ALİM DEĞİL MECZUP

852cbb3f-istihbaratin-cok-gizli-said-nursi-dosyasiNurcuların putu Said Okur. Namı diğer Said-i Kürdi, Said-i Nursi, Bediüzzaman.

Bir meczup.
İstanbul’da bir handa büro açıp kapısına “Burada her soruya cevap verilir” yazan bir meczup.
Bu meczupa “Kur’an’da kaç ayet var” diye sorulsaydı: “Kur’an, 6666 ayetten müteşekkildir” yanıtını verirdi.
Nitekim Risalelerde 6666 olarak yazdı. Halbuki bütün İlahiyatçılar besmeleler de dahil edildiğinde 6236 ayet
olduğunda birleşiyor. Öyleyse şimdi Said mi alim yoksa İlahiyatçılar mı?
İlahiyatçılar doğru söylüyor. Tamı tamına 6236 ayet var. O halde Said meczubu bilmiyor.
Ama çok bilmiş, bilgiç geçinerek “Her soruya cevap verilir” diye tabela asmasını biliyor.

Reklamlar
Görsel | Bu yazı Din, Uncategorized içinde yayınlandı ve , , , , olarak etiketlendi. Kalıcı bağlantıyı yer imlerinize ekleyin.

52 Responses to ALİM DEĞİL MECZUP

  1. tarkan dedi ki:

    sizin gibi kör cahiller bilmeden bilinsizce eleştirmeyi çok iyi bilirler

  2. çetin dedi ki:

    .Adama hakaret etmeye ne hakkınız var. Adam risalesinde bazı alimlerin söylediklerine dayanarak bunu yazdığını söylüyor.
    AYRICA MÜSLÜMAN OLDUĞUM İÇN ONU SAVUNDUĞUMU SANMAYIN MÜSLÜMAN DEĞİLİM.

  3. Mehmet Oğuzhan Özoğlu dedi ki:

    Giriş

    Said Nursi, Bitlis’in Nurs köyünde dünyaya gelmiştir. Bundan dolayı Nursi soy ismini kullanmış ve ama daha sonra Kur’an-ı Kerim’den bazı delillerin olduğunu söyleyerek hem kendi ismini ve soy ismini hem de yazdığı kitapların ismini adeta bir keramete yormuştur. Oysa yazdığı eserlerin adını kendisi vermiştir. Bunda ilahi bir mucize aramak boşunadır. Kaldı ki Nurs köyünde dünyaya gelen herkes Nursi’dir. Yani Nursi soyadını alabilir, bunu lakap olarak kullanabilir. Nursi olmanın hiçbir kerameti yoktur. Nurs köyünde doğmanın kişiye hiçbir ayrıcalık kazandıracağı düşünülemez.

    Ayrıca Said Nursi, Risale-i Nur’u insanların muhtaç olduğu bir ilim kitabı olarak görmektedir.

    Bu acip asırda ehl-i iman, Risale-i Nûr’a ve ehl-i fen ve mektep muallimleri ya şiddetle muhtaç oldukları gibi; hafızlar ve hocalar dahi a şiddetle muhtaçtırlar. (Asa-yı Musa’nın başına düşülen not ya da yeni baskılarda Mukaddemat)

    Asa-yı Musa kitabının başına düşülün Said Nursi imzalı notta insanların ne derece kendi kitaplarına ve dolayısıyla kendisine muhtaç olduklarını söylemektedir. Aslında böyle bir ihtiyaç söz konusu değildir. Nitekim Risale-i Nur neşredilmeden seneler önce çok büyük ilim adamları yetişmişti. Bu asırda da Risale okumadan yetişen çok büyük ilim adamları var. Gene aynı cümlede “ehl-i fen” dediği insanların da bu kitaba muhtaç olduğunu söylemektedir. Oysa yazdığı Risalelerin fenni hiçbir yönü yoktur.

    Elcevap: Bir sene bu risaleleri ve bu dersleri anlayarak okuyan; bu zamanın mühim, hakikatli bir âlimi olabilir. Eğer anlamasa da, madem Risale-i Nur Şakirtlerinin bir şahs-ı manevi’si var, şüphesiz o şahs-ı manevi, bu zamanın bir âlimidir. (Nur Meyveleri adlı risale, sayfa 66-67)

    Burada da görüldüğü gibi Risale-i Nur anlaşılıp anlaşılmaması hiç önemli değildir. Önemli olan onu okumaktır. Zaten onu okuyanların bir “şahs-ı manevisi” mevcuttur. Hatta bu iddia bazen başını alamaz ve daha ilerilere kadar gider.

    (Ayrıca bahsedilen şahsı manevi Said Nursi’nin kendisidir. Bunu da risalede geçen ifadeleri bir araya getirince anlıyoruz. Bunu adeta bir şifre gibi risale’nin içerisine serpiştirmiştir.)

    Eski medreselerde beş on seneye mukabil İnşallah nur medreseleri beş on haftada aynı neticeyi temin edecek ve yirmi senedir ediyor. (Sikke-i Tasdiki Gaybî, Leyle-i Kadirde İhtar Edilen Bir Mesele-i Mühimme, sayfa 8)

    Bu olayın yaşanması/yaşanabilmesi gerçekten bir mucize gerektirir. Çünkü eski usul medreselerden 1000 yıl boyunca âlimler yetişmiş, üstelik Said Nursi de eski usul medreselerde yetişmiş. O medreselerin beş on senelik derslerini beş on haftada vereceğini, hem de aynı neticeyi alacağını söylemesi akıl alır cinsten değildir. Said Nursi’nin beş on haftalık dersleri hiçbir öğrenciyi İbn-i Sina ile aynı neticeye ulaştıramaz. Ama nur şakirtleri o kadar ileriye giderler ki hem kendilerinin hem de üstatlarının İbn-i Sina’yı geçtiklerini söylemekten çekinmezler.

    Kaldı ki Risale-i Nur’un hemen her yerinde hem Risalelerin göklere çıkarıldığı hem de Said Nursi’ye inanılmayacak kadar mucizevî bir gözle bakıldığı görülmektedir.

    Asr-ı saadettekiler hariç İslam âlemi böyle büyük bir âlim yetiştirmemiştir. (Ankara Üniversitesi, Risale-i Nur hakkında verilen konferanstan aldığımız bir parça)

    Bu büyütmeleri Said Nursi’nin kendisi de yapar. Kendisinin bazı mucizevî yönlerinin olduğunu iddia eder. Allah’ın peygamberlere verdiği güç ve kuvveti ve bir takım mucizeleri kendisinin de gösterdiğini söylemekten çekinmez. Mesela Zülfikâr adlı risalede kendini peygamber yerine koyarak hayvanların Risale-i Nur’a hayran kaldıklarını yazar. Bu tamamen akıl almaz bir olaydır ve bir hayvanın yazılmış bir kitaba hayran kalması kişinin kendisini büyüklemesinden başka hiçbir şey değildir.

