DRAMATİK BİR HAYAT HİKAYESİ

RUHİ SU

1912’de Van’da doğdu adı Mehmet’ti. Anasını babasını hiç bilmedi. Kendi anlatımıyla, “Birinci Dünya Savaşı’nın ortada bıraktığı çocuklardan biriydi”. Van’dan Adana’ya getirdiklerinde çok küçüktü. Çocuğu olmayan, fakir bir ailenin yanına verdiler. Onları, amcası ve yengesi biliyordu, öyle çağırıyordu. Anlaşılan, amca – yenge demesi istenmiş, böyle hatırlıyordu Mehmet.

Mehmet, evin bireyiydi artık. Evdeki keçilerden, ineklerden, tavuklardan o sorumluydu. Onları gütmek, yemlemek onun işiydi. İşe, çobanlıkla başlamıştı.Getir-götür işleri de doğal olarak ona aitti. Hayvanları seviyor, onları karanlık basıncaya kadar kırlarda tarlalarda güdüyordu. Ağaçların tepesinde meyve topluyor, günlük yiyeceğini çıkarıyordu. Yaşamındaki en önemli şey ise: Mehmet türkü söylüyordu!

Mehmet altı yaşına geldiğinde, Adana, İngilizler ve Fransızlar tarafından işgal edilmişti. Bu işgalin ardından Adanalılar toplu olarak Toros Dağları’na kaçtılar. Bu bir göçtü. Bu göç, “kaç – kaç yılları” olarak anılır. Mehmet de amcası ve yengesiyle bu göçün içerisindeydi tabii.

Kaç – kaç yılları boyunca Mehmet, hep çalışıp, verilen işleri yapmayı başardığı halde, yengenin hoşnutsuzluğu hiç bitmiyordu. “ Kaç – kaç”ta bir gün Mehmet’in eline bir testi verip, bize su getir diyorlar. Mehmet, hiç itiraz etmeden gidip, su arayıp buluyor. Ne kadar zaman içinde su bulmuştur, onu hatırlamıyor. Suyu getirdiği zaman, birde bakıyor ki amca ve yenge de dahil, kafile yok olmuş.

Mehmet bir testi suyla dağ başında kalıyor. Geceleri incir ağaçlarının üzerinde uyuyarak, meyve yiyerek, kaç gün kaç gece kaldığını hatırlamadan yaşıyor. Bir yandan da amca ve yengesinin içinde bulunduğu kafileyi aramaya başlıyor. Sonunda onları buluyor. Amcası, Mehmet’i görür görmez sarılıp ağlamaya başlıyor. Belli ki çok üzgün. Yengede tıs yok. İşte o zaman, Mehmet kasıtlı olarak terk edildiğini anlıyor, belli etmemeye çalışıyor. Mehmet’i gören konu komşu ise çok seviniyor. Mehmet, işte ailenin bu davranışından onların, gerçek amcası ve yengesi olmadığını anlıyor.

Hayat hikayesine bir küçük ara verip, son yılına gidelim:

Yıl 1984. Türkiye’nin en başarılı gazetecilerinden Zeynep Oral ‘Milliyet Sanat’ için soruyor, ömrünün son demlerini yaşamakta olan bir müzik çınarı, Ruhi Su yanıtlıyor, “Bunları şimdiye dek kimselere anlatmadım” diyerek…

“1912’de Van’da doğdu Mehmet. Anasını, babasını hiç tanımadı, bilmedi. Kendi deyişiyle, ‘Birinci Dünya Savaşı’nın ortada bıraktığı çocuklardan’dı. Çok küçüktü Van’dan Adana’ya bir ailenin yanına geldiğinde.”

Konuştukça konuşuyor “Birinci Dünya Savaşı’nın ortada bıraktığı” Mehmet Ruhi Su. Öksüzlüğünü, garipliğini, müziğe vurgunluğunu, muhalifliğini, baskı görmüşlüğünü, mahpus düşmüşlüğünü, dünyaya dair umutlarını ve kırgınlıklarını anlatıyor Zeynep Oral’a.

Söyleşinin sonunda söz dönüp dolaşıyor, Ruhi Su geliyor başladığı yere, çocukluğuna. Bir neslin hayallerini müziğiyle beslemiş, türküleriyle, marşlarıyla umudu ete kemiğe büründürmüş, baskılara hiç boyun eğmemiş ama kaybolmuş çocukluğu hakkında hep lâl ü ebkem olmuş, dilsiz kalmış Ruhi Su, çekinerek konuşuyor. Çekinerek ama çok şey anlatacağını umarak, kısa ve öz konuşuyor:

“Demin anlattıklarımı kimselere anlatmadım. Öksüz olduğumu çok kimseye söyleyemedim. Toplumumuzda hâlâ aşiret anlayışı var. İlk iş ‘Kimlerdensiniz?’ derler. Kendini yetiştirmiş olmanın önemi hâlâ anlaşılamadı.”

Ermeni ana babadan doğmuş, Ermeniliği de, zavallı anası babası da 1915’te Van’da kırılmış, toprak altına girmiş, bir nüfus memurunun deftere işlediği Abdullah ve Huri adlarını ana baba bilmiş, yetimhanelerde büyümüş, garip, güzel sesli Mehmet Ruhi Su’nun hayatının itirafı – artık bir gözünün mezara baktığı zamanlarda nihayet söyleyip rahatladığı…

Bu da Ruhi Su’nun kendisi için:

Mehmet, çok sağlıklı bir çocukmuş. Doğanın bütün olanaklarını kullanmasını, doğayı sevmesini bilmiş, yaşamı boyunca zorlukları yenmiş, içine sindirebildiği dönemleri hiç unutmamış. Çocuk denecek yaşta savaş denen şeyin, ne demek olduğunu içinde yaşayarak, seferberlik türküleri, marşlar söyleyerek öğrenmiş. Kaç – kaç’ da Adana’da çok güzel türküler öğrendiğini hep söylerdi. Türküler öğreniyor, türküler söylüyor, komşular, özellikle kadınlar, dinleyicilerinin başında geliyor. Bu türküler, müzik duygularını pekiştirmede ve değiştirmede önemli rol oynuyor. İlk türkü repertuarını böyle oluşturuyor. Bir Ruhi Su olgusunun oluşmasının önemli adımlarıydı tüm bunlar.

