KARADENİZ BUNU DUYSUN DERİNLİKLERİN

MUSTAFA SUPHİ VE 14 YOLDAŞINI KİM KATLETTİ?

1921 yılının 28 Ocağı’nı 29’a bağlayan gecesi Trabzon’dan Sovyetler’e geri gönderilmek üzere bindirildikleri teknede öldürülen Mustafa Suphi ve 14 yoldaşını  saygıyla anarak yazımıza başlayalım.

M. Suphi 1883 yılında o zamanın Trabzon vilayetine bağlı olan Giresun kazasında doğdu. İlk öğrenimini Kudüs ve Şam’da, idadi(lise) öğrenimini Erzurum’da yaptı. 1905 yılında İstanbul Hukuk Mektebi’nden mezun olduktan sonra Paris’te Siyasal Bilgiler Okulu’nu bitirdi.

Fransa’da bulunduğu dönem, Mustafa Suphi’nin Jean Jaures, Celestin Bougle gibi isimler başta olmak üzere burjuva sosyoloğu olarak nitelendirilebilecek düşünürlerin etkisinde kaldığı yıllardır. Bu yıllarda Suphi’nin İttihatçılar’la yakın ilişki içerisinde olduğu biliniyor. O dönemki hükümetin gazetesi olan Tanin gazetesinin muhabirliğini yapar.

Paris’ten İstanbul’a dönüşü 1908 yılına, İkinci Meşrutiyet’in ilan edildiği günlere rastlar. Tanin, Servet-i Fünun ve Hak gazetelerine yazılar yazar; Ticaret Mekteb-i Alisi’nde, Darülmuallimin-i Aliye ve Mekteb-i Sultani’de hukuk ve iktisat dersleri verir.

İttihat ve Terakki Fırkası’nın 1911 yılındaki genel kongresine Anadolu delegesi olarak katılır. İttihatçılıktan kopuşu bu kongreden sonra başlar ve 1912 Ağustosu’nda partiden tamamen ayrılır ve Fırkaya muhalefet etmeye başlar. Suphi, muhaliflere karşı 1913 yılının sonlarında başlayan sürgün furyasından nasibini alır ve Sinop’a sürülür.

1914 yılının başlarında kendisini komünist düşünceyle tanıştıracak olan süreç, bir grup arkadaşı ile birlikte bir tekne ile Rusya’ya kaçmalarıyla başlar. Önce siyasi mülteci olan Mustafa Suphi, Birinci Dünya Savaşı’nın başlaması ile birlikte Osmanlı tebasından olduğu için sürgüne gönderildi. Sürgün yıllarında Türk kökenli çeşitli devrimcilerle ve Bolşevikler’le tanıştı. Doğu cephesinde esir düşerek Rusya içlerine sürgüne gönderilen Anadolulu askerler arasında çalışma yürüttü. Suphi’nin Bolşevik düşüncelerle tanışıp devrimci bir çalışma yürütmeye başlaması 1914-15 yıllarına denk düşer. Ekim Devrimi’nden sonra Moskova’ya gider. Halk Komiseri Josef Stalin’in yardımcılarından Mir Seyit Sultan Galiyev’in sekreterliğini üstlenir. Bu dönemde daha çok Kırım ve Odessa’daki, Rusya kökenli ya da savaş esiri Türkler arasında çalışma yürütür. Kızılordu içinde örgütlenen Türk savaş esirlerinden bir birlik ile Rus İç Savaşına katılır.

Gerçek anlamda Anadolu’ya yönelik çalışmaya başlaması Mayıs 1920’de Bakü’ye gelmesi ile olmuştur. Bu dönemin zirvesi 10 Eylül 1920’de üç farklı grubun bir araya gelerek Türkiye Komünist Partisi’ni kurmasıdır.

Mustafa Suphi aynı dönemde hem Komintern’in ikinci kongresinde iki Türk delegeden biri olmuş, hem de Bakü Doğu Halkları Kurultayı’nın başkanlık divanında yer almıştır. Sovyet hükümeti tarafından da güvenilen ve Anadolu’daki komünist hareketin gelecekteki lideri olarak görülen Suphi, partinin aldığı karar doğrultusunda Anadolu’ya geçme ve savaşı Anadolu’da sürdürme kararını alır. 1921 Ocak’ında Ankara’ya doğru yola çıkan Suphi ve arkadaşları,  Erzurum’da halkın büyük tepkisiyle karşılaşır. Tepkilerin linçe dönüşmemesi için geri çevrilirler. 1921 yılının 28 Ocağı’nı 29’a bağlayan gecesi 15 yoldaşı ile birlikte Trabzon’dan Sovyetler’e geri gönderilmek için bindirildikleri teknede Kayıkçılar Kahyası Yahya’nın adamları tarafından öldürülürler. Öldürme emrinin kim tarafından verildiği hala çeşitli tartışmalara konu olmaktadır.

Mustafa Suphi’yi siyasetin içinde önce 1910-1911 yıllarında İttihat ve Terakki Partisinde görmekteyiz. Bu dönemde henüz komünist ideolojiyle tanışmamıştır. 1911 kongresinden sonra  İttihat ve Terakki’ye muhalif hale geldiğini, 1912’de ise partiden tamamen kopup İttihat ve Terakki’ye karşı cephe aldığını görmekteyiz.

Bab-ı Ali Baskını’ndan sonra başlayan ittihat ve Terakki diktatörlüğü sırasında, yönetime karşı girişilen hürriyet mücadelesi içinde yer alan Suphi, Mahmut Şevket Paşa’nın öldürülmesine kadar sürecek olan bu dönemde kurulan “Millî Meşrutiyet Fırkası” ve onun yayın organı durumundaki İfham Gazetesi dahilinde de siyasi faaliyetlerde bulunmuş, ancak, Mahmut Şevket Paşa’nın öldürülmesinden sonra diğer birçok muhalif gibi o da Sinop’a sürülmüştür” Ancak gerek bu faaliyetlerinde gerekse birlikte faaliyet gösterdiği Millî Meşrutiyet Fırkasında iken onda  solcu ya da sosyalist yön aramak boşunadır. Çünkü, adı geçen fırka açıkça Türkçü ve Turancıydı.