    Sayfa 4’te yazdıklarına bakılırsa her asra bir müceddid gönderiliyormuş ve bu asrın müceddidi Said Nursi’nin kendisiymiş. Bundan dolayı ki Said Nursi, Isparta’ya gidince yazın hiç yağmayacak kadar yağmur yağmış ve her yere bereket gelmiş. Bunun sebebi ise Said Nursi’ye yazdırılan Risalelere Allah’ın bir ikramıymış. Barla’ya gidince de aynı şeyle karşılaşmış. Bu yağmurların bir benzeri 93 yılında da yağmış. 93 yılıysa Said Nursi’nin doğduğu yıldır. Hatta bunlar da yetmez, bazen daha ileri ifadeler kullanılır. Örneğin, dışarıdan gelip, risaleleri yazacak öğrencilerin talepleri reddedilince kuraklık başlamış.

    Hatta çekirgeler ve arılar ve serçe kuşu gibi bir kısım hayvanat daha senin bu sözün ve nurların okunurken pervane gibi etrafında dolaşıp sana olan incizaplarını ve nurundan ve sözlerinden ferahnâk ve zevkiyâp olduklarını başlarını başlarımıza çarpmakla güya bize anlatmak istemeleri ne kadar gariptir. Ezcümle Sav’da iki çekirge ve Emirdağ’ında iki güvercin ve iki kuş ve İnebolu’da iki acayip kuş ve Isparta’da ve Sav’da bülbül ve hüthüt bu kerameti gösterdiler. (Zülfikârın Hatimesi, sayfa 87)

    Zülfikârın ikinci makamında (sayfa 100’de) Said Nursi’nin yüzüne asla sinek konmadığı yazıyor. Said Nursi de bunu Zühretü-n-Nur’da (sayfa 56) aynen doğruluyor.

    Risale-i Nur’un kahramanlarından Hüsrev Efendi, Mustafa isimli bir şahsın Üstadın yanına giderken sürgülü kapının O’nun ile konuştuğunu ve hem Said Nursi’nin hem de yanındakilerin adeta nurani varlıklar olduğu yazıyor. Sürgülü kapının “ben sana açılacağım” deyip kendiliğinden açıldığını ve Said Nursi’nin de bunu doğruladığı kaynaklarda geçiyor.

    Kur’an ayetlerinin kendisine manen bazı şeyler söylediğini, manen evrende başka irtibatlarının olduğu da başka bir hadisedir. Bununla ilgili en çağrıcı örnek Sikke-i Tasdik-i Gaybî de bir ayetin kendisine manen bir mesaj vermesidir. (Sayfa 64-65)

    Yine Said Nursi’nin etrafındakilerle yaşadığı bir hadise de kâtiplerine yazı yazdırırken siyah mürekkebin kırmızıya dönüştüğü ve “Silsile-i kerametin bir ucunu ve tereşühunu gösterdi.” dediği olaydır. Güneş’in bile bazen Nurcuların emrine verildiği Zülfikârın Hatimesi’nde en çok ilgi çekenlerden biridir. Miraç’tan bahsederken akıl almaz hadiseler söylüyor. Oysa Kur’an-ı Kerim bunların hiçbirini bize bildirmiyor. Said Nursi, Kur’an’da bildirilmeyen, akıl almaz hadiseleri gerçek bir dinmiş gibi bildiriyor.

    Demek Risale-i Nur’a gelen musibet, şakirtlerini kerametkârâne ikaz ediyordu. (Sikke-i Tasdik-i Gaybî, sayfa 27)

    Böylece Said Nursi’nin etrafındakiler de ehl-i keramet olarak telakki ediliyor. Bazen Risale-i Nur’a akıl almayacak mucizeler yükleniyor. Mesela Anadolu’nun İkinci Dünya Savaşı’nda harp meydanı olmamasını Risale-i Nur’a bağlıyor. (Sikke-i Tasdik-i Gaybî, sayfa 53)

    Şualar isimli eserinde (sayfa 695) bir olay anlatılıyor ve Said Nursi bu olayın içerisinden Risale-i Nur’a keramet biçiyor.

    Ne yazdığımı Emin’e gösterdim; hayretle dedi:“Bu hem Sabri’nin hem Risale-i Nur’un kerametidir.”

    Gene şu anda Mektubat eserinin sonuna ilave edilen Bu mektup, on iki sene evvel yazılmış ve Sikke-i Tasdik-i Gaybî mecmuasında derç edilmiş bir mektuptan bir parçadır başlığında olan mektupta Said Nursi, baştan aşağı kendini ve risalelerini anlatıp övmektedir. Hatta bu asırda, Türkiye’de Kur’an’ı ve imanı risalelerin koruduğunu, risalelerinden olmasa inkılâplar ve infilaklar karşısında müslümanların bu şekilde muhafız olamayacaklarını söylemekten geri durmuyor. Gene aynı mektuptan bir bölümde, yazdıklarının kendi kalbine ihtar edildiğini söylüyor. Bazen de Risale-i Nur’a mehdiyet atfediliyor. Sikke-i Tasdik-i Gaybî’nin 9. sayfasında, ümmetin beklediği bir zatın geleceğini, bu zatın üç vazifesinin olduğunu, o zatın Risale-i Nur’u bir programı olarak neşr ve tatbik edeceğini yazıyor. Yazının sonunda sıra isim kısmına gelince, şimdiye kadar yazdıkları kendisine üstün bir güç tarafından bildiriliyormuş gibi cevap verip o zatın isminin nurlara yazılmasının münasip görülmediğini vurguluyor.

    Bununla da kalmayan Molla Said, Nur şakirtlerine cennet vaat etmekten de hiç çekinmiyor.

    Risale-i Nur dairesi içine girenler tehlikede olan imanlarını kurtarıyor ve imanla kabre giriyorlar ve cennete gidecekler diye müjde veriliyorlar.
    …(birkaç sayfa sonra)
    Risale-i Nur şakirdleri imanla kabre girecekler, imansız ölmezler. (Birinci Şua)

    Bu sözün haşiyesinde de bunun semavi bir haber olduğunu, Allah’tan bir müjde olduğunu iddia ediyor.