Adana’ya döndükten sonra, Mehmet, aile ile bin bir güçlükle, yaşamını sürdürüyor. Yenge hala çok rahatsız; Mehmet ile uğraşmaya devam ediyor, sudan bahanelerle Mehmet’i hırpalayıp, dövüyor. Bir gün yine, sıradan bir kusurunu bahane ederek Mehmet’i dövmeye başlıyor. Bir türlü hırsını alamıyor, Mehmet’i ağaca bağlıyor ve kamçı ile dövüyor. Bu dayak, belki de Mehmet’in yaşamının dönüm noktası oluyor. Onun bu kötü yaşamını komşular da biliyorlar. Mahalleden arkadaşı olan Hüseyin’ in annesi, Mehmet’i çok severmiş. O gün ona, “Seni Hüseyin’in okuluna götürmemi ister misin ?” diye sormuş. Mehmet, korkudan sadece başını sallayarak, evet diyebilmiş.

Hüseyin’in okulu öksüzler yurduydu. O zamanki adı ile Dar-ül Eytam. Hüseyin’in annesi Mehmet’i, Adana’nın tanınmış ailelerinden Suphi Paşa’ya götürüyor ve tavsiye mektubu alıyor. Sonra da öksüzler yurduna götürüp, bu mektubu veriyor. Müdür, görevlilere, “ bu çocuğu hamama götürün, ona temiz elbise ve çamaşır getirin” dediğinde, Mehmet okula alındığını anlıyor. Tüm bunlar, amcanın ve yengenin haberi olmadan yapılıyor. Yeni elbiseleriyle Mehmet’i okulun bahçesine salıveriyorlar. O günleri şöyle anlatırdı: “ Oyun denen bir şeyin var olduğunu o zaman öğrendim, içim içime sığmıyordu şaşkındım”

Kırılan Keman

On yaşından itibaren, okullardaki yatılı yaşamı başlıyor, önce çocukluğunu yaşamaya başlıyor öksüzler yurdunda. Aynı zamanda müzik yaşamı da başlamış oluyor. Mahallede olduğu gibi burada da sesinin farkına varıyorlar. Türküler, marşlar söyletiyorlar. Sonra da taburun önünde yürüyen gruba alıyorlar. Yaşı büyük olduğu için sınıf atlatıp, 3. sınıfa kabul ediyorlar. Bir yıl sonra öksüzler yurdunun müzik öğretmeni Mehmet Tahir, yurda bir keman aldırtıp, Mehmet’ i kemana başlatıyor. Dördüncü sınıfta kemana başlayan Mehmet, böylece, klasik müziğe de ilk adımını atmış oluyor.

Yıl 1925. Ankara’da Müzik Öğretmen Okulu kurulmuştur. Türkiye’deki tüm öksüz yurtlarına, müziğe yetenekli, sesi güzel çocukların, sınav sonucu müzik öğretmen okullarına yollanması için bir bildiri yollanır. Adana Öksüzler Yurdundan dördüncü Sınıf öğrencisi Mehmet, beşinci sınıftan Şaban sınava girerler. Mehmet sınavı kazanır, Şaban kazanamaz. Okul Müdürü Mehmet’i çağırarak, “sen bir sene daha bu okulda okuyabilirsin ama Şaban açıkta kalır, bu yıl onu kazanmış gibi gösterelim, sen nasılsa seneye yine sınava girersin.” der. Mehmet kabul eder. Gerçekten de kendisi giderse arkadaşı açıkta kalacaktır. Bir yıl sonra, sınavı kazanacağından emindir Mehmet. Bir yıl sonra beşinci sınıftan Mehmet ve Suphi girer sınava ve ikisi de kazanır. Kayıt işlemleri için dosyalar Ankara’ya gider. Bu sırada, dönemin Savunma Bakanı Recep Peker’den öksüz yurtlarına bir başka bildiri gelir. Bu bildiride: “ okulu bitiren tüm çocuklar zorunlu olarak askeri okullara girecek.” denmektedir. Ruhi Su o günleri de şöyle anlatmıştı:

“Bize bunu duyurdular. Çok üzüldüm ama yerimi Şaban’a verdiğime hiç pişman olmadım. Suphi, ben ve diğer arkadaşlarımla birlikte, İstanbul Halıcıoğlu askeri Lisesi ne gidecektik. Yeniden müzik öğretmen okuluna nasıl gideceğimi düşünmeye başlarken, askeri okula gitme hazırlıklarımız başladı. Doktor kontrolünden geçtik. Göz muayenesinde az görüyormuşum numarası yaptım ama, sağlam olduğuma karar verdiler. O ara isimlerimizden dolayı, küçümsendiğimizin farkına varıyorduk. İsimlerimizi değiştirmeyi veya ek bir isim almayı kararlaştırdık. Ökkeş, Durmuş, Cumali, Ali Merdan gibi isimleri bırakarak “kibar” isimlerimizle İstanbul’a Halıcıoğlu Askeri Lisesi ne geldik. Artık ben, Mehmet Ruhi idim. (…) İstanbul Öksüzler Yurdu öğrencileri bize yol gösterdiler. Beni kendi yurtlarındaki Ahmet Muhtar Bey ile tanıştırdılar. Akşam oldu mu kantinde toplanırdık. Ağabeyler “hadi Ruhi çal” derlerdi. Keman çaldırırlardı. Bir akşam yine kantinde ağabeylere keman çalarken, okul komutanı içeri girdi “ Ne yapıyorsunuz? Bu ne rezalet?” dedi. Kemanı kaptığı gibi ayaklarının altına alıp, kırması bir oldu.

