geleceğini bulamaz. Sıkıntı burada bunu başartmamız lazım. Gelenekten geleceği bir yürüyüşü hep birlikte başarmamız lazım. Gezi olayları için Meclis’te araştırma komisyonu kurulması için harekete geçtik. İnşallah meclis boyutuyla da Gezi olaylarının içyüzünü ortaya çıkartacağız.” diyerek yeniden formasyonun dozunu artırmanın zorunluluğunu vurguladı. Gelenek dediği, genellikle Arap Bedevilerinin çölde edindikleri kötü alışkanlıklar, Muhamet’in Arap ulusu kurmak için uydurduğu hikayeler, başka halkların yaşam alanlarına yönelik saldırıları teorize eden ideolojik temellerdir. Daha önceleri sadece, çoğalın, ne yapın ne edin son hızla çoğalın, 2071 de orayı burayı feth edeceğiz, imasını veren Erdoğan, son hızla üretilip soakaklara atılan çocukların İslamize ediliş hızında hatalar yapıldığı sonucunu, Taksim direnişinden çıkartılacak tek sonuç olarak algılıyor!
    AKP devletinin Sunni Irkçı yapılanması daha fazla insanı tedirgin etmeya başladı. 1980 lerin Askeri Anayasasının zorla, sunni Türk islam ideolojisi temelinde, diğer halk ve kültürleri yok etme sürecini devam ettiren AKP arta kalan son gurupları da asimileye hız verdi. İşte bu yeni resmi Türk İslam ideolojisine karşı durma her zamanki gibi gözaltı, tutuklanma ve işkence gerekçesidir. Karşi duranları fiziki imhaya tabi tutan Sunnici ırkçı,kafatasçı AKP son Taksim olayında olduğu gibi karşı çıkma cesareti gösterenleri insanlık dışı işkencelerden geçiriyor. 

    AKP’nin ‘Acil Eylem Planı’ kapsamında gerçekleştirmek istediği tüm projeler aslında çağdağlaşmayı engelleyecek, sosyal hakların budandığı, tek şefliğe dayanan polis rejiminin “arka bahçe”de kurgulanmış ideolojik yönelimlerini oluşturan parçalardır.
    AKP propogandasına göre, Erdoğan büyük bir önderdir, karizmasının eşi TC tarihinde görülmemiştir. İslamci ırkçı propogandaya göre, Erdoğan ekonomiyi düzeltmiş, PKK yi de ikna ederek terörü bitirmiştir.
    Burada birincil olarak, düzeltilmiş, büyütülmüş görünen ekonominin tamamen dışa bağımlı bir balon ekonomisi olduğunu vurgulamak gerekir. Bu türden iplikli ekonomiler daha önce Irak, Yunanistan, Arjantin, Şili gibi ülkelerde denendi. İpler başkalarının ellerinde olduğu için her defasında kolaylıkla dipe vuruldular. Erdoğan’ın dışa bağımlı kof ekonomi kahramanlığı ucuz bir kahramanlıktır. Sunni islamın başını çeken Arap kral-şeyh tayfasının tefecilik sistemince pompalanan dolarlar eroin şırıngası etkisini göstermekten ileri gidemez.
    Kendisini Osmanlı devamı gören Erdoğan kliği, Avrupa ve diğer batılı ülkeleri ideolojik-kültürel alanda düşman olarak görmeye devam ettiğini açıkça beyan etti. Nakşi tarikatçılığı, Milli görüş propogandası Makyavelizmle ve Militarizmle birleşerek serseri mayın gibi ne tarafa gidileceğini tamamıyla muğlaklaştırdı. Hem Avrupa düşmanlığı yapmak, hemde üyelik için bir bakanlık kurup çırpınıp durmak, Kürtler’in lideri diye cezaevinden seçilmemiş birisini muhatap almak, arkasından terörist başı diye miting alanlarında bağırıp çapırmak, gizli servis elemanları vasıtası ile kanunsuz belgesiz antlaşmalar yapıp, akabinde yapılan planların hiç birine imza atmamak, arkasından hiç bir şeyden haberi yokmuş gibi davranıp tekrar başa dönmek, bu türden birsürü feci tutarsızlık ve tezatlar içinde boğulmak, Erdoğan için ”güvenilmez” imagosunu yarattı. Şimdi artık bir gurup Sunni devlet lideri dışında hiçbir devlet Erdoğan’ı ciddiye almıyor.
    PKK konusuna gelince, TC hükümetleri, 30 seneden fazla bir zamandır PKK sayesinde ülkeyi rahatlıkla yönettiler. Bundan daha iyi bir silah olamaz! Gelinen noktada PKK ile ilgili devlet planlarında yapılan zorunlu değişiklik ve kontralara başka görevler verilmesi zorunluluğundan dolayı, ortam aniden değişti: toplumun üstündeki kambur bir anda kalktı ve insanlar düşünmeye başladılar, zulüm ve baskıya karşı İsyanı bir kaç ay geçmeden başladı. Halk kendine geldi. Eğer devletin PKK ayağı düşmeseydi Taksim-Gezi isyanı da olmayacaktı. Bundan dolayıdır ki TC starejistleri şimdi, PKK ‘yı tekrar geri getirmek ve demoklesin kılıcını her zamankli gibi sallamaya devam etmek istiyorlar. 30 yıldır PKK adı altında yapılanlar, halkı baskı altında tutmanın yöntemi olarak kullanıldı. PKK geri gidiyor ve süreç yaşanıyor denilince, halkın üzerindeki baskı kalktı ve insanlar özgürce düşünmeye başladılar. AKP şimdi kazdığı kuyuya düştü. AKP şimdi bu PKK’ yi nasıl geri getireceğini düşünmeye başladı. Bundan daha iyi bir silah hiç bir zaman ellerine geçemez… Erdoğan’ın çark etme niyetlerinin arkasında işte bu neden yatıyor. PKK Kürt halkına bir nebzelik bir şey vermemiştir, özel harp sistemince Kürtleri yıldırıp yok etmenin bir aracı olmaktan ileri gidemeyen bu haraket de devrini artık tamamlamıştır.
    PKK diye bir şey olmasaydı, şimdi Kürtler’de hürriyetlerine kavuşmuş olacaktı