    Bu asrı medeniyede Kur’an-ı Kerim’in hakiki tefsiri olan risale-i nur eserlerini ihda etti. (Nurun İlk Kapısı, sayfa 185)
    Bu hüccetler ve tabiratın bu kelimat ve teşabihatın arşı Âzamdan indiği muhakkaktır. (Zülfikârın Hatimesi, sayfa 5)

    Görüldüğü gibi Said Nursi, yazdığı eserlerin kendisine ilahi bir güç ile -vahiy ile- yazdırıldığı iddiasındadır. İşârâtü’l İ’caz isimli eserinde, Risale-i Nur, Kur’an’ın bu asırda en yüksek ve en kutsi bir tefsiridir. Hakikatleri semavidir, Kur’ani’dir, o halde Kur’an okundukça o da okunacaktır. Risale-i Nur mücevherât-ı Kur’aniye hakikatlerinin sezgisidir. şeklinde bir ifade kullanıyor ve kendi kitaplarının da vahye dayandığını söylüyor. Daha da ileriye giden Said Nursi, Risalelerin, Nur Meyveleri isimli bölümünde “Bunları ben yazmıyorum, bunlar bana yazdırılıyor.” cümlesini kullanıyor.

    Asa’yı Musa adlı kitabında Said Nursi, kitabında yazılanların değişmeyen gerçekler olduğunu yazması da ayrı bir soru işaretidir. Zira elli yıldan beri bir sürü yayınevi risale bastırmış ve basılan iki risaleden biri ötekini tutmamaktadır. Kaldı ki değişmeden kalan tek kitap Allah’ın kelamı olan Kur’an’dır.

    Bütün bunları söyleyen birinin haklı olarak bu kitabı okumayı ibadet olarak söylemesi de doğal olacaktır ki Risale-i Nur’u okumanın ibadet derecesine yükseltildiği de çok açık ifadelerle sabitlenmiştir.

    Risale-i Nur’un hizmeti oldukça dünyada iken cennete davet etseler Kur’an-ı Kerim’e hizmet etmek gibi büyük bir şerefi terk edip böyle mukaddes bir vazifenin, böyle ulvî bir saadetin dünyada olduğunu anlayarak şimdi o hizmeti bırakıp gitmek istemeyeceksiniz. (Risale-i Nur Nedir? Sayfa 6-7)

    Bunun gibi birçok ifade Risalelerin çeşitli yerlerinde geçmektedir. Said Nursi, kendisine adeta peygamberlik yüklemektedir. Risale-i Nur’un yazma tarihini 23 sene olarak gösterip Kur’an’ın da 23 sene de nazil olmasıyla arasında bir bağ kurmaktadır. (Bakınız, Barla Hayatı)

    O tevafuk remzeder ki: Bu asırda Resail-in Nur denilen otuzüç aded Söz ve otuzüç aded Mektub ve otuzbir aded Lem’alar, bu zamanda, Kitab-ı Mübin’deki âyetlerin âyetleridir. Yani, hakaikının alâmetleridir ve hak ve hakikat oldugunun bürhanlarıdır. Ve o âyetlerdeki hakaik-i imaniyenin gayet kuvvetli hüccetleridir. (Şualar, Sayfa 708)

    Bizler neyin hak neyin batıl olduğunu anlamak için Kur’an’a müracaat ederken Said Nursi yukarıdaki cümleleriyle de Kur’an’ın hak mı batıl mı olduğunu Risalelerine sunmaktadır. Said Nursi referans olarak Kur’an’ı değil kendi risalelerini göstermektedir. “Risaleler bir meseleye yanlış bakıyorsa Kur’an’da bakmak zorundadır, yoksa Kur’an batıldır” gibi bir fikre sahip olduğunu açıkça beyan etmektedir.

    Asa-yı Musa’nın birinci kısmından önce yazdığı yazıda, İmam-ı Ali’nin Celcelûtiye’de Risale-i Nur’u ve risalelerin son risalesini dahi ve bismihi asa musa bihi zzulmetuncelet fıkrasıyla haber verdiğini ileri sürmektedir. Aynı yazıda, Ayetü’l Kübra’yı en son sandıklarını ama sanki yeni bir işaret bulup tekrar yazmaya başladıklarını da unutturmamıştır.

    Zülfikârın Hatimesi’nde “Bu Hizb-i Nur’un benim şahsıma ait pek büyük bir kerameti var.” diyor ve kitabını adını bizzat Hz. Ali’nin verdiğini de peşi sıra zikrediyor.

    Hülâsa: Amel ve ahlâk bakımından ve sünnet-i Nebeviyeye (A.S.M.) ittiba ve temessük cihetinden ümmet-i Muhammed’e (A.S.M.) tam bir hüsn-ü misal olurlar ve nümune-i iktida teskil ederler. Bunların Kitabullah’ın tefsiri ve ahkâm-ı diniyenin izahı ve zamanın fehmine ve mertebe-i ilmine göre tarz-ı tevcihi sadedinde yazdıkları eserler, kendi tilka-yı nefislerinin ve kariha-i ulviyelerinin mahsulü değildir, kendi zekâ ve irfanlarının neticesi değildir. Bunlar, doğrudan doğruya menba-i vahy olan Zât-ı Pâk-i Risalet’in (A.S.M.) manevî ilham ve telkinatıdır. (Şualar. Sayfa 669)

    Buradaki tilka-i nefsinden uydurma sözlerin olmayışını hem kendisi hem de kendisi gibi olan müceddidleri için söylemekte ve Kur’an’da geçen bir ayete de atıf yapmaktadır. Allah, peygamberin söylediği sözlerin, O’nun tilka-i nefsinden uydurma olmadığını, kendi katından VAHİY ile olduğunu bildirmektedir.

    Risale-i Nur’un vahiyle yazdırıldığını söyleyen Said Nursi, içerisindeki çelişkilerinden de bihaberdir. Mesela Mesneviyi Nuriye’de hutbenin Arapça olması gerektiğini altını çizerek vurgulamış ve çok şiddetli bir Arapça savunması yapmıştır. Kuran-ı Kerim arpçadır, Türkçeye çevirmek de yanlıştır sonucunu çıkaran risaleler yayımlamış ve öte taraftan Risalelerin, Kur’an’ı Kerim’in bir meali olduğunu da söylemekten çekinmemiştir.

    Kur’an’ın mantığına uymayan, sünnetullah kaidelerine uymayan ebced hesabını da Risale-i Nur’da görmek mümkündür. Risale-i Nur’un yazım tarihi, telif tarihi, tekemmül tarihi Ayete’l Kürsî’nin ebcediyle delillendirilmiştir. Üstelik bu deliller de ebced hesabına değil, bu hesabın Said Nursi’ye ihtar edilmesine bağlanmıştır. Said Nursi yapmış olduğu ebced hesabının dahi kendisine ihtar edildiğini savunmaktadır. (Bakınız, Asa-yı Musa, sayfa 81)

    Gene Asa-yı Musa’da 76. sayfadaki Hatime’de Felak Suresi’ne dair bir işaretin kendisine bildirildiğini ilan eder. Bunun üzerine ayetlerin ebcedini yapıp risaleler hakkında tarihler bulur ve bunda bir mucize olduğunu –hem kendisi için hem de şakirtleri için- iddia eder.