Birkaç gün sonra, okul komutanı beni çağırdı. Kemanın parasını vermek isteyince, kabul etmedim. Çok üzülmüştüm. Aklım fikrim Müzik öğretmen Okulu’na nasıl gidebileceğimdeydi. Buradan ayrılmanın yollarını arıyordum. Bir gün, Ahmet Muhtar bey Ankara’ya gelebilir misin diye sordu. Hiç bir şey düşünmeden gelirim dedim. Askeri Lise’ den kaçmaya karar verdim. Kimliğim Müdüriyette idi. Arkadaşlarım aralarında para topladılar. İki kimliği olan bir arkadaşım da kimliğinin birini bana verdi. Yanımda sahte bir kimlikle bavulumu hazırlayıp, trene bindim. O zamanlar trenlerde çok sıkı kontrol yapılırdı. Tam Polatlı’ya yaklaşırken, polisler geldi, sorular sormaya başladılar. Nereye gidiyorsun, nerede kalacaksın? Kimliğimi aldılar ve ‘yarın, merkezden gel al’ dediler. İstasyonda indim. Sırtımda koskocaman bir bavul, önce Ulus, sonra Cebeci’ ye yürüdüm. Nihayet Müzik Öğretmen Okulunun önüne geldim. Ahmet Muhtar beyi buldum. Beni görünce şaşırdı. Nasıl geldiğimizi sordu. Kaçtığımı söyleyince derinden bir “eyvah” çekip, beni, Askeri Liseler Müdürlüğü’ ne yolladı. Sırtımdan bavulu indiremeden oraya gittim. Karşıma çıkan ilk yetkiliye durumumu anlatmaya başladım. Konuşmaya başlamamla birlikte gözümden yaşlar boşandı. Masada bir albay oturuyordu. Bir taraftan anlatıyor, bir taraftan da ağlamaya devam ediyordum. Albayın da gözlerinin dolduğunun farkına vardım. Ama cevabı şu oldu: “Seni kabul edersem herkes askeri okuldan kaçar.” Sen okuluna dön, oradan dilekçe ile başvur.”

Ruhi büyük umutlarla gittiği o yolu iki inzibatla o akşam geri dönmek zorunda kaldıKaçtığı için hemen hapse attılar. İki gün orada kaldı, ama kaçtığına pişman olmadı. Müzik Öğretmen Okulu’na gitmenin yollarını daha kapsamlı düşünmeye başladı. “O yıllarda, askeri okullara girme isteği çok fazlaydı. Öksüzler Yurdundan gelen çocuklar da isteğe bağlı olarak Gülhane Askeri Hastanesi’nde sağlık kontrolü yaptırıyorlardı. Çürük çıkan olursa, başka okullara gönderiliyordu. Okul komutanına çıkıp, beni hastaneye sevk etmesini istedim. Herkes askeri okullarda okumayı isterken, benim müzik okuluna gitmek isteyişime şaşırıyorlardı. Muayenelerim başladı. Göz muayenesinde, bütün harfleri yanlış okudum ama, doktorlar öksüzüm diye acıyıp sağlam raporu verdiler. Oradan kulak muayenesine gittim. Kulak doktoruna durumumu anlattım. İsteğimi tekrar tekrar söyledim. Beni çürük çıkarması için yalvardım. Hiç unutmuyorum “iltihap üzenesinden dolayı mektebe devam edemez” diye rapor verdi. Çok sevindim. Arkadaşlarım ve ağabeyler Müzik Öğretmen Okulu’na dilekçe yazdılar. Hazırlanmaya başladım. Okuldan dilekçeye yerimiz yok alamayız diye cevap geldi.

Çürüğe çıktığı için, Askeri Okul ile ilişkisi kesilen, Mehmet Ruhi, Adana Öksüzler Yurduna geri gönderilir. Adana Lisesi parasız bir okuldur. Önce oraya girer, sonra da Öğretmen Okuluna geçer. Okulda teneffüslerde keman çalmaya devam eder. O sıralarda Adana’da, bir sinemada sessiz filmler oynatılmaktadır. Bu sinemada, küçük birde orkestra var. Filmdeki sahnelere göre, bu orkestra müzik yapıyor. Orkestradaki Avusturyalı Ervix Adana Öğretmen Okulunun da keman hocası. İlk klasik batı müziği parçalarını ondan öğrenir Mehmet Ruhi.

Askeri Liseden Adana Öksüzler Yurdu’na dönüp, oradan da Öğretmen Okuluna geçtikten sonra, aşık olduğu ebe–hemşire olarak çalışan bir hanımla evlenir. Bir oğulları olur, adını Güngör koyarlar. Müzik Öğretmen Okulu’na geçtikten sonra eşi de Ankara’ya tayin olarak, Numune Hastanesi’nde çalışmaya başlar.

Eylül ayında, Ankara Müzik Öğretmen Okulunun giriş sınavı yapılacaktır. Yine arkadaşları aralarında para toplarlar.

“Ankara’ya gittim ve sınava girdim. Sınavda ‘ne çalarsın’ diye sordular, ben de “morsolar”(parçalar) dedim. ‘Bir konçerto çal’ dediklerinde çok şaşırdım. Bu sözü ilk kez duyuyordum. Müzik imlası ve armoni sözlerini de ilk kez duyuyordum.
Öğretmenlerden biri, sınava hazırlanmam için Vivaldi Sol Majör keman konçertosunu verdi. Bir arkadaştan ödünç keman buldum. Bir otel odasında gece gündüz çalıştım. Sınavı başarı ile verdim. Ulvi Cemal Erkin’in ‘Son sınıfa girerse zorlanır, bir sınıf aşağısına girmeli.’ teklifine, tüm öğretmenler katıldılar.”

Böylece Mehmet Ruhi, Müzik Öğretmen Okulu’na giriyor. Gündüzlü olarak başarılı olursa, bir sene sonra yatılı olabilme koşuluyla… O ilk yılı başarı ile bitirerek yatılı okumayı hak etti. O sene, tek hece olduğu ve kolay söylendiği için Su soyadını aldı ve adı Mehmet Ruhi Su oldu.