    ARAP BAHARI YOK, SUNNİ BAHARI VAR.

    R.T.Eroğan: ”Ey cahil, Türkiye’de Türk Baharı 3 Kasım 2002’de oldu. Ama onlar bunun farkında değil. Bunların kulağı duymaz. İşte millet işte karar!”, derken, Türkiye’de, adına ”Arap baharı” denilen, Sunnilerin her alanda ikltidarları ele geçirmelerini yansıtan bu hareketin ana karakterini ortaya koydu. Gerçekten de, Arap baharı adı altında, nasyonalıst diktalara karşı gelişen isyanlardan sonra, önderliği Sunni şeriatçı partiler ele geçirdi.
    İsyanların çıktığı hiç bir ülkede normal bir rejim kurulamadı. Tunus’ tan, Yemen’e kadar her yerde Sunni iktidarlar kuruldu. Libya ve Mısır’da Erdoğan gibi Sunniler kendi rejimlerini rahatlıkla kurdular.
    Alevilerin yaşadıkları yerlerde ise bu Sunni Baharı tehlikeye giriyor. İşte bunların başında Suriye ve Türkiye geliyor…
    ”Ilımlı Müslümanlık” maskesi arkasına gizlenen AKP rejimi, askeri rejimleri aratmayan baskı ve işkenceyi arsızca savunmaya devam ediyor… R. T. Erdoğan, ”polise emri ben verdim” diyerek, sokak başı polis guruplarınca ölesiye dövülen suçsuz insanlara yapılan zulüm ve işkencenin arkasında olduğunu gururlanarak beyan etti. Kendisini “ılımlı Müslüman demokrat”, olarak yutturan AKP rejiminin, halkın özgürlük mücadelesi karşısında maskesi düştü, AKP bırakalım ılımlılık, askeri rejimlerin terörünü bile geride bıraktı..
    AKP’nin cekirdek kadroları direniş’e katılanlara tehditler savurunca ve bu tehditler televizyonlardan dolaylı şekilde yapılınca, saldırılar hemen başladı.
     