    Şualar isimli eserinin Birinci Şua’sunda ayeti’-Nur’un Risale-i Nur’a işaret ettiğini uzunca anlatır. Başka ayetlerle de bu kanıyı desteklemeye çalışır. Elektriğin ve Risale-i Nur’un Kur’an’da üstü kapalı olarak geçtiğini ve Risale-i Nur’un manevi bir elektrik olduğunu iddia etmekten de sakınmaz. (Şualar, Birinci Şua, sayfa 689) hemen ardından cifrin çok doğru olduğunu ve yapmış olduğu cifr hesabının hakikati belirlemek üzere yapıldığını bir hadis-i şerife dayandırıp ihtar başlığı altında ıspatlamaya çalışır. Oysa ebced ve cifr usullerinin dinimizin düşünceleriyle paralellik gösteren hiçbir yanı yoktur.

    Saidü’n-Nursi dahi meyyit hükmünde idi. Risaletü’n-Nur ile ihya edildi, onunla hayat buldu. (Şualar, Birinci Şua, sayfa 693)

    Bu ve buna benzer sözlerle Risale-i Nur’un kendisine ilhamla yazdırıldığının üstünde ısrarla durur.

    … ayetinin kuvvetli işaretini hem teyid hem letafetlendiren üç münasebet birden Ramazan’da kalbime geldi. Kat’i bir kanaat verdi ki, “meyten” kelimesine tam münasip Said’dir. (Şualar, sayfa 694)

    Görüldüğü gibi Said Nursi kalbine gelmesini sürekli okuruna sunar. Sikke-i Tasdik-i Gaybî isimli eserde birçok ayetin ebcedi Risale-i Nur’a ve Said Nursi’ye bağlanmıştır. Tılsımlar ve Maidetül-Kur’an ise bunun sayısız örnekleriyle doludur. Birinci Şua da hakeza neredeyse tamamen bunun üzerine yazılmış gibidir. En ilginç olanı; Ya Eyyuhel Müzemmil ayetinden Kürdî anlamının çıkarılmasıdır. Said Nursi, Tılsımlarda bu ayeti tamamen kendine yönelik olarak yorumlamıştır. Böyle bir tefsir anlayışı İslam Akaidinde de, İslam geleneğinde de mevcut değildir.

    Resâili’n-Nur baştan başa ism-i Hakîm ve Rahîm’in mazharı olduğundan bu üç âyetin âhirleri ism-i Hakîm ile ve gelecek yirmibeşinci dahi Rahmân ve Rahîm ile bağlamaları münasebet-i mâneviyeyi cidden kuvvetlendiriyor. (Şualar 709)

    Mektubat kitabının 383. sayfasında, İmam-ı Rabbani’nin Mektubat kitabının Bediüzzaman’a işaret ettiğini ve burada kastedilen Bediüzzaman’ın da kendisinden başka biri olamayacağını dolaylı yollarla ifade etmiştir.

    Bazen bazı rüyalar da Said Nursi için olmazsa olmazlar arasındadır. Hatta rüyayı gören de çok önemli değildir. Sikke-i Tasdik-i Gaybi isimli eserin 21. sayfasında Sadakatte meşhur olan Barlalı Süleyman’ın Vazife-i Sadakatını tamamiyle yapan Isparta Süleymanı Rüşdü’nün Bir Fıkrasıdır başlığı altında yazılanlar tamamen rüyalardan ibarettir. En göze çarpanı ise Hz. Ebu Bekir’in, hutbeden Yirmidokuzuncu Söz’e atıfta bulunmasıdır.

    Risale-i Nur sâkirdlerinden Rıza görüyor: Hazret-i Peygamber Aleyhissalâtü Vesselâm, camide Hazret-i Ebu Bekir-is-Sıddîk Radıyallahü Anha emrediyor: “Çık hutbe oku” Ebu Bekir-is-Sıddîk koşarak minberin en yukarı basamağına kadar çıkar, hutbe okur. Hutbe içinde cemaate der ki: “Bu söylediğim hakikatlerin izahatı “Yirmidokuzuncu Söz” dedir..”

    Sikke-i Tasdik-i Gaybî eserinin Sekizinci Şuası’nda ÜÇÜNCÜ BİR KERAMET-İ ALEVİYE şeklinde başlayıp Hz. Ali’nin hem bu risaleyi isimlendirdiğini hem de haber verdiğini yazıyor. Arka sayfaları da tamamen bu şekilde doldurup risalelerin bir kerametle yazıldığını ve kayıtsız şartsız risalelere teslim olunması gerektiği okuyuculara tembih ediliyor.

    Bid’at ve hurafelerin din gibi gösterildiği risalelerde bunlardan kat kat daha fazla sapkınlığa rastlamak mümkündür. Teyemmüm ayetindeki “saidan” kelimesinden yola çıkıp bunu Said ismiyle özdeşleştirmesi Mektubat’ta ebced hesaplarının tutmayışı sonucunda “matematikte bu kadar küçük sayıların pek büyük önemi yoktur” gibi izahatta bulunması elbette gülünçtür. Kaldı ki yaptığı cifrin ve ebcedin dahi usulünü bulamamış, bir ayette şeddeyi sayarken başka ayette “tarihlerin tam çıkmaması sebebiyle” şeddeleri saymaması ve kendiyle alakalı bir tarihi çıkarmak için adeta matematiğe ve mantığa karşı mücadele göstermesi gülünçten de ötedir, üzücüdür.

