GÜNEŞ KÜLTÜ ve NAMAZ

mayKült; “Yüce ve kutsal olarak bilinen varlıklara karşı gösterilen saygı,onlara tapınış.” Demektir.


Kısaca tapım denebilir. Güneş Kültü de güneşe tapım anlamına gelir.

İnsanları ilk etkileyen nesne gökteki güneş olmuştur. Hergün doğuşu, yükselişi, batıya yönelişi ve batışıyla birlikte karanlığın çöküşü. Olmadığında soğuk ve karanlık, olduğunda sıcaklık, canlılık, bereket.İnsanlardaki korku, ilkel insanlarda çok daha fazlaydı muhtemelen. Çünkü doğa olaylarına bir anlam veremiyorlardı. Gökler gürlüyor, şimşekler çakıyor, yıldırımlar düşüyor, kendisinden güçlü hayvanlar saldırıp parçalıyorlardı. Ne zaman ne olacağını, nerden ne çıkacağını bilmiyordu. Kimi zaman canı yanıyor, kimi zaman yaralanıyor, hastalanıyor, kimi zaman aç-susuz kalıyordu. Kendinden güçlü olanlardan korkuyordu. En güçlü olarak da göğü görüyordu. Göğe baktığında da güneşi, ayı ve yıldızları. Ama güneş içlerinde en büyüğü, en güçlüsüydü.

Güneş hayat veriyor, toprağı canlandırıyor, bitkileri yeşertiyordu. Isıtıyor, soğuktan koruyor, bazen de yakıyor, toprağı kurutuyor, susuzluktan öldürüyordu. Kimbilir başka neler yapabilirdi. Bu yüzden güneşten etkilenmiş, güneşe değer vermişti. Ona yalvarır, tapar, yaltaklanırsa belki kendisini korurdu da. İşte muhtemelen ilk inanç ve devamında da tapım bu korkuyla ve değer verme, saygı duymayla, büyüklüğünü ve gücünü kabullenip ona teslim olmaya, ondan yardım ummayla başlamıştı.

İnkalar

İnkaların kökeni MÖ 10 binlere kadar dayanır. Eski Amerika’nın en büyük uygarlığına sahip bir imparatorluktu. İnkalar güneş kültüne sahipti ve güneşin oğulları olduklarına inanırlardı. Güneş kültü tapınakları vardı ve güneş tanrısı İnti’ye ve Viracocha’ya tapınırlardı. Manco Capac, güneş tanrısının oğlu ve İnkaların efsanevi kurucusuydu ve İnkalar ondan türediklerine inanırlardı. İnkaların çok sayıda küçük tanrıları da mevcuttu ve Şamanist ritüellere sahiplerdi. Ayinlerinde hayvan kurbanlarına ilaveten insan kurbanları da vardı ve çocuk kurbanları da yapılmaktaydı.

Proto-Türklerde Güneş Kültü

buğ

10 bin yıl öncesi güneş kültü izlerine rastlanan bir başka yer Orta Asyadır. Tamgasay’daki kaya resmi güneş tapımının en önemli örneklerinden biridir.

Bu kaya resmi, Kazakistan’da Almaata’nın 160 km kuzeybatısında, Balkaş gölü’nün güneybatısında Çu nehrine açılan vadilerden birinde bulunmuştur. Resmin tarihi, Sovyet Bilim Akademisi araştırmacıları tarafından M.Ö. 8000 olarak tesbit edilmiştir. (KAZAK Epigrafikası, G. MUSABAY, A. MAXMATOV, G. HAYDAROV, Almati, 1971)

Kaya resminden çıkarılan anlatım şudur:

KÜN(güneş) ve EKİ(EYKİ-ay) gökten yere, BUĞ’u takdis için inmişlerdir. Resmin sağ alt tarafında iki uzun saçlı iki insan figürü bulunmaktadır. BUĞ’a (bey) BU’luk (han) ünvanı vereceklerdir. Böyle bir ünvana sahip olan kişi, halkına bir kul gibi hizmet etmek zorundadır. O nedenle bu görev kutsal olup bir takdis töreni ile unvan verilmektedir.

Sabiler

Kur’an’da da yer verilen Sabiler, güneşe ve yıldızlara tapan bir toplumdur. İbrahim’in de daha önce güneşe, yıldızlara taptığı belirtilir. Dinlerin İbrahim’le başladığına inanıldığına göre İbrahim tek tanrı inancına geçmezden önce Sabiydi ve Sabilerin güneş kültü ritüelleri dinlerden önce demektir ki; Sabiler ibadet olarak namaza, namaz öncesi abdeste, oruca, kurbana, hacca sahipti. Bu da göstermektedir ki güneş kültünün tapınma ritüelleri daha sonra oluşturulan dinlere geçmiştir.  Önce Yahudilere, sonra Hristiyanlara ve ardından Müslümanlara.

Sabiler, başta Güneş olmak üzere, gezegene tapınırlardı. Bunlar, en yüce tanrı olan Güneş tanrısı “Şamaş”, onun dişil yönü olarak kabul edilen Ay tanrıçası “Sin”, ve diğer vasıflarının temsilcileri olan Merkür tanrısı “Nabu”, Venüs tanrısı “İştar”, Mars tanrısı “Nergal”, Jüpiter tanrısı “Marduk” ve Satürn tanrıçası “Ninutra” idi. Sabiler, bu tanrı ve tanrıçaların yanı sıra, Hermes’i, Pisagor’u, Orfe’yi de birer yarı tanrı olarak görüyorlardı.

Sabilikte, yedi gezegenin her biri için, günde yedi kez namaz kılınırken, bu sayı İslamiyet’te beşe indirilmiştir. Ay görününce oruca başlanması ve izleyen ayın başında bitmesi geleneği, İslamiyet’ten önce Sabiler arasında görülmektedir. Haftanın 7 gününü 7 gezegene ibadete bölüştürmüşlerdir.

Namaz

Namaz Farsça bir kelimedir. Sanskritçe’den geldiği sanılır ki Hindularda namas, namaskara olarak geçer. Namaskara yoga hareketleri olarak sürdürüldüğü gibi güneşe tapım ritüeli olarak da hala devam etmektedir.

Hindu Namazı:

Musevi Namazı

dinbu4Mevlevi ayinleri Güneş kültünden gelmedir

Tahsin Mayapetek, Güneş Kültü raporunda şöyle anlatır:

“1935 senesindeki kongrelerini yapmak üzere seçtikleri Meksiko şehrine gelmiş olan Rotary adındaki kuzey Amerika kültür cemiyeti üyelerinden 3000 kişi adına düzenlenen bir takım toplantılar ve şenlikler arasında Meksika hükümeti yerli kabilelerinden bazılarının danslarını ve bu arada güneşe hürmet ayinlerini göstermek için adı geçen cemiyetin üyelerini Çapul Tepek parkına davet etmiş ve ben de bu üyelerle birlikte davet edilerek çok seneden beri merak ettiğim güneşe hürmet ayinini mükemmel olarak izleme ve inceleme şansı buldum.Başta ulu önderimiz olduğu halde bütün aydınlarımızın şiddetle ilgisini çekeceğinden kuşkum olmayan güneş ayininin ne şekilde yapıldığı hakkındaki bilgi ve izlenimlerimi bu bölümdeki fotoğraflar ile birlikte olduğu gibi aktarmaya başlıyorum:

Yukarıdaki fotoğrafta görülen yuvarlak şekiller güneşi temsil ediyor olup Tlaştekler bu temsilleri güneşe hürmeten başlarında taşımakta oldukları halde çiçeklerle süslenmiş sallar içinde Amerikalılar ve Cemiyet üyelerinin bulunduğu tribün önüne geldiler ve kollarını tıpkı Mevleviler gibi kendilerinden geçmiş bir şekilde yukarıya uzatıp 2 nefesli çalgı ve 2 kudüm eşliğinde 10 dakika kadar ağır bir tempoda dönüşler yaptılar.

Bunların aynen Mevleviler gibi birbirlerine dokunmamaya dikkat ederek dönmeleri ve nefesli çalgıların ( Sanırım bundan kasıtları Ney denen çalgı) hüseyni ve hicazkar kürdi benzeri nağmeler çalmaları ve kudümlerin de ( Vurmalı bir çeşit çalgı) Mevlevi temposu ile çalınması beni hayretler içerisinde bırakmış olup Mevlevi ayininin bütün detaylarına kadar güneş kültünden alındığına dair hiçbir şüphem kalmadı.