    Tüm Avrupa’yı ve dünyayı ayağa kaldıran polis şiddeti ile toplanma, gösteri, ifade özgürlüğünü gasp eden AKP rejiminin ipliği pazara çıkıtı. AKP’nin gazcı, işkenceci yöneticileri sokaklarda gezen insanları bile kendileri için bir tehlike arzettiler…, Erdoğan kliği resmen katliam provası yaptı!
    Sokaklarda gezen sıradan kişiler bile dur denmeden, kurt sürüsü gibi saldıran polislerce anında işkenceye tabii tutuluyorlar. Binlerce suçsuz insan mağdur olmuş durumdadır. AKP terör rejiminin benzerleri halk ayaklanmaları ile yıkıldılar. Latin Amerika’da ki askeri rejimleri örnek alan AKP ise, devlet terörünü bu şekliyle sürdürmeye devam ediyor. Zehirli gaz Müslümanları, Erdoğan’ın başkanlık rüyası gerçeklesirse, Anadolu haklarına yeni soykırımlar uygulayacaklardır.
     
    SUNNİ İSLAM DİKTATÖRLÜĞÜN EMNİYET KANADI, EVREN CUNTASI, ÇİLLER AĞAR’DAN DEVRALINIP DAHA DA İSLAMLAŞTIRILAN AYNI KRİMİNAL YAPININ DEVAMIDIR…
     
    AKP, Çiller -Ağar kliğinden devraldığı çete polis örgütlenmesini uç noktaya vardırmaktan başka bir şey yapmamıştır. AKP diktası  polis aygıtında  iskenceci sadit militanlarının kadrosunu olağanüstü büyütürken bunun nedenleri vardı: Bütün işkenceciler, katiller, soyguncu rüşvetçi polis yöneticileri görevlerinde duruyor, bir kısmı da mükafatlandırılarak daha üst mevkilere getirilmişlerdir. Erdoğan, “rejimin güvencesi polis” diyerek, nasıl bir rejim hedeflediğini ortaya koydu. Devlet güvencesi olarak polisi gören yönetimlerin ortak bir adı vardır, bu da kanunsuz diktadır. Kısacası “manken” değişiyor ama nitelik aynı. AKP’liler daha önce de gömlek değiştirdikleri için bu değişiklikleri seviyorlar.
    Dünyada en kötü polis olarak bilinen TC polisi hiç bir reform yaşamadan çağdışı konumunu aynen devam ettiriyor.
    TC polis örgütlenmesi, şu an dünyada, bezerlerinden arta kalan son ucubelerden biridir. Latin Amerika’da ki diktaların bu türden polis rejimleri çoktan yıkıldılar. Türkiye’de ise, dinciler bunu daha da güçlendiriyorlar. Erdoğan’ın emri ile, kendi kanunlarını da tanımayan sadist polis çeteleri dünyanın gözü önünde sokakların ortasında kadın çocuk demeden işkencelerine devam ediyorlar.
     