    Bu sözlerin hiçbirinin dayanağı bulunmamaktadır. Hz. Ali ölmüştür. Şu an hayatta olduğuna dair bir kanıt sormak bile gülünçtür. Hz. Ali’nin kalkıp da bir kitaptan bahsetmesi, bir kitabı isimlendirmesi olacak iş değildir. Tamamen hayal ürünüdür. Hz. Ali, yaşadığı dönemde de böyle bir haberi veremez. Çünkü gaybı yalnızca Allah bilir. Başkasının onu bilme yetkisi yoktur. Eğer birine gayb bildirilecekse bu ancak vahiy ile mümkün olur ki vahiy yolu da peygamberimizden sonra kesilmiştir. Said Nursi’nin veya bir başkasının vahiy alma olasılığı yoktur. Buna Nurcu denilen insanlar vahiy diyemedikleri için ilham veya ikram demektedirler. Oysa ilham veya ikram dedikleri bu olgunun vahiyle olan hiçbir farkını sayamamışlardır. Her şeyi vahiyle aynıdır, yalnızca adı ilhamdır şeklinde bir savunmaya girişmişlerdir ve bunun hiçbir haklı ve makul gerekçesi yoktur. Son elçi bizim peygamberimizdir. Allah dinini kemale erdirmiştir. Kalkıp da bir mehdi veya bir müceddid beklemek boşunadır. Allah’ın ilmi yalnızca 1400 sene öncesini değil şimdiyi de kapsamaktadır ve Allah’ın ilmi tüm evreni kuşatmıştır. Bu ilmi bırakıp da nurlardan bir “nur” beklemek Allah’a iftira atmaktan başka hiçbir şey değildir.

    Kaldı ki bu yazılanların da üzerine biraz düşünülürse yazılanlara neredeyse tamamen inanılmasının imkânsız olduğu görülecektir. Mesela Hanımlar Rehberi’nde Said Nursi’nin arabayla dolaşırken bir yaşındaki bebeklerin dahi Said Nursi’nin manevi varlığını hissettiklerini ve koşarak elini öptüklerini yazar. Buna hangi akıl inanabilir? Peygamberin dahi başına gelmemiş bir olay Said Nursi’nin nasıl başına gelebilir? Bunun anlatılma amacı nedir? İnsanlar bunu niçin bilmek zorundadır? Bunların her biri ayrı bir merak konusu olmuştur ve olmaya da devam edecektir.

    (Devamı var… Şimdilik bunu okumanızı istiyorum. Devamını sonra tartışırız…)

    • Rıfat Er dedi ki:

      Hadi ordan. hadi !
      Kimse okumaz bu zırvaları !

      • sungur dedi ki:

        ey arkadas sen Kuran -ı kerime inanmadığın anlaşılıyor sozlerinden çünkü Risale i nur bir nevi kuran ı kerimin açıklamasıdır.
        Şunu da bir düşün derim hepimiz bir muddet bu dunyada yasayip olecegimizi biliyoruz simdi sorarım sana sen ömrünün buyuk bir kismini bir külliyat yazmaya harcarmisin onemli olan kulliyat in amaci nedir bunu idrak edebilmek yillarca hapislerde surgunde olan bir kisi ve sadece islami düşüncelerinden dolayı Allah aşkina sorarım sana bu din bize kötü bise soyluyormu
        şunu da aklindan cikarma hic bir seye inanmamaktansa bir seye inanmak faydalıdır.Ama öleceğini ve bu dunyaya bir daha gelmeyeceğini düşünerek.

    • Muhsin Dayan dedi ki:

      Öncelikle Mehmet kardesim Risale-i Nurlari bukadar incelemissin tetkik etmişsin. Bir nur talebesi olarak bu kadar derin araştırmana hayran kaldım şahsen tebrik ediyorum seni. Başka bir hususki olaya biraz insafla baksan araştırmalarını vicdanı mihenkten gecirirsen inanıyorum ki istifade edeceksin. Senin amacın sırf lekelemekse çamur atmaksa vazifeni yaptın insanların zihnine vereceğin mesajı zaten verdin. Mahşer günü bu iftiralarından dolayı, olayı yanlış sunmandan dolayı zaten Said Nursi ile hesaplasacaksin Allah mutlak adalet sahibidir. Ha amacın bir hakikatin ortaya çıkmasını saglamaksa tekrar diyorum araştırırken meseleleri vicdan terazisinden geçir anlamadığın yerleri bildigin bir nur Talebesine sor hikmetini öğrenmeye calis. Bu sekilde olmaz %100 karalamakla yapici ve olumlu bir eleştiri yapmis olmazsın. Vesselam

  4. Tolga dedi ki:

    Merhabalar, bu yazdıklarınızı risale-i nur eserlerini az çok okumuş bir insan olarak inceledim ve çok şükür cevap verilemeyecek hiçbir şey yazmadığınızı gördüm. Ancak merak ettiğim bir nokta var, bunları siz yazdıysanız bu kadar zamanı nereden buluyorsunuz yok bir yerden adıysanız kaynak verseydiniz iyi olurdu. Eğer birinci seçenekteki gibiyse aramızda haksız rekabet var demektir 🙂 çünkü benim o kadar zamanım yok yine de dilim döndüğü, bilgim, fikrim ve zamanım yettiğince doğrusu Allah’ın nasip ettiği kadar cevap vermek niyetindeyim ama önce devamı var dediğiniz için söylüyorum, tüm iddialarınızı tamamlayarak sıralayın maddeler halinde öyle cevaplamam daha sağlıklı olur. Teşekkürler.

  5. Tolga dedi ki:

    Kur’an-ı Kerim ayet sayısı ile ilgili yazı ve kaynak vereyim, okuyunca sayı takdirinin tamamen bilimsel yorumla şekillendiğini göreceksiniz.
    kaynak: http://www.sorularlaislamiyet.com/qna/1269/kuran-da-6666-ayet-var-mi.html
    Kurân’ın kaç ayet olduğu hususunda âlimler arasında ihtilaf vardır. Fakat bu ihtilaf sadece numaralandırma hususundadır. Kurân’ın tümü için her hangi bir ihtilaf mümkün değildir.

    Kuran ayetlerinin sayısı hakkında tam bir mutabakat yoktur. Bunun bazı sebepleri vardır:

    1- Ayetlerin tamamında veya kur’anın umumunda herhangi bir sıkıntı yoktur. Yani Kur’anın tamamı bellidir. Fakat alimler arasında ayet sayısında bir görüş ayrılığı mevcuttur. Şöyleki, Kur’anı açtığınızda ayetlerin yerini tayin eden yuvarlak işaretler vardır. İşte bazı alimlere göre, bu iki yuvarlak arasındaki ifadeler ayettir. Fakat bazı alimlere göre, bu iki yuvarlakların aralarındaki ifadelerin bazısı bir ayet değil, iki veya daha fazla ayettir. Bu görüş ayrılığından dolayı, ayet sayısında farklılık olabilir. Yoksa Kur’anın tamamında veya ayetlerin kendilerinde herhangi bir anlaşmazlık veya terslik söz konusu değildir.

    2- Şafiî âlimleri besmele-i şerifi, başında zikredilen sure ile bir bütün olarak saydıkları halde Hanefi âlimleri besmeleyi ayrı bir ayet olarak saymışlardır. Sure başlarındaki “yasin, ha mim” gibi huruf-u mukattaa için de benzer durum geçerlidir.