Bu ayini gördükten sonra derhal Mevlana celaleddin rumiyi hatırlayarak bundan 800 yıl önce horosan’da doğmuş olan bu kişinin eski zamanlarda orta asyadaki Müslüman memleketlerindeki ilim ve fikir merkezlerine eğitim amaçlı seyahatler yapmak amacında olan Arap ve Türk alim ve filozofları gibi orta asya ve özelikle horosandan uzak olmayan Hindistan ve Tibet bölgesine yapmış olması ihtimal bulunan seyahatleri sırasında güneşe hürmet ayinlerini görmüş fakat islamiyetin güneşe tanrı ve tanrının maddi benzeri sıfatıyla ibadet edilmesini caiz görmediği dikkate alarak güneş kültünde ney ve kudüm eşliğinden güneşe tanrı vasfı yükleyerek yapılan dansları Müslümanların tanıdığı Allaha karşı yapılan bir ibadet şekline dönüştürerek kurduğu Mevlevi tarikatına dahil etmiş olduğu sonucuna ve kararına vardım.dinbu5

Mevlana’nın Mevlevi Külahını da Güneş Kültü’nden Aldığı Anlaşılıyor

Burada yapılan güneş ayininde, güneş benzerlerinin tahtadan yapılmış koni şeklinde destekler üzerine bindirilmiş olduklarını görünce orta asyadaki ayinlerde de güneş örneğinin kalın keçeden yapılmış destekler yani külahlar üzerine bindirilmiş olmasını göz önüne getirerek mevlananın bunları İslam dininin gereğine uygun olarak destek vazifesinden çıkarıp Mevlevi tarikatının açık bir işareti kabul etmiş olduğundan şüphem kalmadı.”

Reklamlar
Bu yazı Din içinde yayınlandı ve , , , , , , , olarak etiketlendi. Kalıcı bağlantıyı yer imlerinize ekleyin.

GÜNEŞ KÜLTÜ ve NAMAZ için 5 cevap

  1. arif dedi ki:

    bilgilendirme için teşekkür ederim güzel bir yazı olmuş

  2. Gencer dedi ki:

    Orucun Kökeni: Güneşe Tapma
    ORUCUN KÖKENİ: GÜNEŞE TAPMA
    “..İbrahim Peygamber, yıldızı görür, yıldıza , “Tanrım” der; Ay’ı görür, Ay’a “Tanrım” der. Güneş’i görür, Güneş’e “Tanrım” der. Bu gökcisimlerinden Güneş’i daha büyük ve daha parlak görünce, “İşte Tanrım budur, bu daha büyüktür” diye konuşur. Ne var ki, “Tanrı” dedikleri batınca, onlara “Tanrı” demekten vazgeçer. İbrahim Peygamber önce yıldızdan, sonra Ay’dan en sonunda da Güneş’ten vazgeçer. Kur’an’ın En’am Suresi’nin 76, 77 ve 78. Ayetleri böyle anlatır, İbrahim Peygamber’in “asıl Tanrı”ya dönüşünü.

    Yedi Yıldız ve 12 Burca Saygı:

    İbrahim Peygamber’i Yahudiler, Hıristiyanlar ve Müslümanlar paylaşamaz. Ali Imran Suresi, O’nun için “hanif” ve “müslim”di der. Ibn Nedim’in ünlü “El Fihrist” adlı eserinde “Hanifler” şöyle tanıtılır: “Hanifler, Ibrahimci (el İbrahimmiye) Sabiilerin ta kendileridir.(s.32)

    Sabiilik nedir?

    Sabiiler, Ortadoğu ve Islam kaynaklarına göre yıldızlara tapıyorlardı. Yıldızların içinde de en başta, Ay ve Güneş sayılıyordu. Fahruddin Razi gibi ünlü Kur’an yorumcuları ve Ibn Hazm, Şehrestani, Fadullah el Ümeri gibi yazarlar bu görüşü benimserler.

    Abdest, namaz, cenaze namazı, fıtr bayramı, kurban, hac, Kabe’nin kutsallığı gibi inançların hepsi, yıldızlara ve Güneşe tapan Sabiilik’te var.

    Evet, ..Ramazan ayında Müslümanların tuttuğu oruç da Sabiilik’ten geliyor. Müslümanlıkta, “farz” oruçlar bir aydır. Bu ay da kimi zaman 29, kimi zaman 30 gün çeker. Sabiilik’te de aynen böyle. Ibn Nedim, “El Fihrist” adlı eserinde, Sabiilik’teki farz orucunun 8 Mart’ta başladığını belirtiyor. Bunun dışında 9 Aralık’ta başlayan 9 günlük bir oruç ta var. Ayrıca, 8 Şubat’ta başlayan 7 günlük bir oruca çok önem veriyorlar. 16 ve 17 günlük “nafile” oruçlara da değiniliyor.(s.442-445)

    Ibn Hazm ise, “El Fasl” adlı eserinde Sabii’leri şöyle anlatıyor: “Yedi yıldıza ve 12 burca saygı göstermek gerektiğini söylerler ve bunların suretlerini (resimlerini, heykellerini) tapınaklarında bulundururlar.. Ramazan ayında da oruç tutarlar. Namazlarında, Kabe’ye, El Beyt’ül Haram’a dönerler. Mekke’ye ve Kabe’ye saygı gösterirler.”

    Bilindiği gibi, Kabe bir Güneş tapınağı olarak yapılıp kullanılmıştı. 956 yılında ölen ünlü Islam hadisçisi Mes’udi “Mürucu’z Zehep” adlı eserinde, 7 yıldız adına yapılan, Dünya’nın en büyük tapınaklarını sayarken, Kabe’nin de adını anar: “El Beyt’ül Haram (Kabe), geçen çağlar boyu hep saygı görmüştür, çünkü o Zühal (Satürn) Evi’dir.” Ne var ki, yine Mes’udi’nin verdiği bilgiye göre, Güneş tapınakları dörtgen olduğuna göre, Kabe de Zühal yıldızı için değil, Güneş için yapılan bir tapınak olsa gerektir.

    Muhammed de Sabii olarak tanınıyordu

    Muhammed’in arkadaşlarından iki kişi bir kadınla konuşuyor:

    “Haydi yürü gidelim!” dediler.

    “Nereye?” diye sordu kadın.

    “Tanrı’nın elçisine” diye karşılık verdiler.

    “Haa, şu kendine Sabii denilen kimseye mi?” diye sordu kadın.

    “Evet, işte o senin söylediğin kimseye.”

    Başka hadisler de aynı gerçeği doğrular.

    Bu konunun, Saçak Dergisi’nin 49. Sayısında yer aldığını da belirtelim.

    Islamın yalnız inanç ve ibadetleri değil, bu inanç ve ibadetlerde kullanılan sözcüklerin de çoğu gene Sabiilik dininin temel dili olan Süryanca’dan, Aramca’dan gelir. Allah, Rahman, Kur’an, Furkan, kitab, melek, insan, Adem, Havva, nebi, salat, alem hep Süranca’dır. Ve bir sözcük daha Süryanca’dır: Savm, yani oruç.

    Kur’an’daki temel ve anahtar sözcüklerin Sabiilikten gelmesi bir gerçeği kanıtlıyor: Islam’ın yapısını oluşturan inanç ve ibadet biçimlerinin tümüne yakını “güneşe tapma” ağırlıklı Sabiilik’ten kaynaklandı.

    Oruç, Islamiyet öncesinde de farzdı:

    Islam öncesinin Mekke’sinde, “putataparlar” diye adlandırılan bir topluluğun ibadetleri arasında “oruç” da vardı. Bunu, Buhari’nin yer verdiği bir hadiste de açıkça görüyoruz: “Aişe anlatıyor: Islam öncesinde Kureyş, Aşure gününde oruç tutardı..”(Buhari, e’s-Sahih, Kitabu’s Savm/1.)

    Burada sorulması gereken şu: ”Putlara taptıkları” söylenen insanlar, “oruç” tutarlarken “hangi Tanrı” için tutuyorlardı?

    Hiç kuşkusuz, yıldızlar için, en başta da “Güneş Tanrı” için. Yıldızları ve Güneş’i simgeleyen ve sonraları “put” diye nitelenen simgeler önünde. Elbet, asıl amaç da varlığına inanılan “görünmez Tanrı”ya yaklaşmaktı. Buna Kur’an da tanıklık ediyor. (Bkz. Zümer Suresi, Ayet3.) “Tanrıya yaklaşmak” için o zaman da aracılar vardı, Islam’da da vardır. Islam’da olduğu gibi, o zaman da, “ibadet”ler, en son hedef olarak Tanrı için yapılırdı. Oruç tutulurken de hedef, “Güneş Tanrı”ydı.

    Bakara Suresi’nin 183. Ayetinde, “Orucun daha öncekilere de farz kılındığı” açıklanır.

    “Daha öncakiler” kim?

    Daha önceki toplumlar.

    “Hangi toplumlar?”

    Araştırmalar şunu ortaya koymuştur: “Orucun en başta gelen kaynağı, ilk kaynağı:’Güneş’e tapma’dır.”

    Güneş’e Ayarlı

    Namaz gibi oruç da “Güneş”e ayarlı: “Güneş’in dünyayı ışınlarıyla aydınlatmak üzere olduğu tanyerinin ağarmasıyla başlanıyor, battığı zamana değin sürdürülüyor. Tabii, gecenin ve gündüzün aylarca sürdüğü yerler, kutuplar hesbs katılmamış. O çağlarda, Arabistan’daki coğrafya bilgisiyle bu hesap nasıl yapılabilirdi ki?”