Sinop’a sürgüne gönderilen Mustafa Suphi, bir ara yeniden İstanbul’a döndü. Ancak yeniden Sinop’a sürülmesi üzerine kendisi gibi sürgünde bulunan 7-8 arkadaşıyla birlikte bir kayıkla denize açıldılar. Daha sonra silah zoruyla ele geçirdikleri bir yelkenli ile Sivastopol yakınlarına, Haziran 1914’te ulaşmayı başardılar.

Böylece Mustafa Suphi için, hayatının çok önemli bir diğer safhası başlamış oluyordu. Çünkü Rusya’ya siyasi mülteci olarak sığınmış ve bir süre sonra da Birinci Dünya Savaşı’nın çıkması üzerine “düvel-i muhasıma teb’ası” olduğu için Kaluga kentine sürülmüştür. Harp sırasında burada, Türk kökenli çeşitli solcularla temaslarda bulunmuş ve esir düşen Türk askerleri arasında da faaliyet göstermiştir. Herhalde, Mustafa Suphi’nin “Bolşevik” fikirlerini kabul ederek onlarla işbirliği yapmaya başlaması bu sıralarda olmuştur.

Ekim 1917 Devrimi’nden sonra, Mustafa Suphi Moskova’ya gitmiş ve orada Tatar-Başkırt Devrimcileriyle birlikte Yeni Dünya Gazetesi’ni çıkarmaya başlamıştır. Bu gazete Stalin’in başında bulunduğu Milletler Komiserliği’nin desteğiyle çıkarılmıştır. Gazetenin çıkarılış amacı, Rusya’da ve Türkiye’de bulunan Türkler arasında komünizm propagandası yapmaktı. Marksist-Leninist ideoloji işlenecek ve teşkilatlanmalar sonrasında da ihtilâle zemin hazırlanacaktı. Suphi, Osmanlı Türkçesiyle yayınlanan bu gazete aracılığıyla Türkiye’deki İttihat ve Terakki Hükümeti’ni eleştirme olanağını da sağlamıştı.

10 Eylül 1920’de Bakü’de Sovyetler Birliği’nden, Anadolu’nun değişik yörelerinden ve İstanbul’dan gelen 74 delegeyle toplanan TKP’nin kuruluş kongresi, her şeyden önce o dönemde Anadolu (Yeşil Ordu, Halk İştirakiyun Fırkası) İstanbul (Türkiye İşçi Çiftçi Sosyalist Fırkası ve diğer komünist gruplar) ve Sovyetler’deki komünistler olmak üzere üç koldan gelişen komünist hareketi birleştirmek amacını güdüyordu. Bütün bu gelişmeleri bir program etrafında gerçekleştiren Kongre’nin en önemli kararlarından biri de Anadolu’da gelişen işgale karşı mücadelenin içine girme, sıcak mücadelenin orta yerine atılarak önderliğe soyunmaktı. Kongre’de yapılan konuşmalar, alınan kararlar, ortaya konulan tüzük ve program Ekim Devrimi’nin ve 3. Enternasyonal’in devrimci ruhunun damgasını taşıyordu. Örgütlü çalışmanın ağırlık merkezini Anadolu’ya kaydırma kararı alan Kongre, genel başkanlığa Mustafa Suphi’yi, genel sekreterliğe Ethem Nejat’ı ve bunlarla birlikte toplam 7 kişilik bir Merkez Komitesini seçerek tamamlandı.
Kongreden yaklaşık 4 ay sonra, 1921’in başında, Ankara ile iletişim kuran Mustafa Suphi, Ethem Nejat ve kalabalık bir komünist topluluk Türkiye’ye geçmeye karar verdi. Hedef Ankara’ya, Anadolu ayaklanmasının kalbine ulaşmaktı.

Mustafa Suphi ve arkadaşları Türkiye’de bir Sovyet hükümeti kurmayı amaçlamışlardır. Bunun için de öncelikle serbestçe propaganda ve teşkilâtlanma yapmaları gerekmekteydi. Ardından belli bir güce eriştikten sonra Meclis’in ve Milli Mücadele’nin önderliğini ele geçirmeyi düşünmekteydiler. Ancak Anadolu’da söz sahibi olan TBMM Hükümeti ve bunun başkanı Mustafa Kemal Paşa vardı. Onun müsaadesi olmadan serbestçe propaganda ve örgütlenme yapabilmeleri imkânsızdı. Mustafa Suphi’nin bu gerçeği bilmemesi mümkün değil. TBMM ile Sovyet Rusya arasındaki ilişkilerde etkili olan Mustafa Suphi, Sovyet yardımı karşılığında Türkiye’de rahatça propaganda ve teşkilatlanma yapabileceğini düşünmüş olabilir.

Bu düşünce ile Mustafa Suphi ve arkadaşları Anadolu’ya gelmişlerdir. Burada üzerinde tartışılan konulardan biri gelmelerine müsaade verilip verilmediğidir. Genel kanı, TBMM Hükümeti tarafından böyle bir iznin verildiği hatta davet edildiği yolundadır. Ancak elimizde izin verildiğine dair bir belge yoktur. Daha çok hatıralara veya Mustafa Kemal Paşa’nın yazdığı 13 Eylül 1920 tarihli mektubun yorumlanmasına dayanmaktadır. Açıklık getirmesi bakımından mektubu aynen görelim:

“Baku’da Türkiye iştirakyun Komitesi Hey’et-i Merkeziye Reisi Mustafa Suphi Bey ve Azadan Mehmet Emin Yoldaşlara,

Süleyman Sami yoldaş vedaatiyle gönderdiğiniz 15 Haziran 1920 tarihli mektubunuzu aldım. Milletimiz kendisini hiçbir suretle temsil etmeyen İstanbul Hükümeti’nin kabul eylediği şerait-i sulhieyi reddetmiştir. Ekseriyet-i azimesi rençber ve köylüden müteşekkil olan milletimiz Garbın emperyalizm ve kapitalizm mahkumiyetinden kendini kurtarabilmek için bunlara karşı müttehid olarak mücadele ve mübarezeye karar vermiştir ve bu kararını tatbik etmektedir.