    SUNNİ İSLAM DİKTATÖRLÜĞÜN ÖBÜR AYAĞI OLAN DİYANET İŞLERİ BAŞKANLIĞI, “BİBER GAZI CAİZDİR DEDİ!
    Polisin göstericilere terör ve insan sağlığına zarar veren gaz kullanması, halkın kanını emen parazit yeşil ordu, Diyanet İşleri Başkanlığınca hemen desteklendi. “Devletin güvenliği ile alakalı meselelerde biber gazı kullanılır. Ayrıca insan sağlığına en az biber gazı zarar veriyor” diyen katiller çetesi, Dini açıdan biber gazının kullanılmasının sakıncalı olmadığı, İslam’ a uygun olduğu idda edildi.
    İşte her yıl milyarlarca dollar yutan kan emici kenelerin vahşi islamı: arada sırada verilen geçici tavizler mücadelenin taktiksel yönleri olarak sunuluyor. AKP Militarist bir aygıtı, yeşile boyayarak yola devam diyor!. Polis yine aynı ırkçı dinci işkenceci sadist polis. Bu İslamist yeşil ulus devlet anlayışı ki ‘’tek şef Erdoğan”mentalitesini kökleştirmeye çalışıyor. AKP, Türk devletinin, “tek şef” önderliğinde Sünni İslam-Türk devleti” olduğunu “simgelerle” kafalara yerleştirme konusunda ısrarlı. Bu ise Alevilerin eskisine nazaran çok daha fazla baskı altında tutulmaları, hatta dış mihrakların bir uzantısı olarak gösterilerek, asimile ve göçe tabii tutulmalarını kaçınılmaz kılmaktadır.
    Sunni Müslümanların, Hisristiyanlarla beraber yaşadıkları Bosna, Makedonya, Kazakistan, Sudan, Mısır,Arnavutluk benzeri ülkelere gidip orada, en az 5 çocuk yapın diyerek Sunni islamcı nüfus patlamalarını kışkırtmak, oralarda baş gösteren çelişki ve savaşları derinleştirmek, Erdoğan’ı daha önce bu kadar deşifre etmemişti.
    Daha önce sahtekarlıklarla bazı salon sosyalistlerini kandırıp arkalarına alan AKP yöneticileri, neden aşırı hızla kitle çoğalmasına ihtiyaç duyduklarını artık gizlemeyi gerek duymuyorlar.
    Müslüman nüfus çoğunluğu yaratarak Avrupa’yı içerden tehdit etmeye çalışan Erdoğan, El Kaide’ den daha ileri giderek bunu kurnazca yapmaya çalışiyor. Alevi’lerin, Kürtler’in ve Hiristiyanların yoğunlukta olduğu alanlarda kürtaj, çok doğum kelimelerini ağzına almayan Erdoğan’ın Sunni kitleleri silah olarak kullanma taktiği aslında koyu bir ırkçılığa takabül ediyor. En çok kışkırtma da Müslümanların Hiristiyan’larla sınır teşkil ettikleri alanlarda oldu.
    AKP diktasının sunni islam politikası ile halkların içlerine attığı nefret tohumlarının dışa yansımasının tepkisi işte bu Taksim isyanıdır. Baskının, nefretin patladığı bu direniş kriminal zihniyete karşı  özgürlük haykırışıdır; AKP diktatörlüğüne  başkaldırıştır.
    Taksim isyanı, totaliter yeni Osmanlıcı, 1980 darbesinden devralıp “muhafaza” ettiği tüm eski engelleri ve yeni inşa ettiği tekadamcı totaliter rejimin zaman içinde tamamen tasfiye edileceği gerçeğini ortaya koydu. 
    Değişecek kurumlar arasında devletin tüm organları, polis ve askeri mekanizma, insanlık düşmanı Diyaneti, sayabiliriz. Geçmişte Türkiye’nin ayağına bağ olan tüm siyasi yapılanma türlerinin, bürokratik yapılanmaların ve eski ideolojilerin aşılacağı gerçeği ufukta görünüyor.
    Geçmişten gelen ve insanlara sığınılacak liman olan eski ideolojilere gerek duyulmayacağı bir atmosfere doğru yol alıyor Türkiye. İnsanlar eskiden sığındıkları bu ideolojilerin ve kimliklerin, artık kendilerine ayak bağı olduğunu daha iyi anlayabilirler. 
     