Müzik Öğretmen Okulundan, Ankara Riyaseti Cumhur Orkestrasına seçilerek orada çalışmaya başladı. Aynı zamanda müzik öğretmeni olarak da, İkinci Ortaokul ve Hasanoğlan Köy Enstitüsü’ nde çalışıyordu.

Mehmet Ruhi Su, konservatuarın opera bölümü öğrenciliğini sürdürürken, bir hocası keman çalışmasının ses tellerine zarar vereceğini, sesinin zayıf çıkacağını söyleyerek, bir tercih yapmasını istedi. Bunun üzerine, Ruhi Su, kemanı bırakmak zorunda kaldı.

Devlet Konservatuarı’nda (1936–1942) opera sanatçısı olarak çalışmaya başladı. 1945 yılında Opera Kanunu çıkınca öğretmenliği bırakmak zorunda kaldı. 1952 yılına kadar Devlet Operası’nda çeşitli operalarda oynadı: “Bastien Bastienne”, “Madam Butterfly”, “La Boheme”, “Satılmış Nişanlı”, “Fidelio”, “Maskeli Balo”, “Yarasa”, “Figaro’nun Düğünü”, “Rigoletto”, “Aşk İksiri”. En son “Konsolos” operasının provasındayken, göz altına alındı ve tutuklandı. Opera yaşamı böylece noktalandı. Operada çalışmaya başladığı yıllarda ilk evliliği de anlaşmazlık sonucu sona ermişti.

Opera yaşamı, 1952’de son bulunca, türkülere ağırlık verdi. Çocukluğunda başladığı türkü söyleme işine Öksüzler Yurdu’nda, Öğretmen Okulu’nda, Müzik Öğretmen Okulu’nda, Askeri Lise’de, Konservatuar’da ve Opera’dayken de hep devam etmişti. Operayı çok seviyordu ama türkü söylemekten de hiçbir zaman vazgeçmemişti. Opera çalışmalarından sonra, zamanını türkü söylemekle ve derlemekle geçiriyordu. Konservatuarda türküleri, dinleyen hocalarından Markovich, “Türk müziğinin bu kadar güzel olduğunun ilk defa farkına varıyorum” demişti.Markovich zamanın Radyo Müdürüne Ruhi Su’dan övgüyle söz etmiş. Onbeş günde bir Pazar günleri saat 10’da “Basbariton Ruhi Su Türküler Söylüyor” anonsuyla sunulan radyo programı böyle başlamış,1943–45 yılları arasında çok ilgi görerek devam etmişti.

Ruhi Su’nun söylediği türkülerin çoğu, alevi deyişleri ve alevi nefesleriydi. Ali İzzet’ ten ; ‘Bir Allah’ı Tanıyalım Ayrı Gayrı Bu Din Nedir’, Pir Sultan Abdal’dan; ‘Gelin Canlar Bir Olalım’, Muhyi’den ‘ Zahit Bizi Tan Eyleme’ gibi nefesler söyleyen Ruhi Su’yu, alevi türküleri söylüyor, komünizm propagandası yapıyor diye susturdular. O dönem, egemen güçler, alevi nefesleri söylemekle, komünist olmayı eş anlamda algılıyorlardı. Oysa olay, nefes ve türkülerin, toplumsal içeriğinin şimşekleri üzerine çekmesiydi. Nefesler ve deyişler, ezilen Anadolu halkının özünde güçlü bir silahtı. Alevi nefeslerini, alevi müziğini geniş halk kitlelerine kararlılıkla ilk duyuran Ruhi Su’ dur. O Alevi müziğinde, halkların yıllar süren başkaldırı mücadelesini görmüştür.

Bir gün, Mesut Cemil, Ruhi Su’ ya aleyhindeki söylentilerden söz edip, ‘ Ruhi’ciğim seni harcamayalım, bu programa bir müddet ara verelim.’ diyor. Ruhi Su, “Ben bu yolda harcanmaya razıyım.” dediyse de, Mesut Cemil, Ruhi Su’nun radyodaki işine son veriyor. Yıl 1945 –1946. O sırada Ruhi Su Ankara’da yedek subaylığını yaparken aynı zamanda operada oynamaya devam ediyor. Dil ve Tarih Coğrafya Fakültesi’nde ayrıca bir korosu var. Sonradan eşi olacak olan Sıdıka Hanım 1946 yılında Ankara Üniversitesi Dil Tarih Coğrafya Fakültesi Felsefe Bölümü’ne geliyor, dünya görüşleri arasındaki yakınlık, türkülere karşı duydukları ortak sevgi, aralarında güzel bir arkadaşlığın temellerini atıyor. 1950 yılı baharında Ruhi Su’nun Sıdıka Hanımla arkadaşlığı, türküler temelinde filizlenen ve uzun yıllar devam edecek olan bir aşka dönüştü. Her ikisi de, birbirlerinin, o yıllarda sıkı takip altında bulunan TKP (Türkiye Komünist Partisi) ile ilişkili olduklarını aynı sıralarda keşfettiler. İlişkileri gelişmekteyken, geniş kapsamlı TKP tevkifatı başladı. Artık özgür ve güzel günlerinin sonunun geldiğinin farkındaydılar. TKP tevkifatını izlemeye ve sıralarını beklemeye başladılar. Bu arada Ruhi Su’nun korosu kapatıldı. Sıdıka Hanım’ın fakültedeki hayatı zorlaştı. 1952 sonbaharında, 11 Kasım günü sabaha karşı Sıdıka Hanım’ın evine polisler gelerek onu Birinci Şubeye, oradan da Istanbul’a, ünlü Sansaryan Han’a götürdüler.

Aynı sıralarda Ruhi Su’nun da tiyatrodan bir arkadaşının (!) ihbarı üzerine, opera binasından çıkarken polisler tarafından derdest edildiğini ve kendisi gibi önce Birinci Şubeye, oradan da Sansaryan Han’a götürüldüğünü Sıdıka Hanım ancak beş ay sonra öğrenebilecekti.