    3- Ayrıca, Kuranda bulunan “durmayınız” anlamına gelen “LA” işaretinin olduğu yerlerin de birer ayet sayılıp sayılmayacağı da bu farklılığın başka bir nedeni olabilir.

    Bu ve benzeri nedenlerle Kur’an’ın bir harfinde bile değişiklik olmadığı halde, ne kadar ayet olduğu konusu tam netlik kazanmamıştır. Elinizde bir kitap olsa kaç parağraf veya cümleden meydana geldiği sorulsa değişik anlayışlara göre farklı rakamlar çıkacaktır. Bu anlayış farklılığı kitabın azalacağı veya fazlalaşacağı anlamına gelmez. İşte Kuran da esas olarak içindeki her şey ile meydandadır. Ancak değerlendirme farklılığından rakamlar da farklı çıkmaktadır.

    Bu farklı sayımın bir sonucu olarak; İbn-i Abbas 6616, Nafi, 6217, Şeybe, 6214, Mısır âlimleri 6226, Zemahşeri, İbn-i Huzeyme, Şeyhulislam İbn-i Kemal ve Bediüzzaman Said Nursi ise 6666 ayet olduğunu söyler.

    Bu gün elimizde olan ve dünyanın her tarafında bulunan Mushafların nizamı, Küfî ekolü alimlerinin Hz. Ali’den rivayetle peygamberimiz(a.s.m)’e dayandırdıkları bir tertiptir. Bu Kur’an’daki mevcut ayet sayısı, 6236’dır. Bu, bizim de bizzat ayetleri sayarak elde ettiğimiz bir sayıdır.

    Ayetlerin sayısı elbette pek çok hikmete bakıyor. Fakat bu hikmetler, sadece yekun olarak 6236 sayısına değil, aynı zamanda Kur’an’da kullanılan kelimelerin tekrarı, bu tekrarların yapıldığı ayetlerin sayısı, bir suredeki ayetlerin belli kriterlere göre ayarlanması, Allah’ın isim ve sıfatlarının belli bir adede uygun olarak belli bir sayıdaki ayetlerde yer alması gibi bir çok ince hikmetleri vardır.

    Örneğin ayetlerin yekun sayısına uygun olarak deriz ki, surelerin başında geçen besmelelerden bir tanesi ile birlikte bu ayetlerin sayısı 6237 olur. Bu sayı Allah’ın 99 ismi ile Hz. Peygamber(a.s.m)’in ömrü olan 63 sayısının çarpımından çık bir yekundur. 99×63=6237.

    Ayrıca bu sayı, daha tam Kur’an vahyi bitmeden Kur’an’da buna işaret edilmiş olması, gaybî ihbar nevinde bir mucize parıltısıdır.

    Kuranın yazılışı ve zamanımıza kadar gelişini anlatan şu yazıyı da okumanızı tavsiye ederiz.

    Allah’ın son mukaddes kitabı, bütün insanlığa İlâhi fermanı olan Kur’an, 23 senede âyet âyet, sûre sûre nazil olmuştur. Peygamber Efendimiz kendisine nazil olan âyet ve sûreleri yanında bulunan sahabelerine okur, sahabeler de onu ezber ederler, bir kısmı da yazardı. Bundan ayrı olarak, Peygamber Efendimizin vahiy kâtipleri vardı. Bunlar nazil olan âyetleri ve sûreleri özel olarak yazmakla vazifeli idiler. Gelen âyet ve sûrenin nerede yer alacağı, Kur’an’ın neresine gireceği de bizzat Peygamberimize Cebrail (A.S.) vasıtasıyla bildiriliyor, o da vahiy kâtiplerine tarif ederek, gerekeni yaptırıyordu. Böylece Hz. Peygamberin sağlığında Kur’an’ın tamamı yazılmış, nereye neyin gireceği belli olmuştur. Aynca Cebrail (A.S.) her Ramazanda gelir, o güne kadar nazil olmuş âyet ve sûreleri Peygamberimize yeni baştan okurdu.

    Efendimizin vefatından evvelki son Ramazanda Hz. Cibril yine gelmiş, ancak bu sefer Kur’an’ı Peygamberimizle iki sefer okumuşlardı. Birinci sefer Hz. Cibril okumuş, Peygamberimiz dinlemiş; ikinci seferde ise Peygamberimiz okumuş, Hz. Cibril dinlemişti. Böylece Kur’an son şeklini almıştı.

    Bununla beraber, Hz. Peygamber’in sağlığında Kur’an, henüz müstakil bir cilt hâlinde bir araya toplanmış da değildi. Sayfalar halinde Sahabeler arasında dağınık olarak bulunuyor, hafızalarda ezberlenmiş halde duruyordu. Fakat neyin nereye gireceği gayet kesin ve net şekilde bilinmekteydi.

    Nihayet Hz. Ebû Bekir’in hilâfeti zamanında görülen lüzum üzerine Zeyd bin Sâbit’in başkanlığında vahiy kâtiplerinden ve kuvvetli hafızlardan müteşekkil bir komisyon kuruldu. Kur’an’ın bir cilt hâlinde bir araya toplanma işi, bu komisyona havale edildi. Ashabdan herkes, elinde yazılı bulunan Kur’an sayfalarını getirip bu komisyona teslim ettiler. Hafızların ve vahiy kâtiplerinin elbirliği ile çalışmaları sonunda sayfalar, sûre ve âyetler Peygamberimizin tarif ettiği şekilde yerli yerine kondu. Böylece Kur’an, Mushaf adıyla tek kitab hâline getirilmiş oldu.

    Artık Kur’an için unutulma, kaybolma, tahrif ve tebdile uğrama diye bir şey söz konusu olamazdı. Zira aslı, Hz. Peygambere gelen şekliyle eksiksiz ve noksansız şekilde tesbit edilmişti.

    Hz. Osman zamanında görülen lüzum üzerine, bu Mushaftan yeni nüshalar çoğaltılıp çeşitli memleketlere gönderildi.

    Bugün elde mevcut olan Kur’anlar, işte bu Kur’an’dan çoğaltılmıştır.