Türkiye iştirakyun Teşkilatının da aynı kanaat ve gaye ile çalışmakta olmasını büyük bir memnuniyetle telakki ettik.

Milletimiz Ankara’da vücuda getirdiği Büyük Millet Meclisi ile mukadderatına bizzat ve istiklal-i tam dairesinde vaz’iyed etmiştir, işbu halk hükümetini vücuda getiren teşkilâtlarımızın köyden itibaren nahiye, kaza, liva ve vilâyet merkezlerine kadar her yerde halk tarafından intihap olunmuş birer hey’et-i idaresi vardır ve bu teşkilât Büyük Millet Meclisi Riyasetine merbuttur, işbu teşkilât mütarekeyi müteakip Anadolu ve Rumeli Müdafa-i Hukuk Cemiyeti namı altında vücuda getirilmiş bir teşkilâttır. Bugünkü Türkiye Büyük Millet Meclisi Hükümeti işbu teşkilâttan doğmuştur ve binanaleyh Sovyet teşkilât-ı idariyesiden farksızdır, içtimai inkılâp dahi safahat-ı lazimesini geçirmekte olup bu inkılâbı halktan doğmuş olan Büyük Millet Meclisi sevk-ü idare etmektedir.

Gerek şahsen ben ve gerekse bütün rüfeka-yı mesaime ekseriyeti rençber ve köylüden ibaret olan milletimizin istiklâlini tesis ve temin gaye-i yeganesini takip etmekteyiz.

Memleket ve milletimiz her taraftan emperyalist ve kapitalistlerin hücumlarına ma’ruz bir halde olduğu gibi fiilen bunlara iştirak eden İstanbul hükümetinin padişahına atfen memleket dahilinde ika’ edildiği ifsadat-ı mütemadiyen mütevellid mahalli ihtilâflara da karşı koymak mecburiyetindedir. Binanaleyh milletin Vahdet ve mukavemetini ihlâl edebilecek zamansız ve fazla teşebbüslerden tevakke etmek milletimizin halası nokta-i nazarından elzemdir. Bu lüzumu gözönünde bulunduran Büyük Millet Meclisi içtimai inkılâbı sükunetle ve esaslı surette tatbik etmektedir.

Gaye ve prensip itibarıyla bizimle tamamen müşterek olan Türkiye iştirakyun Teşkilâtından maddeten ve manen hakkıyla müstefid olabilmekliğimiz için teşkilâtınızın münhasıran Büyük Millet Meclisi Riyasetiyle te’sis ve muhafaza-i irtibat eylemesi lazımdır. Türkiye dahilinde tatbik edilecek her nev’i teşkilât ve inkılâbat ancak bu kanal vasıtasıyla yapılabilir.

Aynı hedefe yürüyen Türkiye iştirakyun Teşkilâtıyla tamamen tevhidi mesai edebilmek üzere Büyük Millet Meclisi nezdinde selahiyet-i tammeyi haiz bir murahhas göndermenizi ve Büyük Millet Meclisi tarafından Azerbaycan Hükümeti nezdine murahhas olarak Baku’ye gönderilmiş Memduh Şevket Bey’le te’sis-i irtibat ve tevhid-i mesai eylemenizi rica eder ve bilvesile samimi hürmet ve selâmlarımı takdim eylerim.”

Paul Dumont, yukarıda yazılan mektubu açık bir red olarak değerlendirmektedir.

Tevetoğlu ise, benzeri bir yaklaşımla mektubun bir davet çağrısı olarak değerlendirilemeyeceğini, ancak açık bir red’de sayılamayacağını ifade etmektedir.

Mete Tuncay da, Suphi’nin izinli ve çağrılı olarak Ankara’ya gitmeye karar verdiğini belirtirken, G. Harris de “Ethem’in başkaldırması sırasında ve sonraya rastlayan bu kargaşalı günlerdir ki, Mustafa Suphi, merkezini Anadolu’ya nakletmek hususunda Atatürk’ün kendisine vermiş olduğu izni nihayet uygulamaya karar verdi” diye yazmaktadır.

Şevket Süreyya Aydemir de, Mustafa Suphi’nin Türkiye’ye gelişine Ankara’nın izin verdiği görüşündedir.

Yukarıda belirtilen yorumlardan da anlaşılacağı gibi, genel kanı Mustafa Suphi’nin Anadolu’ya davet edildiği veya izinli geldiği yönündedir. Ancak burada dikkate alınması gereken durum, o günün şartlarında, yani Türkiye’nin Sovyet Rusya’nın dostluğuna ve yardımına ihtiyacı bulunduğu bu sırada, Mustafa Suphi’nin Türkiye’ye gelme isteği reddedilemezdi. Ayrıca Sovyet Rusya’nın Türkiye’ye yardım etmesinin bir şartı da Türkiye’nin komünist faaliyetlere izin vermesine bağlıydı.

Mustafa Suphi ve beraberindeki 17 kişi  18 Ocakta Erzuruma gitmek üzere Karstan trenle yola çıktı. Heyet dört günlük bir tren yolculuğunun ardından 22 Ocak’ta Erzurum’a vardığında kendilerini Muhafaza-i Mukaddesat Cemiyetinin örgütlediği eylemler bekliyordu. Cemiyetin 18 Ocakta yayınladığı beyannamede Rusyadan gelmiş, anası babası belirsiz, mazileri karanlık, cani iblislerin, Allah, Peygamber, Halife ve şeriat yok dediği, kadınlardan başlayarak namahremliği ortadan kaldıracağı, kadınların kamuya açık yerlere erkeklerle karışık girip çıkması, erkeklerle çalışması ve erkeklere hizmet etmesinin mecbur kılınacağı, üç yaşından büyük çocukların umumi depolarda toplanacağı, cinayet ve diğer suçlara ait kanunları kaldıracağı, çalışmayanın ekmek yiyemeyeceği, Başkırdistan, Taşkent ve Buhara’daki milyonlarca Müslümanın bütün servetlerinin, ırz ve namuslarının ellerinden alınacağı yazıyordu. Sonuçta heyet Erzurum merkezine giremedi.