Sansaryan Han’ın en alt katındaki hücrelerden birinde beş ayı aşkın bir süre kalan Ruhi Su, orada ağır işkence gördü. Tabutluğa kondu. Harbiye Cezaevine getirmek için iyileşmesini beklemek zorunda kaldılar. Cezaevine getirildiğinde, Sıdıka Hanımla görüşebilmek için nişanlanmaya karar verdiler. Yüzüklerini takarlarken Ruhi Su tanınmaz bir haldeydi. Adalet tarihimizin en karanlık sayfalarını oluşturan sistematik işkence uygulamasının talihsiz kurbanlarından biri olan Ruhi Su, bu olayları hiçbir zaman dile getirmedi. Uğradığı haksızlıklardan kendisine kahramanlık payı çıkartmayı hiç düşünmedi.

Harbiye Cezaevi’nde üç buçuk yıl kaldılar. Haftada bir, ancak on dakika görüşebiliyorlardı. Her gün resmi kanallarla, teskere yazısı yazıyorlar, ayrıca gayri resmi kanallarla da mektuplaşıyorlardı. Hanım mahkûmlar hayli uğraş verdikten sonra, her gün öğleden önce Merkez Kumandanlığı’nın bahçesine, Jandarmalar eşliğinde hava almaya çıkıyorlardı. Bahçeye çıkarken erkeklerin kaldığı koğuşların önünden geçerlerdi. Erkeklerin koridorları bu bahçeye bakıyordu. Bahçede kalınan süre içinde Ruhi ile Sıdıka pencereden yakılan ışıklarla ve bedenlerinin devinimleriyle haberleşiyorlardı. Bu günlerin izlerine Ruhi Su’nun bazı türkülerinde rastlamak mümkündür.

Hapishanede Ruhi Su’ya önce sazını vermediler. Bunun üzerine tutuklulardan Faik Şekeroğlu, tahta paspas saplarınlardan ona bir bağlama yaptı. İki sene bu bağlamayla çalıştı. Ancak iki sene sonra izin çıkınca Ankara’dan bağlamasını getirtebildi.

Merkez Kumandanlığı Cezaevi’nde 156 kişiydiler. Hanımlar bir ara 17 kişi oldu. Tahliyelerle önce 7 kişi, sonra 2 kişi kaldılar. Biri Sıdıka Hanım idi. Erkekler siyasi mahkûm olarak üç koğuştu. Koğuşlarda aralarında eğlenirlerdi. Türküler söyler, şiirler okur, tiyatro oyunları sahneye koyarlardı. Ruhi Su, bu arkadaşları arasından bir koro oluşturdu. Konserler yaptı. Onlarla çalıştı. Onlardan türküler derledi. Türküler söyletti. Her gün, ses egzersizi yapardı. Bunun için cezaevinin tenha köşelerini seçerdi. Tuvaletlerde, aralıklarda çalışıp, arkadaşlarını bıktırmamaya uğraşırdı. Bu arkadaşlarının, hiçbir gün şikâyet etmediklerini söyler, hapishane arkadaşlarından hep sevgi ve minnetle söz ederdi. Tuvaletlerde ve koridorlardaki çalışmalarını, türkü söyleyişini, kadınlar koğuşu da dinlerdi. Yeni bir türkü öğrendiği veya bestelediği zaman çok yüksek sesle söylerdi. Askerler, subaylar da şikâyet etmezlerdi. Kimbilir, belki onlar da dinlemek istiyorlardı!

Mahkeme de aynı binanın içinde oldu. 1952 tevkifatı sanıkları için özel mahkeme salonu yapıldı. İstanbul’un göbeğinde yattılar, yargılandılar, açlık grevleri oldu. Basının kılı bile kıpırdamadı. Basın, sadece tutuklamayı duyurmuştu. Ruhi Su ve Sıdıka Hanım beşer yıla mahkûm oldular. Erkekler Adana Cezaevine, iki tutuklu kadından biri olarak kalan Sıdıka hanımı Sultanahmet Cezaevi’ne gönderdiler.

Mahkeme sonuçlanır sonuçlanmaz nikâh muamelesine başlandı. Behice Boran ve Eşi Nevzat Hatko, Su çiftinin nikâh şahitleri oldular.

Ruhi Su hapishanede, türkü çalışmalarının dışında, boncuk çantalar, tahta kutular yaptı. Resim çalıştı. Portreler yaptı. Koğuşun penceresinden ışıklarla haberleşmelerini anlatan motifler çizdi. Sıdıka Su, bu motifleri nakışlayıp, kullanılır hale getirdi. Koğuşta ancak ellerine geçtikçe, kitap gazete okuyabiliyorlardı. Her şey çok kısıtlıydı.

Ruhi Su, türküler üzerinde en verimli çalışma dönemini cezaevinde geçirdi. Bestelediği türkülerin çoğu bu döneme rastlar. Ankara’dan İstanbul’a Sansaryan Hanı’na gelişini anlatan türkü, “Bu Nasıl İstanbul Zindan İçinde”dir “Mahsus Mahal” türküsü, doğrudan Sıdıka Hanım’la ilgilidir. Tabutluktayken hazırladığı bir türküdür. Ruhi Su’yu İstanbul’dan Adana’ya otobüsle götürürlerken, ikişer kişiyi bileklerinden birbirleriyle zincire vurmuşlardı. Tuvalete bile birlikte gitmek zorundaydılar. “Hasan Dağı Hasan Dağı Eğil Eğil Bir Bak” türküsü, bu yolculuğun bir ağıtıdır.

Nazım Hikmet’ten Kuvay-ı Milliye Destanını, cezaevinde düşünmeye başlamıştı. 1960 ‘tan sonra besteyi tamamladı. Şeyh Bedrettin Destanı’ndan bir parça ve Üç Selvi’yi bestelemeyi ise 1974 yılına kadar tamamladı. Adana Cezaevinde, Fazıl Hüsnü Dağlarca’nın “Almanya’da Çöpçülerimiz” şiirini bestelemiştir.