    “Islam yenilikçileri”, şimdi bir takım hesaplar yapıyorlar. “Altı ay gece, altı ay gündüz olan yerler”de ne yapılacak? Çözüm şöyle: Oruç tutlabilecek en yakın yöredeki günlerin saat olarak uzunlukları esas alınıp, ona göre oruç tutulabilecek. Ama ne Kur’an’da ne de Hadis’lerde buna cevaz var. Ayetteki açıklama çok açık: Orucun başlangıcı, Kur’an’ın emrine göre tanyeri ağarmadan önce, sonu ise güneşin batması.

    Ilahiyatçı çevrelerden, “kutuplarda nasıl oruç tutulacağına ilişkin nass, yani ayet ve hadis niye yok?” diye sorulduğunda, “masıt”la “vesail”i, yani “amaçlar”la “araçlar”ı birbirine karıştırmamak gerek diye bir karşılık alınıyor. “Bu konuda ayet ve hadisin bulunmamasının da bir önemi olmadığı” açıklanıyor. Bunu diyenler, şu soruya cevap veremiyorlar: “Eğer ibadetin “vakt”i, “vesail”den sayılıyorsa ve bunun da bir önemi yoksa, “namaz”lar da “vakit”lerin dışında, örneğin vakit gelmeden kılınabilir mi?

    Bu soruya evet diyebilecek hiç bir fıkıhçı bulunamaz.

    Meksika neresi, Arabistan neresi?

    Dr. Ismail Cerrahoglu, Ilahiyat Fakültesi Dergisi’nde yayımlanan “Kur’an’ı Kerim Ve Sabiiler” başlıklı yazısında gerçeği belirtiyor: “Tarihi kalıntılardan elde edilen neticelere göre oruç, eskiden beri insanlığın bir adeti olarak görülmektedir. Sabiilerdeki orucu, Ibn’u Nedim’in Harran Sabiilerine tahsis etmiş olduğunun zikri yukarıda geçmişti.” (AÜ Ilahiyat Fakültesi Dergisi, c.X, yıl 1962, s.103 vd.)

    Insanlar, aç kalmaya, şu bizi ısıtan güneş için katlanmışlar.

    Yalnız Ortadoğu’da mı? Güneş’e tapmanın geçerli olduğu birçok yerde Güneş’e ayarlı bir oruca rastlanıyor. “Meksika nere, Arabistan nere?” denecek ama Meksika yerlileri içinde bile oruç var.

    Kemalistler, dinlerin kökenini araştırırken karşılaşıyorlar bu gerçekle; biz de onlardan öğreniyoruz. Belgesi şu ünlü Cumhurbaşkanlığı Arşivi’nde. Arşiv’deki birçok belgelerin kopyasının “2000’e Doğru” kitaplığına girdiği de biliniyor. Meksika Maslahatgüzarı Tahsin Mayatepek’in 1937 yılında Atatürk’e gönderdiği 14. Raporun başlığı şöyle: “.. Müslümanlığa ait olduğu sanılan hususların müslümanlığa Güneş Kültü’nden girdiğine..dair mühim malumat ve izahati havi rapor.” (Bkz. Saçak Dergisi, sayı 49, Şubat 1988, s.18.) Bu raporda, orucun da içinde bulunduğu “ibadet”lerin, “Güneş Kültü”nden Islama girdiği bir bir anlatılmış.

    Soru şudur:

    Oruç, ilahi bir emir olarak kabul edilmektedir.

    Oysa, Meksika’dan Çin’e kadar tek tanrılı dinlerin öncesinde de Güneş’e tapanlar, gün doğumundan batımına kadar oruç tutuyorlardı. O zaman bu ibadet nasıl açıklanıyor? Gene ilahi bir emirle mi?

    Not: Muhammed, 570 veya 571’de doğdu, 632’de öldü. 40 yaşında da “Tanrı ile insanlar arasında aracılık” görevini aldığını açıkladı. 61-62 yıllık yaşamı ve 21-22 yıllık “Tanrı’nın özel sözcülüğü” içinde topu topu 8 islam ramazanı var.

    Muhammed, 53 ya da 54 yaşında oruç buyruğunu aldığını söylemiş, 632 yılının ramazan ayına varmadan ölmüştür. İlk ramazanı Hicri 1 ramazan 2 (Miladi 26 Şubat 624), son ramazanı da Hicri 8 ramazan 9 (Miladi 12 Aralık 631) olup, günleri kısa olan kış aylarına rastlamıştır. Eğer, uzun yaz günlerinde de oruç tutturacak kadar tecrübesi olsa idi, muhtemelen, orucun katı kurallarını biraz daha yumuşatır, insanı sıcak yaz günlerinde uzun saatler boyu aç ve susuz bırakacak kadar sağlıksız bir adet koymazdı dinine..
    Turan Dursun

  3. Turan Sır dedi ki:

    VAROLUŞ

    Ezeli ve ebedi (başlangıcı ve sonu olmayan), varlığı kendinden olan Allah, bilinmeyi dilemiş; zamanı, evreni, melek, cin ve insanı yaratmıştır. Allah’ın yaratması; varlığı, yoklukta bırakmamak içindir ve tercihini yaratmaktan yana kullanmasının bir sonucudur. Bu ise Rahman ve Rahim isminin bir tecellisi olsa gerek. Allah; evreni, melek, cin ve insanı kendi ihtiyacı olduğu için, yani yaratmadığı takdirde kendi varlığını devam ettiremeyeceği için yaratmış değildir. Bu ihsanlar, her daim yaratmalar ve lütuflar olmasaydı, Allah’ın bu sıfatları belkide tecelli etmemiş olacaktı. Ama varlığı her daim hiç bir şeye ihtiyaç duymadan devam edecekti. Allah’ın varlığını kavrayabilecek potansiyelle yaratılan bilinçli varlıkların yaratılış sırası; önce melek, sonra cin, sonra insan şeklinde olmuştur. İnsanlar bir tür olarak yeryüzünün çeşitli bölgelerinde eşzamanlı olarak çok sayıda yaratılmışlardır. Bu üç varlığın dışında varolan, evrendeki canlı ve cansız diğer bütün varlıklar, Allah’ın evrende varettiği eşyanın tabiatına (doğadaki yasalarına-kurallarına) uygun olarak hareket ederler, ancak bilinçli ve sorumlu varlıklar değillerdir. Yani bilinçli ve sorumlu olarak üç tür mevcuttur. Melek, cin, insan… Yaratılışta, insan türüne saygı göstermeyi reddeten, cin türünün kafir olanı yani şeytandır. İnsanın yaratılışından sonra şeytanlaşma temayülü insan türünde de oluşmuştur. Şeytan; kafir cin ve insandır. (114:6) Şeytan ayrı bir tür değil, (kafir) gerçeği örten özellikler gösteren cin ve insanın bu durumunu devam ettirdiği süre içindeki halidir. Şeytan diye ayrı ontolojik bir varlık türü yoktur. Şeytanlık bir sıfattır. Kötülüğü temsil eder. Vesvese ve kötü düşüncedir. İnsan ve cin özgür iradesiyle yaşar ve ölür. Yaşam boyu tercihleriyle ilgili cennet ya da cehenneme muhataptır. Evrende bulunan; insan, cin, hayvanlar ve bitkiler dahil bütün canlılar ölümlüdür. Ahirette bütün canlılar tekrar, dünyadaki bedenleri ile diriltilecek ve hesaplaşma olacaktır. Adaletli olan Allah; insan, cin, hayvanlar ve bitkilerden, canlı ve cansız bütün varlıklardan; yaşamları boyunca birbirlerine hakkı geçenlerin haklarını Ahirette teslim edecektir. Melekler ve kafir olarak ölen insan ve cin dışındaki bütün canlılar, bir daha ölmemek üzere cennette, dünyadaki bedenleri ile sonsuz yaşayacaktır. Ancak kafir (gerçeği örten) insanlar ve cinler ise, hayatları boyunca yapmadıkları iyiliklerin ve yaptıkları kötülüklerin bir sonucu olarak Allah’ın takdir ettiği uzun bir süre cehennemde azap gördükten sonra yokolmayı istemedikleri halde Allah onları ikinci bir ölümle/yokoluşla cezalandıracaktır. Kötülük (cehennem) biter, sonludur. Güzellik (cennet) süreklidir, sonsuzdur.