    Kur’an tesbit edilişindeki sağlamlık itibariyle, diğer ilâhi Kitablardan farklı olarak, hiçbir tahrifat ve değişikliğe uğramadan vahiy mahsulü olan şekliyle tesbit edilip ortaya konmuş; 1400 senedir de muhafaza edilerek gelmiştir. Bunda, Kur’an’ın edebî icaz ve i’câzının, yani, ezberleme kolaylığının hiçbir insan sözüne benzememesinin ve söz olarak hiçbir taklidinin yapılamamasının, edebiyatve belagatına erişılememesinin ve zaptında a’zamî titizlik gösterilmesinin büyük rolü olduğu kesindir. Fakat asıl sebeb, Kur’an’ı Cenâb-ı Hakk’ın hıfz ve himayesine alması, onu kıyamete kadar lâfızve mânâ bakımından bir mu’cize olarak devam ettirmeyi taahhüd etmesidir. Nitekim Kur’an’da şöyle buyurulur: «Muhakkak ki bu Kur’an’ı biz indirdik ve onu koruyacak, muhafaza edecek, devam ettirecek de biziz.:.» (Hicr, 9).

    Bugün yeryüzündeki bütün Kur’ anlar aynıdır. Hiçbir farklılık ve değişiklik yoktur. Ayrıca milyonlarca hafızın ezberinde bulunmakta, her an milyonlarca dil ile kırâet edilip okunmaktadır. Bu özellik, Kur’an’dan başka herhangi bir beşeri kitaba nasib olmadığı gibi, semavi kitablardan hiçbirine dahi nasib olmamıştır. Allah’ın son kelâmı, hükmü kıyamete kadar baki ezelî fermanı olan Kur’an’ın, böyle eşsiz bir makam ve ulvi bir şerefe nail olması da, elbette zaruri ve lüzumludur. (Mehmed Dikmen, İslam İlmihali, Cihan Yayınları, İstanbul, 1991, ss. 94-97)

  6. Tolga dedi ki:

    İddialar ve cevaplarını aşağıda sunuyorum, umarım sürç-ü lisan edersem hakkı olanlar haklarını helal etsinler zira cevap veren olmadığı için çapıma rağmen cevap vermeye cürret ettim. Toplasam birkaç yüz sayfa ancak okumuşumdur Risale-i Nurları ve İslamı sadece bir müslüman olarak inceliyorum(yani klasik değerlendirmeyle biraz ilgili bir acemiyim), artık okuyanlar idare etsin. Mevcut iddiaları toplayarak maddelere ayırdım ve cevaplarını altına yazdım. Mümkün mertebe kaynaklarımı internetten seçtim ki isteyen anında ulaşabilsin. Doğruyu samimiyetle arayan bana düşman bile olsa bilirim ki o bu yoldan dönmezse yarın elbet Allah ona dost olacak, o yüzden böyle kimselere bugün bile ancak saygı ve sevgimi sunarım.

    1-Nursi ismi ve Nur Sözlerindeki(Risale-i Nur) arasındaki nur sözcüğünün münasabetin yapay olması.

    Teknik ve hızlı olmayan bir futbolcunun soyadı Fırtına olsa bile kimse ona fırtına lakbını uygun bulmaz ve kullanmaz ancak çok hızlı bir futbolcunun soyadı fırtına olursa ölene kadar o kişi için benimsenecek ve kullanılacak lakab bellidir. Risale-i Nur değil de eserlerin isimleri Risale-i Hikme olsaydı da meydana gelen netice değişmezdi. Ancak kişinin doğduğu yerin adından esinlenmesi veya kadere inanan bir müslüman olarak bunu bir işaret olarak değerlendirmesinden doğal birşey olamaz.

    2-Risale-i Nur’un şahsı manevisi vardır ve bununla egosantrik insan Said Nursi kendini kastetmektedir.

    Risaleler’in neresine bakarsak bakalım Said-i Nursi’nin her zaman ilkin kendini değiştirmeye çalıştığını görürüz.
    Risaleler’in tamamına yakın bir yekûnunda da kendi nefsini konu edinmiştir ilk.
    “Islah”a kendi nefsinden başlamıştır hep!
    O, başkalarının nefsini muhatap alarak değil, ilk olarak hep kendi nefsini muhatap kılarak “Ey bedbaht nefsim!”,
    “Ey şikemperver nefsim!”,
    “Ey sabırsız nefsim!”,
    “Ey sersem nefsim!”,
    “Ey riyakâr nefsim!”
    “Ey mağrur nefsim!”
    “Ey dünyaperest nefsim!” diye hitap edip Risaleler’i yazmamış mıdır?
    Risaleler’e hep ilk muhatap olarak kendi nefsini kılmamış mıdır?
    “Bu biçare Said…”
    “Bu biçare ve müflis Said…”
    “Benim gibi aciz ve garip bir adam…”
    “Eski Said’in kafasına müthiş tokadlar indi…”
    kaynak: http://www.risalehaber.com/author_article_print.php?id=5936
    http://www.sorularlarisale.com/makale/14712/bediuzzamanin_tahsil_hayatinin_uc_ay_oldugu_ifade_ediliyor_uc_aylik_bir_tahsille_bu_kadar_ilim_ogrenilebilir_mi.html

    Şahs-ı maneviden kasıt ise şudur, Risale-i Nurlar ile başarılmak istenen bir gaye vardır o da 19. ve 20. yy. da materyalizm, pozitivizm, modernizm … gibi akımlarla dalga dalga darbelere maruz kalan birey ve toplum iman ve vicdanlarının kurtulmasını sağlamak. Saidi Nursi, Kafkaslarda çarlık Rusyasına sonrasında Van ve Bitliste Rus ve Ermenilere karşı binlerce talebesiyle beraber(devletten tek kuruş almadan) çarpışıp, esir düşmüş bir birinci dünya savaşı gazisi, kumandanı olmasına(kaynak: http://www.koprudergisi.com/index.asp?Bolum=EskiSayilar&Goster=Yazi&YaziNo=819 ) ve hakkında açılan davalardan bir tanesinde bile mahkumiyet kararı olmamasına rağmen hayatının 35 senesini sürgünlerde ve hapislerde geçirmek zorunda bırakılmıştır(kaynak http://www.odevcevaplari.com/genel/said-nursi-neden-hapis-yatti/ ). Bu 35 senelik en ağır koşullarda telif edilen ve bu süre içinde kişiler tarafından bulundurulması çoğaltılması dahi soruşturma-dava sebebi sayılan Risale-i Nurların yüzbinlerce insan tarafından okunarak, bu insanların imanına ve iman ile ilgili şüphelerinin izalesine vesile olduğu bizzat bu insanlar tarafından dile getirilmiştir. Böyle bir büyük hayrı kendine mâl etmeyen, etmekten utanan Said-i Nursi pekçok yerde Risale-i Nurları Allah’ın kendisine ve kardeşlerine, kardeşlerinin hüsnü niyeti vesilesiyle verdiği bir lütuf olarak görür ve şahsı manevi derken tüm zorluklara rağmen bu davayı kollektif idrak, hissediş ve sahiplenişin cisimleşmiş halini kasteder. Risalelerde muhtelif yerlerde “Ben dahi Risale-i Nurun talebesi gibiyim” demesi bundandır.