Ruhi Su, Nazım Hikmet’in şiirini besteleyen ilk sanatçıdır. 1950 yılında Süvarinin Türküsü’nü yapmıştır (Dört Nala Gelip Uzak Asya’dan). Sonra Fransa’da Yves Montand, Nazım Hikmet’in “Akrep Gibisin Kardeşim” şiirini besteledi. 1963’de Nazım Hikmet’in ölüm haberi geldiğinde Ruhi Su “Kara Bir Haber Geldi” ağıtını, bir türkü ezgisini yorumlayarak söyledi. Bu türkünün sözleri Ruhi Su’ya aittir.

Operada iken, “On Beşlere Ağıt” ve “Baladız Destanı” nı yapmıştı. (ezgi ve söz Ruhi Su) İşte, hapishanede işkenceyi bu türküler için gördü.

1958 yılının Haziran ayında tahliye oldular. Ruhi Su, sürgün yeri olan Çumra’ya gönderildi. Sıdıka Hanım Ankara’ya mevcutlu olarak gitti. Ruhi Su Çumra’da ucuz bir otele yerleşti. Eşi ailesinin yanında kaldı.

Ruhi Su, Çumra’ya hemen uyum sağladı. Çumra halkı ona ilgi duyuyordu. Radyodaki haberleri, parkta dinliyor, türkü programlarını kaçırmıyordu. İnsanlar yanından geçerken, ‘Üzülme bu da geçer.’ diyorlardı. Sıkı sıkı iş arıyor, Ankara’ya nakli için çalışıyordu. Yazdığı dilekçelere ret cevabı geliyordu. Emniyet Genel Müdürü Kemal Aygün, Ruhi Su’nun naklini istemiyordu. Çumra savcısı ve hâkimi ise onu Ankara’ya göndermeye uğraşıyorlardı. Savcı, Ruhi Su ile iyi ilişkiler içindeydi. Ondan cura dersi alıyordu. Her sabah otele uğruyordu. Mutlaka naklini yaptıracağını söylüyordu. Ruhi Su’ya Çumra cezaevinde bir de konser verdirdi.

Çumra’da Ağustos sonuna kadar kaldı. Sonunda savcı İstanbul’a naklini yaptırmıştı. O da, savcıya ve Çumra halkına, istasyondaki bir salonda coşkulu bir konser verdi. Çumra halkı salonun dışına taşıyordu. Herkes ondan yana olduğunu, nakli için el altından yardım ettiğini anlatıyordu. Ruhi’yi ertesi gün yolcu ettiler.

Böylece Ruhi Su, Kemal Aygün’ün muhalefetine rağmen Ankara’ya geldi. Ankara’da dostu Celal Cündoğlu, Etimesgut’ta Su ailesine bir işçi lojmanı verdi. Bu lojman, Etimesgut’a 2 km uzaklıktaydı. Bir tarla ortasında, elektriği ve suyu olmayan, kerpiçten yapılmış, iki oda bir sofa ve tuvaletten ibaretti. Mevcut eşyalarıyla (bir gaz sobası, bir kilim, birkaç parça kapkacak) lojmana yerleştiler. Celal Cündoğlu ayda 100 Lira da para veriyordu. Sümerbank basmalarıyla perde yaptılar, aynı basmalarla, Ruhi Su nun tahta ve mukavvalardan yaptığı dolapları da kapladılar. Çok şirin bir evleri oldu. Sabahları Ruhi, su getiriyor, banyo işini leğende hallediyorlardı. Artık alabildiğine özgürdüler! Yalnız, her sabah ve akşam 2 km yürüyor, jandarmaya imza vermeye gidiyorlardı. Ruhi türkü söylüyor, çalışıyor, keyfi yerinde. Konuklar kabul ediyoruz.

İş aramayı hiç bırakmadı. Kemal Aygün ona türkü söyletmemekte kararlıydı. Ama bir iş bulunması da şarttı. Sıdıka Su hamileydi. 1959 Nisanında Ilgın geliyordu. İsmi çok önceden konmuştu.

Etimesgut’tan bazen trenle, çoğu zaman da otostop yaparak Ankara’ya gelirlerdi. Ankara onlar için sürprizlerle doluydu. Kendilerini çok iyi karşılayacağını umdukları arkadaşları, son derece soğuk davranırken, hiç ummadıkları insanlardan sıcak ilgi görüyorlardı. Ruhi’yi operaya elbette kabul etmediler; ama o her gün operanın önünden yürüyerek geçmekten kendini alamıyordu. Bir heyecan yaşıyordu. Rastladığı arkadaşları ise konuşmazlar, selam bile vermezlerdi.

Beş yıl aradan sonra bir gece, Ruhi Su ilk kez bir tiyatroya gitti. Arthur Miller’in bir oyunuydu: “Satıcının Ölümü”. Oyun bittiğinde Ruhi Su öyle heyecanlanmıştı ki, oyuncuları kutlamak için kulise gitmek istedi. Ama ne yazık ki bu coşkusu çok kısa bir süre içinde derin bir hayal kırıklığına dönüşecekti. Önce Cüneyt Gökçer ile karşılaşmış, Cüneyt Gökçer, Ruhi Su’yu karşısında görünce neredeyse geri adım atacak olmuş. Ruhi Su ısrarla elini sıkmış ve kutlamış ama bir sanatçının bir sanatçıya reva gördüğü bu kaba ve duyarsız muamele onu çok kırmıştı. Ruhi Su, kendi kuşağı tarafından, siyasi kimliği dolayısıyla çoğu kez dışlanmakta, bunun acısını derinden duymaktaydı. Genç kuşak opera sanatçıları ise ona saygıda hiçbir zaman kusur etmemişlerdir.