O dönemde Erzurum Mebusu olan Durak Bey, Mustafa Suphi ve arkadaşlarının Erzurum’da maruz kaldıkları tepkiyi şöyle anlatır:

“Efendiler, Erzurum ahalisi lâzım gelen tedabiri ittihaz etti ve Mustafa Suphi ve avanesi Erzurum’a geleceği zaman, halk dükkânlarını kapadı… trene bindirip kovdular.”

Erzurum’da halkın(!) galeyan ve hakaretleri ile karşılaşan Mustafa Suphi ve arkadaşları, korunmaları gerekçesi ile şehire sokulmayarak, Trabzon’a yollanmışlardır.

Bu gelişmelerden anında haberdar edilen Mustafa Kemal Paşa, Erzurum Valisi Hamit Bey’e gönderdiği yazıda, Gelişmeler hakkında bilgi istemiş, Mustafa Suphi heyetinde kaç kişi bulunduğunu, bunların Mustafa Suphi ile gönderilip gönderilmediğini sormuştur.

Hamit Bey, cevabında; “Mustafa Suphi zevcesiyle onyedi arkadaşı beraber gittikleri ve Trabzon’a kadar güzergâhta bulunan bütün merakizde aynı akibete duçar oldukları maruzdur.”  şeklinde bir cevap vermiştir.
Mustafa Suphi ve heyetini karşılamak üzere Trabzon’daki Sovyet Konsolosu Bagirov da hazırlık yapmış, 28 Ocak günü heyetin gelişini beklemiş; ancak Mustafa Suphi ve heyeti Trabzon şehir merkezinde biriken aleyhtar kalabalık nedeniyle merkeze girmeden bir motora bindirilerek Trabzon’dan Batum’a doğru yola çıkarılmıştır.

Bu olaydan günlerce sonra, Mustafa Suphi ve arkadaşlarının akibeti hakkında söylentiler çıkmaya ve Mustafa Suphi ve arkadaşlarını götüren motorun battığına dair söylentiler yayılmaya başlamıştır. Bu aşamada Sovyet konsolosluğunun bilgi talebine bu söylentiler nedeniyle “batma” ihtimali doğrultusunda bilgi verilmiştir. Daha sonra bazı kişiler, Mustafa Suphi’lerin motorunu Trabzon sahillerinde gördüklerini iddia etmiştir. Bu söylentilerden sonra soruşturma başlatılmış ve Kahya Yahya’nın bazı adamlarının sağda solda Mustafa Suphi’leri öldürdüklerinden bahsettiği ortaya çıkarılmıştır. Bunun üzerine Kahya Yahya, Kazım Karabekir’in emriyle mahkemeye sevkedilmiş ve mahkemece tutuklanmıştır. Ancak Kahya Yahya iddiaları reddettiğinden ve bir delil bulunamadığından serbest bırakılmıştır.

Mevcut bilgiler ışığında olayın şöyle cereyan ettiğini söylenebilir:

Mustafa Suphi ve 13 arkadaşı, 28-29 Ocak 1921 gecesi, Trabzon iskelesinde bindirildikleri bir motorla Batum’a gönderilmek üzere yola çıkmışlardır. Hemen arkalarından bir başka motorla yola çıkan Yahya Kâhya’nın adamları, Sürmene açıklarında yetişip hepsini öldürerek denize atmışlardır. Sadece Mustafa Suphi’nin eşi Maria öldürülmemiş ve Kahya Yahya tarafından kapatma olarak el konulmuştu.

Mustafa Suphi ve arkadaşlarının öldürülmeleri olayında günümüze kadar gelen farklı yorumlar vardır.

Şevket Süreyya Aydemir, Küçük Talat’ın bir mektubuna dayanarak olayın düzenleyicilerinin Karabekir, Erzurum Valisi Hamit Bey ve Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti üyeleri olduğunu belirtmektedir.

G. Harris ise, Yahya’nın koyu Enver Paşa taraftarı olduğunu bu sebeple Mustafa Suphi’yi öldürdüğünü, daha sonra da bu suçtan yargılandığını yazmaktadır.

Mete Tuncay olaydan Kâzım Karabekir – Vali Hamit Bey’i sorumlu tutmaktadır. Karabekir, kendisinin öldürttüğü yolundaki şayialar üzerine “hayatımla ve namusumla oynadılar” demektedir.

Yusuf Hikmet Bayur ise, Mustafa Suphi ve arkadaşlarının Trabzon’daki İttihatçıların emri ile öldürüldüğünü iddia etmektedir.

Goloğlu’na göre ise, Mustafa Suphi’yi öldürme emrini Ankara vermiştir. Yine Metin Toker de, Sovyet tepkisinin göze alınması bakımından cüretli bir teşebbüs olarak değerlendirerek, Ankara’nın bilgisi dahilinde gelişebileceğini ima etmektedir.

Ergün Aybars ise, olayın Ankara’nın bilgisi dışında cereyan ettiğini belirterek, Mustafa Kemal Paşa’nın daima meşruluk ilkesine bağlı kaldığını, ayrıca “Sovyet yardımının gerekli olduğu bir dönemde Sovyetleri gücendiremezdi” demektedir.

Dr. Samih Çoruhlu imzasıyla yazan Akdes Nimet Kurat ise, daha farklı bir yorumla, Mustafa Suphi ve arkadaşlarının para için öldürüldüğünü yazmaktadır.Yanlarında 8.000 altın bulunduğunu, Yahya Kâhya’nın ve adamlarının bunu bildiğini ve bu amaçla öldürdüklerini iddia etmektedir.