    Sevgi ve Saygılarla
    Entegrasyon Komitesi İsviçre- Vevey

    ———————————————————————-
    Esin Duran,
    Selda Suner,
    N. Gök,
    Ferdi koçkar
    Yeliz seren
    Pelin Moda,
    Bedri Engin,
    Nazmi Dogan,
    Sevda Suner
    Sezer Aşkın,
    H. Datvan,
    Salih Demir,
    Nizamettin Duran
    A. Demir
    Melahat Baykara,
    ismail çekmez.
    Aydin Nizam
    Uğur Demir
    Ismail B. Cenk,
    Tekin Balkic
    Selma Altuntaş,
    Murat Koç
    Filiz Serin,
    Nedim Serin,
    Vedat Koçak,
    Salih Birdal,
    Erdal Cömert
    Ismail Bulak
    Ahmet Meriç
    Mustafa Gur,
    Hasan Zafer
    Bahar Ünsal
    Osman B.
    Ayse bahar
    Metin Maslak
    H. Maslak
    Dilek Solak
    zeynep içkaya
    Sevda maslak
    Sercan Gezmiş
    Aynur Balkaya
    İpek Doğan
    Nazım Doğan
    Murat Doğan
    esin erkan
    Beyhan erdem
    n. erdem
    İsmail Deniz
    Ayten BARAK
    Ugur Birdal
    Ahmet Tan
    Yıldırım Kongar
    Selma Kongar
    Birol Aytekin
    Hatice Gül
    Ibrahim Erkin
    Kemal erdem
    Rıza Akdemir
    Mehmet Coskun
    Hüseyin demir
    fethi killi
    Yeliz Ender
    Mustafa Ender
    Ugur Basak
    Kemal Dektaş
    Ayten Ilkdal
    Nuri Aktanır
    Metin Koc
    Sevgi Ender
    Burhan Kulakçı
    Oğuz Duran
    Burcu Kanter
    Aysel kanter
    Erol kanter
    Layla SOLGUN
    M. Oktay
    Kemal Aktas
    Yelda tekinoglu
    Orkun Keskin
    T. Vural
    Oğuz şen
    Nur Şen
    Ismail çaykara
    Burhan Orkal
    D. Kahan
    Seher Yıldız
    Esra akkaya
    Mehmet Uzan
    Yeliz IŞIK
    Seyhan İlknur
    Osman Çekiç
    esma yıldız
    Murat Çetindal
    Ali OkyarMusa Tekin
    Aslı Birdal
    Nazmi Doğan
    İnci Gür
    L. Okar
    Mustafa Karkaya
    Omer Aytac
    Mürsel Bozkır
    Zeynep Şengül
    Gülcan Iğsız
    Murat Nidar
    şemsi Kaya
    Ayten Ekşi,
    Eda leman
    nermin ışıl
    D. Polat
    Kadir Erdem
    Serdar OKTAY
    Mehmet Özdemir
    Mustafa Erkan
    Nuri AKTAS
    Emine AKTAS
    O. Kadir Ergun
    Metin Kurca
    Sedat Isiklar
    Filiz Bag
    Kadir Baskale
    Sevim Varlik
    Hasan Mesut Akkaya
    Necmi Guler
    Erhan Isguz
    Meral Okur
    Bilge Okyaz.
    Kemal Koç
    L. Mirakoğlu
    Oktay Kızılcık
    Mehmet Yavuzgil
    Erdal Polat
    Hüsnü oktay
    k. Sankay
    Ahmet tekin.
    Semra Kaya
    Mustafa Çiçek
    Kayhan Göçkaya
    Erdal Solgun
    Mehmet Solgun
    Esra Solgun
    N. Altik
    Oguz Karakış
    Leyla Mert
    Işık mert
    D. Öksüz
    Erdem Yılmaz
    Ayse Eltan
    S. Guner
    M. Deniz Ok
    Mehmet İnce
    Huseyin Cinar
    Meltem Cinar
    Berk Cinar
    L. Demirkaya
    Huseyin Çilek
    Ayten Irmak
    D. Okdere
    Ali Uskan
    Berdan Temiz.
    H. Baskale
    Murat Gülay
    Esra Gülay
    Mustafa Akyol
    A. jale Kol
    M. Kol
    Tamer Oktay
    Aslan Burukoglu
    I. Demir
    Nurettin Akdal
    Uzan Kara
    ismail Igdır
    Ali Serin, Gül Akın, esra Serin
    Nuri Şen
    Hasan.Y. Balci
    Mehmet Yucel
    İsmet C. Koray
    salih Söğütlü
    Nuri Akçay, Gül Akçay, Esra Akçay
    Ali Dem. Sarahoğlu
    ***********************************************************************
     
    TAKSİM’E VE ÇAMLICA’YA CAMİ İSTEMİYORUZ. YENİ SULTANLARA HAYIR!
     
    İMZA KAMPANYASINA KATILALIM…
     
    http://www.change.org/petitions/başbakan-yuksek-bina-yapmayın-demis-peki-ya-camlica
     
    Çamlıca ve Taksim’e kazma vurmanıza rızamız yok, bu sizi ilgilendirmiyor mu? #Camlica – Kampanyaya İmza Ver!
    Kampanyaya İmza Ver

  9. babeuf dedi ki:

    exorder sosyalistler sadece ayrılma hakkını savunur destek verme gibi bir zorunluluk yok. Ayrıca k. kürdistan diyorsun demek ki diğer parçalarla birleşmek istiyorsun diğer parçalarla birleşmek istemek de burjuva bir hedeftir eninde sonunda . Sen türkiye halkına sosyalizm istiyor musun sen onu söyle laf kalabalığına gerek yok.

  10. babeuf dedi ki:

    bu arada leninin büyük rus ulusu ile ilgili sözleri sadece böyle bir anlayışı eleştirmek için kullanılmış yani lenin büyük rus ulusu dedi biz de büyük türk ulusuyuz demek tahrifattır. Ayrıca büyük türk ulusu gibi sözleri söylemek sosyalistlerin işi değildir .

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s