    Hayatı kurgulayan Allah, tabiki Mutlak Tercih hakkına sahiptir. Neden? Niçin? soruları O’nu bulmaya yönelik olmalı, benlikleri, nefisleri tatmin etmeye yönelik değil. Çünkü cin ve insanın, Allah’a ulaşmadan varlığını anlamlandırması mümkün değildir. Varoluşu Yaratıcıya bağlı. Sonuç olarak diyebiliriz ki; Yaratılış, Allah’ın bir ihtiyacından kaynaklanmıyor, belki Allah’ın sıfatlarının tecelli etmesinden kaynaklanıyor. Mutlak hikmeti ve herşeyin en doğrusunu şüphesiz Allah bilir. İlk ve son, iç ve dış Allah’tır ve Allah her şeyi bilir. (Allah alimdir)’’ (Hadid-3). “Allah gökleri ve yeri altı günde (altı zamanda-aşamada-evrede) yarattı. Sonra Allah, arşa istiva etti (arşı istila etti-kapsadı)” (Araf-54). Şu ayetle her şeyi kapladığını teyit etti. “Allah her şeyi muhittir (ihate etmiştir, kaplamıştır)” (Fussilet-54) . “(Sonra her şeyi yok edecek, Zatı baki kalacaktır) “(Kasas-88). Allahın zatı, alemlerden (Her şeyden, evrenden yaratıklardan ganidir, müstağnidir). Allah evren olmadan da vardır ve alidir-aşkındır. Allah sameddir. Varolmada ve varlığını devam ettirmede hiçbir şeye muhtaç değildir. Fakat yarattıkları evren ve içindekiler, var olmada ve varlığını devam ettirmede Allah’ın zatına muhtaçtırlar. Allah, ilk varın kendisi, son varın kendisi, dış varın kendisi ve iç varın kendisi olduğunu buyurmakta. (Zahir-batın Allah’tır) Sonra kendisinin, evreni yaratıp, kapsadığını ve evreni aşkın olup, sonsuz olduğunu vurgulamakta. Evvel- ahir ilk ve son Allah’tır. Her şeyi bilen Rab olduğunu ve her şeyi donattığını, eğittiğini, yönettiğini buyurmaktadır. Allah’ın dışındaki bütün varlıklar evrende zamana bağımlıdır. Zaman ise canlılığı tüketir. Ahirette ise cehennem yine zamana bağımlıdır ve sonludur. Ancak, zamana değil, Allah’ın varlığına bağımlı olan cennet sürekli ve sonsuzdur…

    Allah; kendi kudretinde, gizli iken bilinmeyi dileyip, zamanı, evreni, alemleri ve içindeki her şeyi yarattığını, daha dünyanın ötesinde gökleri olduğunu orada da soyut-gaybi nesneler olduğunu (melek-cin) gayb-gizli alemlerin de bulunduğunu, canlılığı/ruhu gayb aleminden insana, cine, kendi ruhundan vererek, onu bilmekli, düşünen, akleden, anlayışlı kıldığını bu suretle cinle ve insanla diyaloğu, zati ve sıfati ilişkisi bulunduğunu beyan etmektedir. Allah kendi kudretinde gizli iken, kendinden başka hiç kimse yok iken ve kendini kendinden başka bilen de yok iken, zatından zatına tecelli edip, önce arşı, arşın nurundan melek ve cin türünü yarattığını sonra, sırası ile örnekler alemini, güneşi, gezegenleri, yıldızları, sonra cisimler alemi olan yerküreyi güneşin hararetinin yoğunlaşması sonucu yarattığını, sonrada insan türünü yaratıp, Zati Nuru olan ruhunu/nefsini/canını verdiğini açıklamıştır. İnsan ve cinin ruhu/nefsi/canı/kişiliği; kendi bedeninden ayrı bir varlık değildir ve bedeniyle birlikte gelişir, olgunlaşır, tekamül eder. İnsan ve cin bedeniyle birlikte vardır. Uyanıkken ve uyurken hayal aleminde dolaşan ise insan ve cin beyninin ürünü olan düşüncedir. İnsan ve cin kainattaki/evrendeki/dünyadaki bedeniyle ahirette tekrar diriltilecektir. Allah; herşeyi kapladığını, aştığını, melekle-cinle-insanla konuştuğunu, kelam ettiğini, okumayı, yazmayı, dilleri öğrettiğini açıklamıştır… En büyük öğretici Allah’tır. Allah’ın kainatı ve içindekileri yaratma amacı ise kendisini göstermektir.

    “Yaratan rabbinin adıyla oku! O, insanı alaktan yaratmıştır. Oku! Yazmayı öğreten rabbin sonsuz kerem sahibidir. O, insana bilmediklerini öğretendir.” (Alak, 96/1-5)

    İnsan ve cin, doğrudan bir etkileşim içerisinde kalmadan, O’nun yaratmasındaki kemâli, sıfatlarındaki nihayetsizliği ve nihayetsiz güzelliği, Zât’ındaki tarifi mümkün olmayan coşkuları kavrayabilmek için; bu kavrayışındaki anlamları ‘özgürce tasdik’, ‘coşkularıyla ifade’, ‘gıyabında, sözlü olarak ilan’ ve ‘görmedikleri Rablerinin huzuruna, görürcesine bir yakınlık içerisinde sunmak’; nihayet, ‘O’nun kavranmaktan da yüce olduğunu kavramak’ üzere yaratılmıştır. Yani, varoluşunun gayesi, yarattığı varlıkları seven, bu sevgisini ikramlarla ortaya koyan, bu sevgisini ve özenini, bin bir ihsan ve rahmet yansımalarıyla ispat eden Allah’a karşı; ibadetleriyle bu sevgiye layık olduğunu ispat etmesi, ubudiyetiyle bu sevgiyi geliştirmesi ve O’na yakınlaşmaya çalışmasıdır. Bu çabanın son basamağındaki engel, Yaratıcısına ulaşan yolda yıkması gereken son duvar, kendi benliğidir. İnsan ve cin, ilahî bir ikramla bu engeli de aştıktan sonra, meleklerin ulaşmasının mümkün olmadığı noktaya varmış, onların aşmaları mümkün olmayan bir engeli de aşıp, melekleri insanın üstün özelliklerini kabul eder hale getirten o hakikate râm olacaktır ve Allah’a ulaşacaktır… Yani insan ve cin, böylece melek gibi ölümsüz hale gelebilecektir…
    DİN = KURAN = HAYAT

    Allah inanç sahiplerini inananlar olarak isimlendirmiştir. İnananlara birden fazla din değil, tek bir din göndermiştir. Bütün Peygamberler hep aynı dini tebliğ etmiştir. İnsanlar ve cinler, inananlar ve inanmayanlar olarak sadece iki sınıfa ayrılır. Allah’ın gönderdiği dini hükümler hep aynıdır. İnananlar kendilerine gönderilen dine ve kitaplara gönderildikleri dönemlerde çeşitli isimler vermişlerdir. Bu isimlerin bir bağlayıcılığı yoktur. Hepsi aynı şeyi ifade eder. Allah’ın dini ve Allah’ın kitabı tektir. Din Kuran demektir, Kuran din demektir.

    Kutsal kitapların kelime kelime aynı olması değil, aynı emir ve yasakların bulunması esastır. Bugün Kuran’da bulunmayıp Tevrat, İncil vb. kitaplarda yer alan emir ve yasakların bir bağlayıcılığı yoktur. Bu kitaplara bu emir ve yasaklar sonradan inanırları tarafından eklenmiş ya da daha önce bu kitaplarda bulunan hükümler sonradan çıkarılmıştır. Tahrif edilmiştir. Zaten Kuran son olarak bu tahribatı düzeltmek için yeniden gönderilmiştir. İlk gönderilen Tevrat ve İncil gibi kitaplar da ilk hali itibariyle Kuran’dır.

    Peygamberlerin ilk gönderildikleri dönemlerde insanlar Haniflik, Hıristiyanlık, İsevilik, Musevilik, Muhammedilik, İslamiyet, Müslümanlık gibi sıfatlar kullanmışlar ve kullanmaya devam etmektedirler. Allah’ın, insanların ve cinlerin içlerinden kendisine inananları tanımlaması “inananlar” ve emir ve yasakları tanımlaması da “Kuran” (okunan, okunacak ayet) şeklindedir. Zaten bütün dinlerin emir ve yasakları Kuran’da mevcuttur. Kuran, bütün emir ve yasakların bir arada bulunduğu (toplanmış, kitaplaşmış) şeklidir. Kuran’da bulunmayan emir ve yasaklar diğer kutsal kitaplara sonradan tahrif edilerek girmiştir. İslam (müslümanlık) yeni bir din değildir. Allah’ın inananlara gönderdiği tek bir din vardır. Bu dinin adını, inanırlarının çeşitli isimlerle adlandırmış olmalarının bir önemi yoktur. İyi bir Hıristiyan, ya da iyi bir Musevi olmak isteyenler, erdemli olmak, Allaha ulaşmak isteyenler Kuran’a uymak suretiyle inananlardan olurlar. Emirler (ibadetler) vardır. Yasaklar (kötülükler) vardır. Allah koruyan (rahman) ve bağışlayan (rahim) olandır. Emirlerle sevap, yasaklarla günah yüklenir cin ve insan…

    Muhammed Peygamberin vefatından kısa süre sonra cahiliyye devrinin kabileciliğini ve putperestliğini hortlatan münafıklar, birçok Müslümanı öldürmüşler ve Emevilerin başlattığı sapkınca halifelikle birlikte İslam’ın mesajını tahrif etmek ve onu ortaçağ Arap kültürüne dönüştürmek için maaşlı din adamlarını seferber etmişlerdir. İslam dininin tek ve biricik kaynağı olan Kuran’ın anlaşılmaz, detaysız ve yetersiz olduğunu ileri süren müşrik din adamları, yalnız Allah’a özgülenmesi gereken dini; Allah + Peygamber + sahabe + tabiin + mezhep imamları + mezhepte müçtehitler + eski alimler ve şeyhler + daha sonra gelen alimcikler ve şeyhciklerden oluşan bir anonim şirketin ortaya koyduğu bir beşerî din çorbası haline dönüştürdüler. (Lütfen şu sure ve ayetlere bakınız: 7:29; 9:31; 16:52;39:2,11,14; 40:14,65; 42:21; 98:5). Zamanımıza kadar etkileri süren bu felaketli dönemde Kuran’ın yeterli olmadığı inancı yaygınlaşmış ve ciltlerle hadis ve fıkıh kitapları uydurulmuştur. Bu “mişna”ları kabul etmeyenler sapık ve mürted (dinden dönenler) olarak damgalanmışlar ve hatta işkenceler altında katledilmişlerdir. Ebu Hanife, hadis uydurukçularının gazabına uğrayan ve Emevi ve Abbasi zalimlerinin işkencehanelerinde çile çeken mazlumlardan sadece birisidir. Oldukça şiddetli bir devlet terörünün estiği o günlerde Kuran’a rağmen bambaşka dinler oluşturulmuştur. Kuran’daki kavramların anlamını kaydırmak için seferber olunmuştur.