Yine ilginç bir iddia ise, Mustafa Suphi’nin Galiyev çizgisinde olması ve bir Türk-Tatar sosyalizmi amacı taşımasından dolayı Lenin ve Stalin tarafından öldürtüldüğüdür.
Yukarıda aktarılan farklı görüşlerden de anlaşılacağı gibi, Mustafa Suphi ve arkadaşlarının Yahya Kâhya’nın adamları tarafından öldürüldüğü ortak noktadır. Burada sorun, Yahya’nın bu olayı tek başına mı yoksa birisinden emir alarak mı gerçekleştirdiğidir. Olaya karışanların hayatta olmayışları, diğer taraftan bir öldürme emrinin yazılı olarak verilemeyeceği gerçeği, olayın aydınlatılmasını daha da güç hale sokmaktadır. Yine de Mustafa Suphi’nin öldürülmesinden kimlerin menfaati olabilir sorusundan hareketle varılacak sonucun daha sağlıklı olacağı kanaatindeyiz. Bu görüş ışığında farklı görüşlerin kısa bir değerlendirmesini yapalım:

Yahya Kâhya’nın bu olayı Suphi’lerin sahip olduğu 8.000 altın için veya duyduğu nefret için tek başına planlamış olması ihtimal dahilinde olsa da zayıf gözüküyor. Suphi olayından bir müddet sonra Yahya Kâhya Trabzon’da karışık işler çevirdiği gerekçesi ile Kâzım Karabekir Paşa tarafından Sivas’a gönderilmiş, ancak ağır ceza mahkemesince tutuklanan ancak daha sonra muhtemelen İttihatçı etkin çevrelerin devreye girmesi ve aleyhinde bir delil bulunamaması nedeniyle suçsuz bulunarak beraat etmiştir. Trabzon’a dönüşünde “sanki bütün işlerde ben tek başına mı idim? Daha üstüme varırlarsa herşeyi olduğu gibi ortaya dökerim” tehdidinde bulunmasından bir müddet sonra İttihatçı İsmail Hakkı Tekçe tarafından öldürülmüş olması Yahya’nın bu işte yalnız olmadığını göstermektedir.

Mustafa Suphi’nin Sovyetler tarafından öldürtülmesi de oldukça zayıf bir ihtimaldir. Bu görüşü savunanlar, Mustafa Suphi’nin Sultan Galiyev çizgisinde olduğunu yani milliyetçi eğilimler taşıdığını, gelecekte Sovyet Rusya için tehlikeli olabileceğini savunmaktadırlar. Böyle bir yol izlenmiş olsaydı, Türk kitleler üzerinde daha etkili olan Enver Paşa’yı himayelerinde bulundurmamaları gerekirdi.

Mustafa Suphi ile birlikte Türkiye Komünist Fırkası heyetini ortadan kaldırmanın Rusya’nın menfaatine olan bir yönü yoktur. Ayrıca öyle bir niyetleri olsa idi bunu Rusya’da oldukları zaman yapmaları daha doğru olurdu.

Sovyet Rusya’nın Türkiye ile ilişkilerini bozma ve cephe almak gibi bir amaçla yaptıklarını düşünmekte tutarsızdır. Zira Sovyet Rusya’nın Suphi olayına ciddi bir tepki göstermediği Türk-Sovyet ilişkilerine bir etki yapmadığı ortadadır. Nitekim olaydan birbuçuk aydan kısa bir süre sonra 16 Mart 1921’de iki ülke arasında Dostluk Antlaşması imzalanmıştır.

Ankara Hükümeti’nin amacı Mustafa Suphi’nin Ankara’dan kopuk bir harekete girişmesine engel olmaktı. Ya hiç karışmamasını ya da Milli Mücadele’ye Ankara’ya bağlı kalarak katılmasını istiyordu. Ayrı telden çalan hareketlerin mücadeleyi böleceğinden ve olumsuz neticelere sebep olabileceğinden endişe edilmekteydi. Asıl önemlisi ise Padişah ve İngilizlerin aylardır Ankara’yı ve Mustafa Kemal’i komünistlikle suçlamasıydı. Bu suçlamalara halkta tereddüte yol açabileceği ve gerici isyanları arttırabileceği düşünülüyordu. Mecliste de Bolşeviklik özentisine şiddetli tepki vardı. Bu durum karşısında Bolşevik Rusya’nın tepkisini çekmeden Mustafa Suphi’leri sınır dışına çıkartmak en iyi yol olarak gözükmekteydi. Bunun için de, Erzurum’dan Trabzon’a kadar aleyhte halk tezahüratlarının yapılmış olması yeterli bir gerekçeydi. Şayet Ankara Hükümeti’nin gayesi öldürtmek olsaydı, bu kadar ayrıntıya gerek duymadan, daha Trabzon’a ulaşmadan ortadan kaldırtması gerekirdi. Ayrıca bu işi bolşeviklerin en çok olduğu ve Rus konsolosunun bulunduğu Trabzon’a bırakmazdı.

İlaveten Mustafa Suphi ve Heyeti Kars’a geldikleri zaman, aralarında dört kişinin Osmanlı Ordusu’nda subay olarak bulunmuş kişiler oldukları anlaşılmıştır. Bunun üzerine Kâzım Karabekir bunları sınır dışı edebilmek için hakiki bir dayanak aramıştır. Erkân-ı Harbiye-i Umumiye Riyaseti’ne asker olup da, siyasetle uğraşanların, temel barış yapılıncaya kadar sınır dışına çıkartılmaları hakkında bir kanun maddesine ihtiyaç duyulduğunu yazmıştır. Erkân-ı Harbiye-i Umumiye Reis Vekili Fevzi Paşa, hemen durumu bir tezkere ile Müdafaa-i Mülkiye Vekâleti’ne ileterek, böyle bir kanun maddesi olup olmadığını sormuş ve eğer yoksa süratle meclise teklif edilmesini arz etmiştir.

Görüldüğü gibi, Ankara Hükümeti faaliyetlerinde hukuki bir dayanağa ihtiyaç duymaktadır.

Mustafa Suphi ve arkadaşlarının Kâzım Karabekir Paşa ve Hamit Bey tarafından öldürtülmüş olabileceği görüşü de oldukça zayıftır. Herşeyden önce Kâzım Karabekir ve Hamit Bey’in Ankara’nın bilgisi dışında, Türk-Sovyet ilişkilerini de ilgilendirecek böyle bir emri vermiş olmaları mümkün değildir.