İşsizlik devam ediyordu.. Mehmet Kemal yardım amacıyla bir basın balosu düzenlemek, bu baloda Ruhi Su’ya türkü söyletmek istedi. Ama Ankara valisi Kemal Aygün engelledi. Siz dedi, “Ruhi Su’nun itibarını iade etmek mi istiyorsunuz?”
O sıralar cezaevinden çıkan bazı arkadaşları, bir nakliye şirketi kurmuşlar, Ruhi Su’ya sen de biraz para bul, ortak ol demişlerdi. Celal Cündoğlu bir miktar para vererek gene yardımcı oldu. Ama arkadaşları sözlerini tutmadılar. Yazıhanede oturması için anlaştıkları halde Ruhi Su’ya eşya taşıttılar. Ama iş, işti. Ruhi Su bundan hiç gocunmadan, sırtında eşya taşıyarak evine ekmek götürebiliyordu hiç olmazsa.

Emniyet nezaretinin son günleriydi. Atıf Yılmaz, Osman Karaca ve arkadaşları Ankara’ya gelmişlerdi. Ruhi Su’nun eşya taşıyor olması onları üzmüştü. Mutlaka bir şeyler yapılmalıydı. Cezanın bitiminde Atıf Yılmaz, “Karacaoğlan’ın Karasevdası” filmini çekecekti. Ruhi Su’yu Adana’ya bu filmin müziği için çağırdı ve Ruhi Adana’ya Çığşar yaylasına giderek çalışmalara başladı. Türküler derledi. Karacaoğlan’a ait derlediği türküleri bu filmde söyledi. Bu film için koro oluşturdu. 40 gün Adana’da kaldı. Eşi Ankara’da idi. Oğlu Ilgın 2 aylıktı. Ruhi Su film çekimi bitince, Taksim Gazinosunda sahneye çıkmak üzere İstanbul’a gitti. Bir ev kiralayarak, 2 Mart 1960 ‘da ailesini yanına aldı.Bu tarihten sonra türkü söylemeyi kulüplerde sürdürecekti. 27 Mayıs devrimi kulüplerde yabancı sanatçı çalışmasını engellemiş, yerli sanatçılara olanak tanımıştı.Bu arada Yapı Kredi Bankası’ndan, Kazım Taşkent tarafından kendi adına bir kulüp kurması için bir teklif aldı. Ruhi Su, bunu yapamayacağını, ancak yine aynı bankanın düzenlediği halk oyunları şenliğine gelen ekiplerin müziklerini banda alıp, notaya aktararak bir arşiv oluşturabileceğini, böylelikle, bankanın da daha yararlı bir işe yatırım yapmış olacağını söyledi. Çalışmalara başladı. Beş yıl sürdü bu arşivleme. Notalar basıldı, bir kitap çıkacaktı.

O ara, Ruhi Su “Bitmeyen Yol” adlı filimde bir türkü söylemişti. “Serdari Halimiz Böyle N’olacak Kısa Çöp Uzundan Hakkın Alacak” Dünya gazetesinde, o dönemin ünlü fıkra yazarı Bedii Faik, “Kulaklara Kurşun Gibi Akan Ses” diye bir fıkra yazdı. “İş adamlarımız uyuyor mu?” diye Ruhi Su aleyhine bir kampanya başlattı. O sıralarda iktidara Demirel geçmişti. Kazım Taşkent, Ruhi Su’yu çağırdı. Bedii Faik’in yazısından sözetti; “Sen artık bütün aletleri ve notaları alıp, evinde çalışsan” gibi bir teklif getirdi. Ruhi Su bunu kabul etmedi. “Anlaşıldı. Siz yeni iktidara göre yeni adımlar atacaksınız” dedi ve her şeyi bırakarak çıkıp gitti.

Neden sonra, bir de baktı ki beş yıl boyunca onca emek vererek derlediği, notaya aktardığı halk türküleri, Yapı Kredi Bankası tarafından kitap olarak Sadi Yaver Ataman adıyla çıkarılmış.

İşte Ruhi Su, buna çok, ama çok sinirlendi. Sadi Yaver’e “ Bunu nasıl yapar, nasıl kabul edersin?” diye sordu. Sadi Yaver, “Haklısın bu senin emeğin. Ama böyle istediler” dedi. Bu sözleri mahkemede de tekrarladı ve Ruhi Su böylece davayı kazandı. Tazminat istememişti, ama ikinci baskı Ruhi Su adıyla çıkacaktı. Yapı ve Kredi Bankası ikinci baskıyı hiç yapmadı.
Bu kitap, ölümünden üç yıl sonra, Ruhi Su imzasıyla, Kültür Bakanlığı’nın katkılarıyla çıktı.

Kültür ve sanat dünyamız; onurlu, inançlı ve ödünsüz kişiliğiyle örnek bir aydın portresi oluşturan, tüm engellemelere rağmen, yeteneği ve sanatının gücü ile adını ülkemiz sınırları dışında da duyuran bu çok değerli sanatçısını 20 Eylül 1985’te kaybetti. Hastalığına prostat kanseri teşhisi konulduktan sonra, 73 yaşındaki sanatçının yurtdışında tedavisi için girişimlerde bulunuldu. Ne var ki yetkililer, hiçbir gerekçe göstermeksizin, sanatçıya pasaport vermemekte direndiler. Ülkemizin ve tüm uygar ülkelerin aydınları, sanatçıları, bu insanlık dışı, anlamsız ve utanç verici direnişi kırmak için seferber oldular. Nihayet kapılar açıldı, Ruhi Su’nun tedavi amaçlı olarak ve yalnız bir defaya mahsus olmak üzere yurtdışına çıkmasına izin verildi. Ama artık çok geçti. Ruhi Su artık ölüm yolculuğuna hazırlanmaktaydı. Yaşamı boyunca hiçbir lütfundan yararlanmadığı devletin isteksizce lütfettiği bu pasaporttan da yararlanmadı… Yararlanamadı. Hastalığının adamakıllı ilerlediği ve kendisini güçsüz düşürdüğü günlere kadar sazını ve türkülerini bırakmayan Ruhi Su’nun adı çoktan ölümsüzleşti. Ama İsmail Cem’in dediği gibi: “Ona hasta yatağında bir pasaportu fazla görenlerin ismini duyanınız var mı?”