    Peygamberin okuma yazma bilmediği yalanından, onun insanların gözlerini kızgın çivilerle oyup çölde ölüme terkettiği iftirasına kadar… Taşla öldürme iftiralarından, Kuran’da nasih-mensuh ayetler bulunduğu şeklindeki melanete kadar… Aç bir keçinin yiyerek Kuran’dan çıkardığı taşlama ayetinden, halktan korktuğu için onu Kuran’a sokamayan hazrete kadar… Mezhepçiliğin kutsanmasından, şefaat mitolojilerine kadar… Hacerül esved denilen işaret taşının putlaştırılmasından, peygamber mezarının ziyaretinin faziletlerine kadar… Peygamberin sünnetli doğduğu yada sonradan sünnet olduğu yalanlarından, Peygamberin 30 erkeğin cinsel gücüne sahip oluşu hikayesine ve sahabenin savaş dönüşü kadınlarına koşarken orgazm oldukları uydurmalarına kadar… Aişe annemizin 53 yaşındaki Peygamberle evlenirken 19 yaşında bir ergen olduğu halde, 9 yaşında olduğu yalanından, Peygamberin bir gecede 9 kadınla cinsel ilişkide bulunduğu uydurmasına kadar… Peygamberin Medine’de bir Yahudi tarafından büyülendikten sonra haftalarca şaşkın şaşkın dolaşmasından, açlıktan ötürü zırhını bir Yahudi’nin yanına bir kaç kilo arpa karşılığında rehin bırakmış olarak ölmesine kadar… Alimlerin icmasının dini kaynak oluşundan, sevadül azam yani büyük karaltı masallarına kadar… Miracta Allah ile namaz pazarlığı uydurmasından, ayın mucizevi bir biçimde yarılıp bir parçasının Ali’nin bahçesine düşmesine kadar… Dinden dönenin öldürülmesinden, namaz kılmayanın dövülmesi veya öldürülmesi gerektiğine kadar… Erkeklerin kadınlardan üstün olduğu yanlış çıkarsamasından, hayızlı kadınların camiye girmemeleri ve Kuran’a el sürmemelerine kadar… Kadınları eşekler ve köpeklerle aynı kategoride değerlendirmekten, cehennemi kadınlarla doldurmaya kadar… Haremlik ve selamlık yoluyla kadınları hayattan soyutlamaktan, kadınları başörtüsü, peçe ve çarşafla örtüp kimliklerinden soymalarına kadar… Kuran’daki, kadınların göğüslerini örtmelerini emreden ayeti saptırarak, saçlarını örtmeleri emredildiği yalanına kadar. Erkeklere altın yüzük ve ipek elbisenin yasak/haram olduğu uydurmasından, kadınla erkeğin tokalaşmasının kötü görülmesine; erkekler için gümüş yüzük ve sakal bırakmanın dinin bir alameti gibi görülmesinden, müziğin, resmin ve satrancın haram edilişi yalanına kadar… Boşama haklarını gasbederek kadınları köleleştirmekten, erkeğin ağzından kazara çıkan bir kaç sözle aileleri dağıtmaya kadar… Zekatı senede bir kereye indirmekten, Haccı birkaç güne sıkıştırmaya kadar… Namazı üç vakitten beşe çıkarmaktan; sünnet, teravih ve bayram namazları uydurmaya kadar… Kurban kesmek yalanından ve hayvanlarla ilgili yüzlerce haramlar uydurmaktan, Kureyş’in yemek tercihlerinin dini ölçü kabul edilmesine kadar… Hilafetin Kureyş’in hakkı oluşundan, La ilahe illallah demedikçe insanları öldürmenin gerekliliğine kadar… Sakal bırakmanın ve sarık sarmanın faziletinden, kabak sevmemenin peygambere hakaret sayılmasına kadar… Peygambere uymanın hadis kitaplarına uymakla eş anlamlı oluşundan, hadislerin ayetleri iptal edebileceği küstahlığına kadar…

    İnsan ve cinin varlık iddiasında bulunması ve hurafelere sapması geçici ve mecazidir. İnsan ve cin ancak, acziyetinin farkına varıp yaratanına yöneldiğinde bilme duygusunu kavrayabilecek ve gerçeğe ulaşacaktır…
    Dini meslek edinen profesyonel din adamları, insanları Kuran’dan uzaklaştırmak için Kuran’ın zor, anlaşılmaz ve mücmel olduğu yalanını yüzyıllarca empoze ettiler. Kuran’ın anlaşılması için yüzlerce ciltlik rivayet kitaplarının didik didik edilmesi gerektiği yalanına kananlar, Kuran‘ı öğrenmeye vakit bulamadılar. Vakit bulanlar ise kafalarını binlerce hurafeyle doldurduklarından ve üstelik Kuran’ı bunlara muhtaç kabul ettiğinden onu anlama şansını baştan kaybettiler. Nitekim, Allah’ın korunmuş Kelamını korunmamış kul sözlerine muhtaç görenler, Kuran’ın anlaşılmasının zor olduğunu iddia edip durdular.

    Muhammed Peygamberin biricik şikayetinin halkının Kuran’dan uzaklaşması hakkında olması çok ilginç (25:30). Buna rağmen, son Peygamberin halkı, daha hicri birinci yüzyılda hadis üretim fabrikaları kurmaya başladı. Bu felaketli davranışın sonucunda Kuran’ı anlamaya verilen mesai alabildiğine azaldı, bunun yerine binlerce çelişkiyi içeren ilkel rivayetler üzerinde ihtisaslaşma baş gösterdi. Rivayet kitaplarını değerlendirmede ortaya çıkan ihtilafları kurumlaştırıcı usul ve mezhep çalışmalarıyla bu sapkınca tuzak güçlendirilerek orijinal evrensel mesaj Arap, Yahudi ve Hıristiyan kültürlerinin karması bir din haline dönüştürüldü.

    Peygambere yakıştırılan yalanların Hadis ve Sünnet adıyla anılacağını önceden bilen Tanrı, Hadis (söz) kelimesini ayetlerden başka bir söz için kullandığında genellikle kötü bir anlamda kullanır (12:111; 31:6; 33:53;45:6; 52:34; 66:3). Sünnet (yasa) kelimesi de sürekli “Allah’ın sünneti (sünnetullah)” olarak tanımlanır (33:38,62; 35:43; 40:85; 48:23). Dahası, Hadis ve Sünnet’in yanında uydurulan üçüncü öğreti olan İcma (toplu karar) kelimesi de Allah hariç kimin için kullanılmışsa olumsuz bir anlamla mahkum edilir (20:60; 70:18; 104:2; 3:173; 3:157;10:58; 43:32; 26:38; 12:15;10:71; 20:64; 17:88; 22:73; 54:45; 28:78; 7:48; 26:39; 26:56; 54:44…).