Mustafa Suphi’yi öldürttüğü bilinen Yahya Kâhya’nın bizzat Kâzım Karabekir Paşa tarafından tutuklattırılarak, Sivas Askeri Mahkemesi’nde yargılattırılması da Kâzım Karabekir Paşa’nın bu işle ilgisi olmadığını gösterir. Ancak mahkemeden beraat kararı çıkması tuhaftır. Bu durum akla İttihatçıların mahkemeye de etkisi olduğunu getiriyor.

Mustafa Suphi’nin ölümü ile ilgili olarak ileri sürülen görüşlerden biri de İttihatçıların bu işi yaptırtmış olabilecekleridir. En güçlü olasılık da budur. Zira, Mustafa Suphi’nin fanatik bir İttihatçı düşmanı olduğunu, önceki bölümlerde belirtmiştik. Ne var ki Mondros mütarekesi sonrası gelişen olaylar, Mustafa Suphi ve İttihatçıları aynı platformda karşı karşıya getirmiştir. Özellikle Suphi-Enver Paşa çatışması ciddi boyutlardadır.

27 Mayıs 1920’de Bakü’ye gelen Suphi, ilk iş olarak buradaki ittihatçıları tasfiye etmiş ve ilk gizli mücadeleyi başlatmıştır. Yine Üçüncü Enternasyonal’ın liderleri, hem Türkiye’de ve hem de doğunun diğer Müslüman ve Türk memleketlerinde önemli itibarı olan Enver Paşa’yı yanlarına alarak, Doğu halklarının Birinci Kongresi’ne iştirak ettirmişlerdir. Bu olay karşısında Mustafa Suphi Baku Kongresi esnasında Enver Paşa’ya karşı düşmanca tavır sergilemiştir. Mustafa Suphi’nin burada Enver Paşa aleyhine tezahüratlar yaptırtması, “Kurultaya değil halk mahkemesine!” gibi sloganlar attırması ve ona karşı takındığı menfi tavırlar, İttihatçıların Suphi’ye karşı olan düşmanlığını hat safhaya çıkarmıştır. Bunun Trabzon’a kadar yansıması çok doğaldır ve o sıralarda Trabzon İttihatçıdır. Nitekim, Enver Paşa tarafından Anadolu’ya gönderilen Küçük Talat ve Nail Beylerin Enver Paşa’yı Anadolu’ya getirmek üzere Trabzon’da ortamı hazırlamak faaliyeti içindedirler.  Bu grubun, ittihatçı olan Yahya Kâhyayı etkilemiş olmaları doğaldır.

Diğer taraftan, Mustafa Suphi’nin Rusya’ya dönmesi, burada ittihatçıların Türkiye ile ilgili plânını etkileyebilirdi. Çünkü ittihatçılar gerek Türkiye’deki gerekse Rusya’daki faaliyetlerinde Suphi’yi bir engel olarak görmektedirler.

Ayrıca, ittihatçıların yaptırttığına dair şüpheyi artıran bir başka konu da, 16 Mayıs 1921 tarihli, Küçük Talat’ın Halil Paşa’ya yazdığı mektuptur. Burada, Suphi’nin ölümünden Kâzım Karabekir Paşa ve Hamit Bey’i sorumlu tutarken; Aynı Küçük Talat, daha birkaç ay önce Türkiye’ye gelişinde, Mustafa Suphi ve arkadaşlarının, Türkiye’de iktidarı ele geçirmek için Rusya tarafından Anadolu’ya gönderilmek üzere oldukları konusunda uyarılarda bulunuyorlardı. Şimdi ise Mustafa Suphi’yi korur gözükmesi, Rusya’ya gidiş öncesi komünistlere yaranmak amacı taşıyabilir. Çünkü bu mektubu yolladığı sıralarda TBMM Hükümeti ittihatçılara karşı tedbirler almaya başlamış, Trabzon’a kadar gelen Halil Paşa TBMM Hükümeti’nin emri ile Anadolu’ya sokulmayarak geri gönderilmiştir. Aynı şekilde Küçük Talat’ın kendisi ile birlikte Trabzon’da bulunan diğer ittihatçılar da sınır dışı edilmiştir.

Bu değerlendirmeler sonucunda kesin belgeler bulunmamakla birlikte, diğer ihtimallere göre, ittihatçıların Mustafa Suphi ve arkadaşlarını öldürtmüş olma ihtimalleri daha yüksektir. Böylelikle Enver Paşa’yı Türkiye’ye getirtip iktidarı ele almayı düşündükleri bir dönemde, Rusya’da bu amaçla girişecekleri faaliyetlerde kendilerine engel teşkil edebilecek bir unsuru ortadan kaldırmış oluyorlardı. Sonuç olarak denilebilir ki, 23 Nisan 1920’de Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin açılışı ile birlikte Ankara Hükümeti, gerek Sovyet Rusya gerekse Mustafa Suphi’nin başında bulunduğu Baku Türkiye Komünist Fırkası ile temaslar kurmuştur. Bunun sonucunda Millî Mücadele’nin Sovyet Rusya tarafından desteklenmesi sağlanmıştır. Bu yönde Türkiye’ye yapılacak yardımlarda Mustafa Suphi ve teşkilâtı tek yetkili olarak gözükmektedir.

Bu durum karşısında Ankara Hükümeti Mustafa Suphi’nin Ankara’ya getirilerek kontrol altında tutulmasını daha uygun görmüş ve bunun içinde Anadolu’ya gelişine müsaade etmiştir. Ancak bu arada Azerbaycan’da Türk harp esirleri arasında seferberlik ilan edilmesi, diğer taraftan Çerkez Ethem isyanı gibi olaylar karşısında Ankara Hükümeti Mustafa Suphi’yi Ankara’ya getirmekten vazgeçmiştir. Bunun üzerine Mustafa Suphi ve arkadaşlarının, Karabekir Paşa tarafından hazırlanan ve Mustafa Kemal Paşa tarafından onaylanan bir planla sınırdışı edilmelerine karar verilmiştir. Ne var ki, sınırdışı ediliş esnasında faili belli ama azmettirenin belirsiz olduğu bir katliamla öldürülmüşlerdir.