Yaşamı boyunca hiç yılmadı. Hapishanenin ağır koşulları, engellemeler, yasaklamalar, hiçbir şey Ruhi Su’yu türkü söylemekten, türküler üzerinde aralıksız düşünmekten, çalışmaktan, korolar oluşturarak türkülerini öğretmekten, olanak bulduğunda konserlerde, olanak verilmediği zaman da dost evlerinden, gece kulüplerine kadar, elverişli-elverişsiz her ortamda türkülerini söylemekten alıkoyamadı. Türkülerinin anlam ve içeriği, dünya görüşünü biçimlendirmekte, dünya görüşü, türkülerini seçip yorumlamakta belirleyici etken oldu. Halkla ilişkilerini sevgiyle besleyerek diri tuttu. Ne sanatından en küçük bir ödün verdi, ne de sağlam dünya görüşünden. Kendini sanatına, sanatını halkına adadı. Onunki, bir sanat işiydi, eğitimle, bilgiyle, kültürle, bilinçle bütünleşmiş bir söyleyişti. Bu söyleyişte, dünyaya ve insana bakış açısının önemi büyüktü.

“Sanatçı da, tıpkı bir çiftçi gibi, demirci gibi işini anlatabilmelidir. Hem diliyle, hem de hüneriyle. Bir başka deyişle, kendi toplumu içinde sanatıyla ekmek yiyebilmelidir. ‘Beni bu halk anlamaz’ demek, en azından, boş bir kendini beğenmişliktir. insan kendini beğenmede bile yalnız kalmamalı. Halkın sanatta anlamadığı bir yer olabilir, sanatçı bunu umursamazlık edemez. Çünkü tüketicisi olmayan bir üretim yaşamaz. Hani hükümet zoruyla da yaşamaz demek istiyorum. Elli yıllık değil, yüz elli yıllık deney var önümüzde. Bazı sanat kurumlarının gittikçe yozlaşması, kuruyup gitmesi bundandır. Halktan kopuk hiçbir işten, hiçbir insandan hayır gelmez.” – Ruhi Su

Üstad Ruhi Su, tehcir faciasına uğrayan bir Ermeni ailenin çocuğuydu.
Ama o “Kimlerdensin?” sorusundan hoşnut olmayan ve etnik kimliği önemsemeyen, insanı ayırmayan bir yapıdaydı. Onunla son söyleşiyi yapan Zeynep Oral şu güzel sözle tamamlamış yazısını:

“Bundan sonra, ‘Ruhi Su kimlerdendir?’ diye soran bir ‘aşiret reisiyle’ karşılaşırsanız, siz siz olun, ‘hayatı ve insanları kucaklayanlardandır’ deyin.”

Kurtuluş Savaşına nefretle bakanlar için; Ruhi Su’nun (yurdunu ve insanını nasıl kucaklayanlardan olduğunun bir delili ve) ibretlik seslenişidir Ankara’nın taşına bak türküsü:

Reklamlar
Bu yazı Edebiyat-Müzik içinde yayınlandı ve , , olarak etiketlendi. Kalıcı bağlantıyı yer imlerinize ekleyin.

6 Responses to DRAMATİK BİR HAYAT HİKAYESİ

  1. Kendini aydın sananlar Ruhi Su’yu okuyunca biraz düşünmeliler. Analar neler neler doğurmuş diye.Bu zamana kadar ruhi su’yu okumadığım için utandım.

  2. Adini da, soyadini, da karakterini ve alacagi egitim dahi, herseyini kendi basina yapan, çizen bir adam. Hep yalniz kalmis. Sanmiyorum ki, kiymetim bilinmedi diye uzulmus olsun. Halk için, turkuler için daha fazlasini yapamadim diye uzulmustur en fazla.
    Ruhi Su, sen gonlumde yuce bir Çinarsin. Turkuleri senden dinleyince iyiki ben bu dili anliyorum, bu yuce sozleri hissediyorum diyerek sevinirim.

  3. MaMaLi dedi ki:

    Ruhi abi!!seninle tanışma şerefine erişmiş biri olarak bu site de sana yer veren,ilgililere,kucak dolusu,şükranlarımı iletirim,Canım ağbim IŞIKLAR içinde yat!!

  4. Namik Kurbal dedi ki:

    Mart 1974, Ankara’dan ilk tayin yerim Artvin Öğretmen Lisesi’ne giderken onun yayınlanmış 4 long play plağını kasetlere doldurtup götürmüştüm. Her fırsatta öğrencilerim onun türkülerini dinleyerek bitirdiler okullarını. Şimdi onun yaşam hikayesini ayrıntılarıyla okuduğumda ne kadar doğru bir iş yaptığımı bir kez daha (40 yıl sonra) anladım. Ne diyordu büyük ozan, Ruhi Su’nun sesiyle “yok edin insanın insana kulluğunu, bu davet bizim”. Davet bizim de; insanın insana kulluğu sonsuza dek sürecek gibi. Baksanıza “ben Osmanlı torunuyum ” diyenlere kulluk edenlere…

    • bir kul dedi ki:

      Sorgulanmamış Bir Hayat Yaşanılmaya Değer Değildir

      Ân oluyor bir garip duyguya varıyorum; Ben bu sefil dünyada acep ne arıyorum?…
      Necip Fazıl Kısakürek

      İnsanların yüzde doksanı yaşamazlar, sadece vardırlar.
      Oscar Wilde

      Ölmek değildir ömrümüzün en fecî işi, Müşkil budur ki ölmeden evvel ölür kişi…
      Yahya Kemal

      Romalı düşünür Seneca’nın ifadesiyle ölüm, üzerine düşünülmeye
      değmeyecek önemsiz konular gibi değildir ve esasen bir insana
      “ÖLÜMÜ DÜŞÜN ” demek, ONU HÜRRÜYETİ DÜŞÜNMEYE DAVET ETMEKTİR:

      Bu Gününü Düşünme, Dün Geçti, Yarın Var mı?
      Gençliğine Güvenme, Ölenler Hep İhtiyar mı?
      Ebû Türâb Nahşebi

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Connecting to %s