    Kuran’ı yeterli görmeyen inkarcılar, Tanrı tarafından Kuran’ı anlamaktan engellenmişlerdir (17:45; 18:57). Çok ilginçtir ki, Kuran’ı kaynak olarak yeterli görmeyenler Kuran’ın anlaşılması ile ilgili ayetlerin bizzat kendilerini anlamamışlardır. Nitekim, 7:3; 17:46; 41:44; 56:79 ayetleri, hem-tez-hem-kanıt olan özgün bir dille kanıtı tezin içine gömen birer sanat eseridir. Hemen hemen tüm Kuran ciltlerinin arka kapağında Arapça üç ayet yer alır. Elinizdeki Kuran’a bakarsanız büyük olasılıkla 56:77-79 ayetlerinin yazıldığını göreceksiniz. Bütün Kuran’ın içinden neden bu ayetler icma ile seçiliyor merak ettiniz mi? Neden, ellinin üzerindeki isim-sıfatı arasından sadece bir kez burada geçen Kerim (Şerefli/Yüce) seçiliyor? Neden Kuran için sıkça kullanılan Zikr (Mesaj), Hakim (Hikmetli), Mübin (Apaçık), Nur (Işık) gibi kelimeler değil de bu ayette geçen Kerim? Neden bu ayet? Neden örneğin, Kuran’ın anlaşılır bir kitap olduğunu üst üste dört kez vurgulayan ayet değil (54:17,22,32, 40)? Veya neden 12:111; 15:1; 17:9; 17:88; 17:89; 30:58; 41:3; 55:2… ayetlerinden biri değil? Mesajın “dirileri” uyarmak için gönderildiğini bildiren biricik ayeti içeren Yasin suresini, inadına ölülere hasredenlerin niyetlerinden kuşkulanmaya hakkımız var (36:70). Kuran’ın bilgisine sahip olanlarınız bu sorunun cevabını iyi bilirler: Müşrik din adamları, bu üç ayeti (56:77-79) icma ile anlamamışlar ve anlamadıkları biçimiyle onların halkın büyük çoğunluğunu Kuran’dan uzaklaştırabileceğini düşünmüşlerdir. Nitekim onlar bu ayetlerin anlamını, abdestsiz olanların Kuran’a dokunmamaları olarak çarpıtırlar. Hayızlı kadınları pis olarak değerlendirdiklerini de düşünürsek, anlamı icma ile çarpıtılmış bir ayeti en popüler ayet ve o ayette geçen Kerim kelimesini en popüler sıfat haline getirmelerinin şeytanca bir melanetin ürünü olduğu anlaşılır. Kuran’ın bir cep kitabı, bir başucu kitabı olmasını engellemek, Kuran’ı rafa kaldırmak ve duvara çivilemek amacını güden plan ne yazık ki büyük oranda başarıya ulaşmıştır. Kuran, bir tren gibi, yüksek voltajlı bir trafo veya cin gibi çarpacak tehlikeli bir nesneye çevrilmiştir. Kuran, anlaşılması çok zor, dokunulması tehlikeli, ve ulaşılması imkansız yüce bir kitap olunca, hoşgelsin hadisler, sünnetler, mezhepler ve din ticareti yapan parazitler.

    Kuranın dışındaki din adına ortada duran bütün kaynaklardaki bilgiler Kuranın aydınlığına muhtaç ham bilgilerdir. Hadis, sünnet adıyla Peygamber sözü ya da uygulaması olduğu iddia edilen sözler ve uygulamalar da olsa bu böyledir. Ki hiç bir sözün veya uygulamanın peygamber sözü veya peygamber uygulaması olduğu ispatlanamaz. Tarihsel olarak bu mümkün değildir. İletişimin ve kayıt sistemlerinin bu kadar yaygınlaştığı günümüzde bile bir kaç yıl önce bir insanın söylediği sözün gerçekten kendisine ait olup olmadığı bile tartışılabilirken, peygamberin ölümünden bir asır sonra yazılan hadis kitaplarından peygamber sözleri veya uygulamaları hakkında gerçeğe uygun bilgi elde edilemez. Şüphesiz, Allah bize bilginin tek kaynağının Kuran olduğunu bildirerek düşünüp öğüt alanlar için bu durumu açıkça vurgular. Bilgiye sınır konulamaz. Evrende varolan bütün bilgilerin kaynağı ise Kuran’dır…

    Allah’ın yol gösterdiği akıl sahipleri, kaynak bilginin en güzeli olan Kuran’a uyarlar. (39:18)

    Din adına uydurulan inanç ve uygulamalardaki çelişkiler; rivayetlerden (hadis, sünnet, içtihat, icma gibi kaynak kabul edilen rivayetlerden) kaynaklanmaktadır. Oysa Allah’ın tek dininin tek kaynağı sadece Kuran’dır. Kuran’ın kendisinde çelişki bulunmaz. Çelişki zannedilen hususlar yanlış anlaşılmalardan ve yanlış Kuran meallerinden, tefsirlerinden kaynaklanmaktadır. Din adına Kuran’a dayanmayan, fakat İslam’ın bir emri ya da tavsiyesi zannedilen konulara örnek olarak, erkek çocukların sünnet ettirilmesi bidatını (kötü geleneğini) hemde sünnet adı altında dine sonradan sokulmuş, insan fıtratını bozan sağlıksız bir adet olarak görmekteyiz.

    Erkek çocukların sünnet ettirilmesi, erkek çocuklara yapılan en büyük kötülüktür ve fıtratı (yaratılışı) bozmak, değiştirmektir. Allah’ın böyle bir emri yoktur. Cahili bir adettir. Erken boşalmanın ve ereksiyon kaybının en önemli sebebi olduğu bilimsel olarak kanıtlanmıştır. Zaten bu geleneğin ortaya çıkması ve yapılış amacına bakılırsa cinsel isteği azaltmayı ve ruhbanlaşmayı artırmayı amaçlayan Yahudi ırkına mensup insanların geleneğinden kaynaklandığı bilinen bir gerçekliktir. Oysa cinsel isteğin azaltılması değil, meşru bir şekilde tatmin edilmesi fıtratın gereğidir. Bu kötü geleneğin, Yahudilik diye de adlandırılan Musevilik inancıyla da bir ilgisi yoktur.
    Kötü bir gelenek olan bu işlem Musevilik dininin bir gereğiymiş ve Allah’ın bir emriymiş gibi önce uydurma rivayetlerle Tevrata eklenerek Musevilik dinine sokulmuş daha sonra da Müslümanların güçlü olduğu dönemlerde Müslümanmış gibi görünen bazı münafık Yahudiler tarafından deşifre olmamaları için İslam dinine yine uydurma rivayetler yoluyla hem de sünnet adı altında şeytani bir akıl oyunuyla sokulmuştur. Münafık bazı Yahudiler şekil itibariyle Müslümanmış gibi görünebilmekte ancak Musevilik dininin bir emri haline getirdikleri bu gelenekleri gereği sünnetli oldukları için (Müslümanlar da sünnetsiz oldukları için) deşifre oluyorlar ve münafıklıkları kolayca ortaya çıkıyordu. Bu çirkin geleneği Müslümanlar arasında da yaygınlaştırarak böylece münafıklıklarını gizlediler.

    Erkek çocukları sünnet ettirme geleneğinin Musevilik veya Müslümanlıkla bir ilgisi yoktur. Kuran’da erkek çocukların sünnet edilmesi diye bir emir bulunmamaktadır. Allaha ve Kuran’a inananların; bütün hayatlarını olumsuz etkileyen en büyük kötülük olan bu işlemden kendilerini ve çocuklarını korumaları, Allah’ın verdiği aklın kullanılmasının gereğidir. Allah’a inananlar çocuklarını sünnet ettirmezler. Kendilerinin rızası olmadan sünnet ettirilmiş olanların ve bilmeden çocuklarını sünnet ettirmiş olanların durumu ise Allah’a kalmıştır…

    “Hiç kimse Allah’ın verdiği bilgiyi ve aklını kullanmadan inanamaz ve Allah akıllarını kullanmayanları rezilliğe mahkum eder.” (Kuran-ı Kerim 10-Yunus Suresi 100. Ayet)

    Günümüz Müslümanlarının bildiği ve uygulamaya çalıştığı İslam, yüzyıllar boyu, din adamlarının uydurdukları kurallarla öylesine bozulmuştur ki Muhammed Peygamberin bildirdiği İslam diniyle ilgisi kalmamıştır. “Ulema” geçinen din adamları, o kadar çok şeriatlar, haramlar, çarşaflar, peçeler, gıdasal yasaklar, sakallar, sarıklar, istincalar, istibralar, misvaklar, sağ ayaklar, sol ayaklar, hadisler, sünnetler, şefaatler, hazretler, efendiler, kerametler, melanetler, mehdiler, evliyalar, şerifler, seyyitler, hırkai şerifler, sakalı şerifler, takiyyeler, takkeler, tespihler, tekkeler, mezhepler, tarikatlar, şatahatlar, muskalar, istihareler, hülleler, hileler, türbeler, nafileler, mekruhlar, menduplar, sevaplar, müstehaplar, fetvalar ve palavralar uydurmuşlardır ki İslam dinini Allah’ın doğadaki ayetleriyle çelişen, karmaşık ve yaşanmaz bir dine çevirmişlerdir. Müslüman halkların dünyanın bu kadar gerisinde kalmalarının en önemli sorumluları bu müşrik din adamları ve onları kullanan politikacılardır.

    Maalesef, bugün müslümanlık iddiasında olanların büyük çoğunluğu, Muhammed Peygamberin tebliğ ettiği din yerine onun baş düşmanları olan Ebu Cehil’in ve Ebu Leheb’in savunduğu şirk ve cehalet dinini izlemektedirler. Ne var ki Allah’ın verdiği söz gelmiş ve yüzyıllardır anlaşılmaz ve yetersiz diye damgalanarak köşeye atılan Kuran’ın mesajı karanlıkları dağıtmaya başlatmıştır. Ördükleri örümcek ağlarının ve cehalet duvarlarıyla oluşturdukları karanlıklarının dağılacağını hisseden profesyonel din adamları ve onların kör izleyicileri büyük gürültüler koparsalar da Allah nurunu devam ettirmektedir. Kuran, tüm Kuran, başka şey değil sadece Kuran.