Mustafa Suphi ile ilgili olarak yerli ve yabancı olmak üzere çok sayıda çalışma olmasına rağmen, bu olay halâ kim veya kimler tarafından öldürtüldüğü konusunda karanlığını muhafaza etmektedir. Aydınlatılmış yönü sadece Mustafa Suphi ve arkadaşlarının İttihatçı Yahya Kâhya ve adamları tarafından öldürülmüş bulunduğundan ibarettir.

Bu noktada TBMM’nde 21 Ocak 1921’de yapılan gizli celse oturumlarına değinmek yararlı olacaktır. Bu gizli celsede komünizm ve Mustafa Suphi konusu görüşülüp tartışılmıştır. Yoğun tartışmaların ve suçlamaların yaşandığı toplantıda komünistlere göz yumulduğu yönünde hükümete de eleştirilerde bulunulmuştur. Mustafa Kemal’in bu konuşmalara yanıt olarak sarfettiği sözler önemlidir:

“Rusya dahilinde bu milletin soysur, herhalde sersem birtakım evlâtları oralarda da serse-­ riliklerine devam etmişlerdir. İşte bu serseriler bir iş yapmak hülyasına kapılarak zahiren memleketimize ve milletimize nâfi olmak için Türkiye komünist fır­kası diye bir fırka teşkil etmişlerdir ve bu fırkayı teşkil edenlerin başında da Mustafa Suphi ve emsali
bulunmaktadır. Bunlar doğrudan doğruya bir hissi vatanperverane ile ve bir hissi hakikiî millî ile değil, be­nim kanaatımca belki kendilerine para veren, kendile­
rini himaye eden ve bunlara ehemmiyet atfeden Moskova’daki prensip sahiplerine yaranmak için birta­kım teşebbüsatı serseriyanede bulunmuşlardır. Bunla­rın yaptıkları teşebbüs Rus bolşevizmini muhtelif ka­nallardan memleket dahiline sokmak olmuştur. Bu
suretle memleketimize, milletimize hariçten komünizm cereyanı sokulmaya başlanmıştır.”

Mustafa Suphi’leri “serseri maceracılar” olarak nitelendiren bu konuşmasıyla Mustafa Kemal’in hem kendi üzerindeki Bolşevik şüphelerini savmaya hem de meclisin komünizm tepkisini teskin etmeye çalıştığı anlaşılmaktadır.

Bunun yanında Mustafa Kemal’in zor ve şiddet kullanamayacaklarını ve fikre karşı fikirle karşılık verilmesinin önemine değinmesini de belirtmek gerekir:

“Efendiler, iki t ü r lü t edbir olabilirdi. Birisi; doğ­r u d an doğruya Komü n i zm diyenin kafasını kı rmak; diğeri, R u s y a ‘ d an gelen her a d amı de rhal denizden gelmiş ise vapurdan ç ıka rmamak, k a r a d an gelmiş ise h u d u d un ha r i c ine defetmek gibi zecrî, şedid, kırıcı tedbir kul l anmak. Bu tedbirleri tatbik etmekte iki
nokt ai na z a rdan faidesizlik görülmüş tür. Birincisi; siyaseten hüsnü müna s eba t ta bulunmayı lüzumlu adde­diniz Rusya Cumhur iye ti kamilen komünisttir. Eğer böyle zecri tedbir tatbik edecek olursak o halde bilâ kaydüş a rt Rus l a r la alâka ve müna s ebe t te bulunma­mak lâzım gelir. Ha lbuki biz bir çok mül âha z a tı siyasiyeden, bir çok esbap ve avamilden dolayı Rus­larla temasta, müşasebatta, itilafta bulunmak istedik ve istiyoruz ve isteyeceğiz. O ha lde tatbik edeceği­miz tedbirler de dostluğunu istediğirniz bir millet,
bir hüküme t in prensiplerini tahkir etmemek mecbu­riyetindeyiz. îşte bu noktai na z a rdan zecrî tedbir kul­lanmak istemedik. İkinci bir noktai na z a rdan da zec­
rî tedbir kullanmayı faideli addetmedik. Malûmu âli­niz fikir cereyanlarına karşı fikre istinat etmeyen kuv­vetle mukabelede bulunmak, o cereyanı imha etme­dikten başka, herhangi bir muhatabınızla, herhangi bir insanla konuşulduğu z aman onun herhangi bir fikri­ni kuvvet zoru ile reddederseniz, o ısrar eder. I s r ar ettikçe kendi kendini a lda tmakta daha çok ileri gi­debilir. Binaenaleyh, fikir cereyanları cebir ve şiddet ve kuvvetle reddedilmez. Bilâkis takviye edilir. Buna karşı en müessir ç a r e, gelen cereyanı fikriye mukabil fikir cereyanı vermek, fikre fikirle mukabele etmek­tir.”

Herhalde bu konuşmasının samimi olduğunu düşünmek gerekir. Çünkü öyle olmasa gizli celsede çoğunluğunu İttihatçıların oluşturduğu mecliste şahin düşünenler karşısında fikir özgürlüğünü savunmaya gerek duymazdı.

Ve şu ifadeleriyle Mustafa Suphi ve yoldaşlarıyla ilgili Kazım Karabekir’in tutumunu belirtiyor ve Karabekir hakkında yapılan komünist eleştirilerini onu müdafaa ederek yanıtlıyor:

“Mustafa Suphi geliyor. Bir de­fi Mustafa Suphi’yi herkesten evvel şarkta Hüseyin
Avni Beyden evvel meydana çıkaran Kâ z ım K a ra Be­kir Paşadır. Bu adamın memlekete girmesinin muz ır olacağını t akdir eden Kâ z ım K a ra Bekir Pa ş adır ve bunun memleket haricine, hudut haricine tardedilmesi lâzım geleceğini bilen de Kâzım Kara Bekir Paşa­dır. .Bunun planını da yapan Kâzım Kara Bekir Pa­şadır. Yoksa Erzurum’da valiliğiniz değildir. Biz deği­liz .efendiler. Fatinâne bir surette yapmış olduğu, pla­nı, herkesten evvel icabedenlere faaliyet veren Kâ­zım Kara Bekir Paşadır. Bilmem Bolşeviklere müte­mayil imiş, Mustafa Suphi’nin bilmem nesi imiş… Herkesten evvel kuvvetli bir tedbir alan Kâzım Ka­ra Bekir Paşadır. Ben arzediyorum. Çünkü vesaik var­dır. Şuradan buradan bu meseleyi tasvir eden telgraf­larını birer birer getireyim okuyayım.”

Ve Mustafa Suphi’ye bir ceza verilemeyeceğini belirttiği ifadeleri:

“Ben doğrudan doğruya Mustafa Suphi’nin mektubuna cevaben yazdım ve onu okuyabilirsiniz. Bu milletin, bu millet vekillerinden mürekkep olan Meclisin maksadı, gayesi, siyaseti kati olarak budur. Hiçbir vakitte merkezi hariçte bulunan bir teşkilât­
la teşriki mesai edemeyiz. Biz kendi kendimizi sevk ve idareye çalışırız. Bu memlekette çalışmak isteyen­ler, hakiki olarak çalışmak isteyenler memleketin için­de bulunurlar ve memleketin hakiki menabiine, kitle­lerine istinad ederler. Onun için Mustafa Suphi’ye
ceza yapamazsınız efendim.”

Aşağıdaki linkten bu celsedeki tüm konuşmaları inceleyebilirsiniz:

Mustafa Suphi Gizli Celsesi

Başından itibaren ilginç gelişmelere sahne olan Mustafa Suphi olayının, bir başka ilginç olan yönü de, ne Sovyet Hükümetinin, ne de Komünist Enternasyonal’in olaya ciddi bir tepki bile göstermemiş olmasıdır.

Bu katliamın emrinin Mustafa Kemal tarafından verildiği iddiasının hiçbir somut dayanağı yoktur. Ancak bu katliamdan Ankara ve Mustafa Kemal de bir şekilde sorumlu tutulabilir. O da “Katliamı emreden taraf olmasalar dahi gelişen hadiseler karşısında gerekli güvenlik tedbirlerini sadece motora bindirene kadar değil, Bakü’ye sağ salim ulaşana kadar aldırmalıydılar.” şeklinde bir eleştiri olabilir. Bu konuda da tedbirleri alması gereken Karabekir paşaydı. İhmalkar davrandığından dolayı eleştirildi. Bu eleştiriler yüzünden Karabekir paşa “Hayatımla ve namusumla oynadılar” diye sitem etti.
Bu tür aymazlığı, ihmalkarlığı dönem dönem tüm siyasetçilerimizde görmüşüzdür. Türkiye siyasetinde bugüne dek en demokrat olarak görülen Ecevit’in, Erdal İnönü’nün, Baykal’ın dönemlerinde dahi çeşitli olaylarda güvenlik zayıflıklarını, kendileri dışında gelişen hareketlere karşı yetersiz ve girişimsiz kaldıkları açıktır.

Mustafa Suphi ve yoldaşlarını Enver Paşa’cı İttihatçıların katlettiğine dair ek kanıt:

‘…Komünist Partisi Reisi Suphi Bey, Bakü’de aleyhimde bulunduğu için biçareyi Trabzon’da evvela karla tükürükle hamallar epeyce ıslattıktan sonra bir motorbotla Batum’a iade etmek üzere yola çıkarmışlar. Halbuki yanına yüz yirmi bin Rus altını olduğundan kendisini zanlarınca yolda öldürmüşler paralarını almışlar. Mamafih bunu benim için yaptıklarından memnun olduğumu ve başkasına söylememelerini tembih ettim. Bence düşman da olsa, madem ki Müslüman, böyle olmamalıydı. Fakat ne çare yazılan çekilirmiş.’ (Enver Paşa’nın 24 Nisan 1921 tarihli mektubundan)’’

(Bak: Enver-Murat Bardakçı-İş Bankası Yayınları-Kasım 2015-Sayfa 241)

enver

 

KALBİM

Göğsümde on beş yara var!..
Saplandı göğsüme on beş kara saplı bıçak!..
Kalbim yine çarpıyor,
Kalbim yine çarpacak!!!
Göğsümde on beş yara var

Sarıldı on beş yarama
Kara kaygan yılanlar gibi sular!
Karadeniz boğmak istiyor beni,
Boğmak istiyor beni
Kanlı karanlık sular!!!
Saplandı göğsüme on beş kara saplı bıçak
Kalbim yine çarpıyor
Kalbim yine çarpacak!
Göğsümde on beş yara var!
Deldiler göğsümü on beş yerinden,
Sandılar ki vurmaz artık kalbim kederinden.
Kalbim yine çarpıyor,
Kalbim yine çarpacak!
Yandı on beş yaramdan on beş alev,
Kırıldı göğsümde on beş kara saplı bıçak…
Kalbim,
Kanlı kızıl bir bayrak gibi çarpıyor,
Çar-pa-cak!

ONBEŞLER İÇİN

Yangınlara fazla bakan gözler yaşarmaz,
Alnı kızıl yıldızlı baş secdeye varmaz,
Dövüşenler ölenlerin tutmaz yasını.
Yine fakat bir yıldırım zulmeti yırtsa,
Sağır göğün koynundaki çanı haykırtsa,
Anıyoruz göğsünüzün son sayhasını.
Eski cihan, yeni cihan önünde eğil!
Aramızdan bir kaç yoldaş ayırmak değil,
Her ne yapsan varacağız emelimize!
Karadeniz… bunu duysun derinliklerin:
O ateşli göğüsleri delen hançerin
Kabzasını alacağız biz elimize!

Serdar Kaangil

Bu yazı Tarih içinde yayınlandı ve , , , olarak etiketlendi. Kalıcı bağlantıyı yer imlerinize ekleyin.

KARADENİZ BUNU DUYSUN DERİNLİKLERİN için 2 cevap

  1. Gökalp dedi ki:

    Suphi denen Rus ajanını kimin öldürdüğünü öğrenmek için Sami Sabit Karaman’ın anılarını okumak yeterlidir.

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Connecting to %s