    “Bu Kuran senden önce gönderdiğimiz elçilerimizin de yasasıdır. Sen bizim yasamızda bir değişiklik bulamazsın.” (Kuran’ı Kerim 17-İsra Suresi 77. Ayet)

    KURAN SOY BİR KİTAPTIR

    Kuran 24 ayar altına benzer. Sahtekarlar altına teneke yapıştırsalar da, hatta altın rengine boyasalar da, altının özelliklerini bilen bir sarraf altını tenekeden rahatlıkla ayırabilir. Demek ki soy metal olan altın, kimyasal yapısıyla herhangi bir sahtekarlığa karşı korunmuştur. Aynı şekilde soy ve son kitap olan Kuran, asal bir sayı olan 19 sayısı üzerine kurulu matematiksel bir yapıyla herhangi bir sahtekarlığa karşı korunmuştur (74:30). Mesajını böylesine mükemmel ve otomatik bir iç savunma sistemine sahip kılan Tanrı çok yücedir!

    Kuran’daki toplam ayet sayısıyla ilgili olarak; Kuran hakkında önemli bir bilgiye sahip olmayan bir Müslüman’a sorarsanız büyük olasılıkla 6.666 sayısını cevap olarak alacaksınız. Ne var ki, bu sayı Zamehşeri adında bir hikayecinin uydurduğu hoş bir sayıdan ibarettir. Altılardan oluşan bu sayı kolayca akılda kaldığı için popüler olmuştur. Fakat elinizdeki Kuran’dan dikkatle sayarsanız, sonucun farklı olduğunu göreceksiniz. Kuran nüshalarında 6.236 ayet bulunduğuna tanık olacaksınız. Bu sayıya Fatiha Suresinin (İlk Sure) başındaki ve Karınca (Neml) Suresinin (27. Sure) içinde geçen Besmeleler dahildir. Bağımsız birer ayet olarak numaralanmadıkları halde Kuran’ın yapısına dahil olan Sure başlarındaki diğer 112 Besmele’yi de eklediğinizde bu sayı 6.348 olur. Ültimatom (Barae, Tevbe) (9. Sure) suresinin sonuna eklenen, ancak Kuran’ın koruma sistemi tarafından dışlanan 2 “ayeti” bu sayıdan çıkardığımız vakit Kuran’da Besmelelerle birlikte tam 6.346 ayet olduğunu görürüz. Bu sayı, Kuran’ın diğer birçok elementi gibi 19 sayısının tam katıdır. Kısacası, 6.234 adet bağımsız ayet içeren Kuran, tekrarlanan Besmelelerle birlikte toplam 6.346 ayete sahiptir.

    İSLAM MUHAMMED PEYGAMBERLE BAŞLAMADI

    İslam özel bir isim olmayıp Tanrı’ya teslimiyet anlamına gelir. Tüm elçiler ve inananlar islam ve müslüman kelimelerinin kendi dillerindeki karşılıklarını, kendi inançlarını tanımlamak için kullanmışlardır (2:131; 7:126; 10:72; 22:78; 27:31,42; 28:53; 72:14). Nitekim, Tanrı yanında makbul biricik din İslam’dır, yani Allah’a teslimiyettir (3:19). Bir çok sözde müslüman, “(Allah’ın buyurduğu gibi) Kuran, tam ve detaylı ise namazların rekatlerini Kuran’ın neresinde bulabiliriz?” diye Tanrı’ya meydan okumaktadır. İslam’ın tüm pratiklerinin Kuran’ın vahyinden çok önce ortaya konmuş olduğunu yine Kuran’dan öğrenmekteyiz (8:35; 9:54; 16:123; 21:73; 22:27; 28:27). İbrahim Peygamber ve tüm elçiler namazı gözetiyorlar, zekatı veriyorlar, oruç tutuyorlar ve hac ediyorlardı (2:43; 3:43; 11:87; 19:31,59; 20:14; 28:27; 31:17). Mekke müşrikleri ise rivayetlerin ileri sürdüğü gibi heykellere tapmıyorlardı; Allah’ın kutsal kulları olduklarına inandıkları Lat, Uzza, Menat gibi isimlerden şefaat bekledikleri (53:19-23; 39:3) ve Allah adına haramlar ve farzlar uydurdukları için müşrik olarak tanımlanmışlardır (6:145-150).
    Mekke putperestleriyle olan benzerliği ortadan kaldırmak için rivayetler uyduranlar, uydurdukları heykel tasvirlerindeki çelişkileri ile aslında yalanlarını ele vermektedirler. Kuran’ın hiçbir yerinde onların heykellere taptıkları, Muhammed Peygamberin heykelleri kırdığı v.s. bildirilmemektedir. Aksine, Mekke müşriklerinin kendilerini İbrahim Peygamberi izleyen ve Tek Tanrı’ya inanan insanlar olarak gördüklerini öğrenmekteyiz (6:23; 39:3). Nitekim onlar, İbrahim Peygamberin hatırası olan Kabe’ye saygı gösteriyorlar (9:19), namaz, oruç ve haccı bazı tahrifatlarla da olsa uyguluyorlar, (2:183,199; 8:35; 9:54; 107:4-6), zekatı bildikleri halde gereği gibi yerine getirmiyorlardı (53:34). Zekat, gelirin ihtiyaçtan fazla olan bölümünü (2:219) geciktirmeden (6:141) ihtiyaç sahiplerine ve Allah yoluna (9:60) gizli veya açık olarak (2:274) verme yükümlülüğüdür (51:19).
    İslam özel isim değildir; kök olarak teslimiyet/barış anlamına gelir. İbrahim Peygamberle tekrar yenilenen (4:125; 22:78) ve tüm peygamberler ve elçiler tarafından iletilen ilahi sistem Allah tarafından bu kelimeyle tanımlanır (5:111; 10:72; 98:5). Yalnızca Allah’a teslim olmaktır (2:112,131; 4:125; 6:71; 22:34; 40:66). Yaratılışımızdaki sistemdir (30:30). Doğa ile uyumlu evrensel ilkeler sistemidir (3:83; 33:30; 35:43). Yalnızca öznel deneyimler değil nesnel kanıtları da ister (3:86; 2:111; 21:24; 74:30). Bir savın doğruluğunu kabul etmek için kalabalıklara veya duygulara değil aklın ölçüsüne başvurmamızı bekler (17:36; 4:174; 8:42; 10:100; 11:17; 74:30-31). Bilgi, eğitim, ve öğrenime önem verir (35:28; 4:162; 9:122; 22:54; 27:40; 29:44,49). İnsanın yeryüzündeki yaratılışını bilimsel olarak araştırmamızı öğütler (29:20).

  4. CAMİLER,TEKKELER,TÜRBANLAR VE SARAYLARLA HORTLATILAN ORTAÇAĞ!

    Erdoğan’ın içinde bulunduğu ruh hali:‘diktatör psikoloji’

    “Topçu Kurmay Albay Ali Yazıcı, Erdoğan’ın askeri başyaveri olacak. Yazıcı yeni görevinin inceliklerini öğrenmek için Özdaban’la birlikte oryantasyon yapmaya başladı. Bugün iki Albay, Cumhurbaşkanı Erdoğan Üsküdar Hz. Ali Camii’nde cuma namazı kılarken avluda yan yana bekledi.
    “Erdoğan: Bir yerde minare varsa orası müslüman yurdudur” dedi. Kendi sarayına kurduğu Beştepe Millet Camii’sinin açılışını yapan Erdoğan, “aynı anda üç bin kişi namaz kılabilecek” dedi.
    Erdoğan saray ve camiler yaptırarak, Osmanlı özentisi içinde padişah ve halife olmak istemektedir…
    ‘Ankara’daki saray ile İstanbul’da yapımına devam edilen 50 bin kapasiteli devasa Çamlıca camisi yalnızca gösteriş merakından değil, aynı zamanda İslam dünyasında kendisine saygı ve prestij kazandırıp halife olma hayellerinin de bir sonucudur!
    RT Erdoğan, İstanbul’da inşaa ettirilen Çamlıca camiisinin avlusuna Erdoğan’ın türbesini yaptırmak istiyor..
    Dağlara, kayalara, gösteriş için en yüksek yerlere camiiler kurulmasını emrini veren Erdoğan’ın kendi memleketi olan Rize’nin Güneysu ilçesindeki bin 130 rakımlı Kıble Dağı’nın zirvesine ‘Kıble Dağı Camisi’ yapıldı. Güneysu ilçesinde, kıble yönünde olması ve ilçenin birçok yerinden görülebilmesi nedeniyle Kıble Dağı ismiyle anılan bin 130 rakımlı dağın zirvesine inşa edilen cami’ye Erdoğan camisi de deniliyor!
    R.T. Erdoğan’ın Ankara’da yaptırdığı Ak Saray ve Beştepe camiisi ile İstanbul Çamlıca’da yaptırdığı ‘dev’ camii sadece gösteriş için değil, aynı zamanda kendisine İslam dünyasında prestij kazandırıp Halifeliğinin yolunu açmaktır..

    ”ERDOĞAN CAMİİ YAPIMLARINI YAKINDAN TAKİP ETTİ”
    Recep Tayyip Erdoğan’ın, En yüksek tepeye planlanan Kıble dağı ve Çamlıca Camiinin inşa sürecini ilk gününden itibaren en ince detayına kadar baştan sona ilgileniyor!
    R.T. Erdoğan’ın Ankara’da yaptırdığı Ak Saray ve Beştepe camiisi ile İstanbul Çamlıca’da yaptırdığı ‘dev’ camii sadece gösteriş için değil, aynı zamanda kendisine İslam dünyasında prestij kazandırmak için dir..
    ÇİN’de konuşan Erdoğan, basın mensuplarına yaptığı açıklamada,”Çin’de 35 bin cami ve 40 bin din görevlisinin bulunduğunu öğrendiklerini, fakat bunun Çin’in şimdiki nüfusuna oranla yeterli olmadığını ve gerekirse yardım edeceklerini söyledi.”
    Minarenin olduğu yeri kendi toprağı ilan eden Erdoğan, sanki Çinde’ki 35 000 caminin minaresi yokmuş gibi yeni bir gaf daha işledi! Çin’i de böylece Müslüman yurdu sayan Erdoğan, ”Bir yerde minare varsa orası müslüman yurdudur.” diyerek 35 000 camisi oan Çin’ i de şimdiden İŞİD’varice tehdit etti..
    Erdoğan, Cuma namazını Cakarta’daki dünyanın en büyük dördüncü camisi olan İstiklal Camii’nde kılarken ”3 önemli şeyimiz, islam,islam ve yine İslam” diye konuşan Erdoğan, Endenozya’nın nüfus oranına göre çok az camii’ye sahip olduğunu idda etti.

    AKP, İŞİD’leşiyor!

    Erdoğan Heryere Cami kurulamsı emrini verdi. Yüksek tepeler, Dağlara ve şimdi de Plajlara, denizin içine cami
    AKP, cami ve mescitleri toplumu dinsel taciz altına almanın, dincileştirmenin aracı olarak kullanmayı, bu yolla ülkeyi İŞİD ve Nusra’nın yaptığı gibi din devletine sürüklemenin altyapısını hazırlamayı sürdürüyor!

    Bütün resmi daireleri, asker ve polis dahil heryeri mescitlerle donatan, özel okullara ibadethaneyi zorunlu hale getiren, plajları haremlik selamlık olarak ayırmaya başlayan AKP bu kez plajların ortasına, denizin üstüne cami yapmanın yolunu açtı. 
    Hükümet; Kıyı Kanunu’nun uygulanmasına ilişkin yönetmeğin 4. maddesinde Taliban tarzı bir değişiklik yaptı. Çevre ve Şehircilik Bakanlığı tarafından yapılan değişiklik, bugünkü Resmi Gazete’de yayımlandı.

    Yapılan bu düzenlemeyle isteyen birisi gelip bir plajın ortasına, sahildeki bir parkın ya da kampingin içine, koyu bir şeriatla yönetilen Suudi Arabistan’da olduğu gibi mescit ya da cami inşa edebilecek. Uygulama sadece plajlarla sınırlı olmayacak. Çamlıca tepesine yapıldığı gibi İstanbul Boğazı’nda, İzmir Körfezi’nde, Antalya Limanı’nda da deniz üstüne cami diye ucubeler yapılabilecek.
    Düzenleme, radikal dinci tarikatlar ya da AKP’nin içindeki yobazlar ileride plajlara cami, mescit kurup, sonra da “Burada Allah’ın evi var, mayoyla, bikiniyle denize girilir mi? Haşema, tesettür mayo giymek zorundasınız” demeye başlayabilecekleri anlamına da geliyor.

    Sevgi ve Saygılarla

    Entegrasyon Komitesi İsviçre- Vevey

    ———————————————————————-

    Esin Duran,

    Selda Suner,

    N. Gök,

    Irem haloglu

    Ferdi koçkar

    Yeliz seren

    Vedat Konak

    S. Aktaş

    Pelin Moda,

    Bedri Engin,

    Hasan Sirtan

    M. Eskici

    Nazmi Dogan,

    Sevda Suner

    R. Adalı

    Sezer Aşkın,

    H. Datvan,

    Salih Demir,

    FERDİ KADER

    Erhan Vural

    Necmi Derinsu

    Ahmet Kaymaz

    Aslan IŞIK

    Nizamettin Duran

    A. Demir

    hasan kayısoğlu

    Melahat Baykara,

    ismail çekmez.

    Aydin Nizam

    Uğur Demir

    Ismail B. Cenk,

    Tekin Balkic

    Selma Altuntaş,

    Murat Koç

    Filiz Serin,

    Nedim Serin,

    Vedat Koçak,

    Salih Birdal,

    Erdal Cömert

    Ismail Bulak

    Ahmet Meriç

    Mustafa Gur,

    Hasan Zafer

    Bahar Ünsal

    Osman B.

    Ayse bahar

    Metin Maslak

    H. Maslak

    Dilek Solak

    zeynep içkaya

    Sevda maslak

    Sercan Gezmiş

    Aynur Balkaya

    İpek Doğan

    Nazım Doğan

    Murat Doğan

    esin erkan

    Beyhan erdem

    n. erdem

    İsmail Deniz

    Ayten BARAK

    Ugur Birdal

    Ahmet Tan

    İsmet Yelkenci

    Yıldırım Kongar

    Selma Kongar

    Birol Aytekin

    Hatice Gül

    Ibrahim Erkin

    Kemal erdem

    Rıza Akdemir

    Mehmet Coskun

    Hüseyin demir

    fethi killi

    Yeliz Ender

    Mustafa Ender

    Ugur Basak

    Kemal Dektaş

    Ayten Ilkdal

    Nuri Aktanır

    Metin Koc

    Sevgi Ender

    Burhan Kulakçı

    Oğuz Duran

    Burcu Kanter

    Aysel kanter

    Erol kanter

    Layla SOLGUN

    M. Oktay

    Kemal Aktas

    Yelda tekinoglu

    Orkun Keskin

    T. Vural

    Oğuz şen

    Nur Şen

    Ismail çaykara

    Burhan Orkal

    D. Kahan

    Seher Yıldız

    Esra akkaya

    Mehmet Uzan

    Yeliz IŞIK

    Murat Bakır

    O. Dem

    Salih Aktaş

    Seyhan İlknur

    Osman Çekiç

    esma yıldız

    Murat Çetindal

    Ali OkyarMusa Tekin

    Aslı Birdal

    Nazmi Doğan

    İnci Gür

    L. Okar

    Mustafa Karkaya

    Omer Aytac

    Mürsel Bozkır

    Zeynep Şengül

    Gülcan Iğsız

    Murat Nidar

    şemsi Kaya

    Ayten Ekşi,

    Eda leman

    nermin ışıl

    D. Polat

    Kadir Erdem

    Serdar OKTAY

    Mehmet Özdemir

    Mustafa Erkan

    Nuri AKTAS

    Emine AKTAS

    O. Kadir Ergun

    Metin Kurca

    Sedat Isiklar

    Filiz Bag

    Kadir Baskale

    Sevim Varlik

    Hasan Mesut Akkaya

    Necmi Guler

    Erhan Isguz

    Meral Okur

    Bilge Okyaz.

    Kemal Koç

    L. Mirakoğlu

    Oktay Kızılcık

    Mehmet Yavuzgil

    Erdal Polat

    Hüsnü oktay

    k. Sankay

    Ahmet tekin.

    Semra Kaya

    Mustafa Çiçek

    Kayhan Göçkaya

    Erdal Solgun

    Mehmet Solgun

    Esra Solgun

    N. Altik

    Oguz Karakış

    Leyla Mert

    Işık mert

    D. Öksüz

    Erdem Yılmaz

    Ayse Eltan

    S. Guner

    M. Deniz Ok

    Mehmet İnce

    Huseyin Cinar

    Meltem Cinar

    Berk Cinar

    L. Demirkaya

    Huseyin Çilek

    Ayten Irmak 

    D. Okdere

    Ali Uskan

    İrem Haloğlu

    Berdan Temiz.

    H. Baskale

    Murat Gülay

    Esra Gülay

    Mustafa Akyol

    A. jale Kol

    M. Kol

    Tamer Oktay

    Aslan Burukoglu

    I. Demir 

    Nurettin Akdal

    Uzan Kara

    ismail Igdır

    Ali Serin, Gül Akın, esra Serin

    Nuri Şen

    Hasan.Y. Balci

    Mehmet Yucel

    İsmet C. Koray

    salih Söğütlü

    Nuri Akçay, Gül Akçay, Esra Akçay

    Ali Dem. Sarahoğlu

    Ayten Karaman, Mehmet Azal

    L. Uzan, Harun Tabaklı

    Ertekin Sancak, mehmet değerli.

    Kemal Güler, Zeynep Güler

    B. Urak. 

    Ismail Duygu, Erdem Duygu

    Hasan Incedemir.

    N. kayıkçı.

    Bayram Akçak

    İsmail Dilpek.

    Kemal Uzunyayla

    Zeynep Olgun, Mustafa Gülay, Nuri gülay, Arzu Gülay

    Mehmet Gülçiçek. Seher Gülçiçek.Mustafa E. Sırat. 

    Oktay Baykuş. Ezra Seren. Nuray Karaçay.Ali karaçay. Murat Karabel. Nedim Arslan. Haydar Erkin.

Bir Yanıt Bırakın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Connecting to %s