    3-Ehl-i fen, din hocaları… gibi kimselerin Risale-i Nura muhtaç olmaları.

    Risale-i Nur muhtevası bakımıyla bir İslami mantık-muhakeme okuludur. Konusu ise insan, İslam ve tabiattır. Dikkatle okuyanlar görecektir ki Risale-i Nur gerek muhtevası, gerek üslubu bakımından daha önce yazılmış onbinlerce İslami eserin hiçbirine benzememektedir.Burada Einstein’ın şu meşhur sözünü hatırlatmakta fayda var, “ilimsiz din topal, dinsiz ilim kördür”. Bunlara dayanarak bir müslüman şunu söyleyebilir, devrimizde yarım anlayış sahibi olmak insanın doğruya ulaşmasını çok zorlaştırır.
    Yarım anlayış,
    -pozitivizm ile, yaratılmış ilahi kanunların, ilahi olmaktan çıkarılıp kendi kendine kusursuz var olan bilim kanunları adıyla tabiatın bir nevi ilah ilan edilmesi,
    -gelenekselci anlayışla, İslamı sadece nakil ve ezberden ibaret sayarak tefekkür ve bilimsel araştırma yaklaşımlarının göz ardı edilerek, İslamı yeniliğe kapalı ve izole bir yapıda algılamak,
    -Yukarıdaki olumsuzluklar yaşanılmasa bile ideal bir muhakame sistemi, disiplinine sahip olmamaktan dolayı fikir ve yorumlarda bütünlükçü bir istikrar elde edememek,
    -Tüm bunlar aşılsa bile İslamı birey ve topluluk hayatında somutlaştırmamak, İslamı yaşamamak.
    (Daha da ekleyebilirim ama bu kadarı yeterli olur…)

    Yukarıdaki olumsuzlukların hepsini aşmak, olumlu şeylerin tamamını başarmak Risale-i Nur ve gönül verenlerine nasip olmuştur. Bu yüzden sağlıklı bir algı için ehli fen de, din alimleri de ya Risale-i Nurlara ya da en azından Risale-i Nurların metotlarına muhtaçtır. Bu metotları, bu şekilde Risale-i Nur’dan bağımsız uygulayan kim olursa olsun şahsen selam dururum.

    4-Eski medreselerde beş on seneye mukabil İnşallah nur medreseleri beş on haftada aynı neticeyi temin edecek ve yirmi senedir ediyor. (Sikke-i Tasdiki Gaybî, Leyle-i Kadirde İhtar Edilen Bir Mesele-i Mühimme, sayfa 8)
    Bu olayın yaşanması/yaşanabilmesi gerçekten bir mucize gerektirir. Çünkü eski usul medreselerden 1000 yıl boyunca âlimler yetişmiş, üstelik Said Nursi de eski usul medreselerde yetişmiş.

    Said-i Nursi’nin eğitim hayatını araştırmanızı tavsiye ederim. Belki sonraki cevaplarda vereceğim kaynaklarda bulabilirsiniz bu konuyu. Esas meseleye dönersem,
    Burada kastedilen iman, İslam ile ilgili akli delillerin ve bunlara ait metotların kavranarak kişinin imani ve İslami şüphelere karşı kişinin imanının vicdanın yanında akli zemin kazanmasıdır. Zira medreselerde son yüzyıllarda gittikçe artan bir şekilde nakil ve muamelatın felsefesi esas olarak kabul edilmeye başlandığından medreseler ve medrese ehli maalesef daha önce saydığım akımlara karşı bireyin ve toplumun imanını savunmada pek başarılı olamamışlardır. Bu açıdan görülüyor ki kabiliyetli ve candan insanların alacağı kısa ve yoğun bir Risale-i Nur eğitimi pek tabii ki eski usul nakil ağırlıklı bir eğitimin beş on senede temin edemeyeceği bir iman-akıl
    imtizacını temin edebilir.

    5-Said-i Nursi kendinde mucize ve kendini peygamber iddia eder.

    Böyle bir şey iddia etmez ancak bir insan kaderinden ve kendini yaratan Allah’tan razıysa yaşadığı ve yaptığı işlerde büyük hayırlar, net tesadüfler(tevafuklar) görüyorsa bunları kendine mal etmeyerek Allahın ikramı, istisnai lütfu der.

    4 ve 5 in ileri okuması için kaynak:
    http://www.sorularlarisale.com/makale/14712/bediuzzamanin_tahsil_hayatinin_uc_ay_oldugu_ifade_ediliyor_uc_aylik_bir_tahsille_bu_kadar_ilim_ogrenilebilir_mi.html

    6- Hem 5. maddeyle alakalı hem de hayvanların dahi Risale-i Nur’u sesli okuyan insanlardan etkilendiği, bir kişinin yağmurun yağma vesilesi olması, diğer çeşitli harikuladeliklerin inandırıcı olmaması.

    Öncelikle peygamberlere verilen harikuladeliklere mucize denildiği gibi, peygamber olmayan velilere verilen harikuladeliklere keramet denir isterse aynı cinsten harikuladelik olsun. Allah’ı reddeden insana peygamber mucizesini(Kuran-ı Kerim hariç) anlatmak mantıken delil olarak dayanaksız(zira Allah’ı reddeden için mucizenin hükmü ne olur) olduğundan, mucizeyi kabul ettirmeye çalışmak boşa çabadır. Aynı şekilde mucizeye inanmayana kerameti anlatmaya çalışmak ta anlamsızdır. Mucize ve kerametlere inanan insan eğer Saidi Nursi’nin Allah’ın sevdiği, değerli hizmet yapmış bir insan olduğuna inanmıyorsa bu kerametleri ona anlatmak ta anlamsızdır, zaten bir kişinin kerametlerini kabul edip etmemek, kişinin fiil ve sözlerini ne yanlışken doğru yapar ne de doğruyken yanlış; mantık yürütecek kadar bilgi ,kapasite ve temiz
    vicdan sahibi insan için doğruysa doğrudur, yanlışsa yanlış. Said-i Nursi kerametleri hep “Risale-i Nurun kerametidir” şeklinde yorumlamıştır(kaynak: :
    http//www.sorularlarisale.com/makale/20466/bu_benim_degil_risale-i_nurun_kerametidir_risale-
    _nur_ise_kuranin_malidir_ve_tefsiridir_dedim_ustad_hazretleri_sahsiyla_risale-
    i_nuru_hep_ayiriyor_neden_her_ilmi_eser_sahibi_boyle_diyebilir_mi_kuranin_mali_olmasi_bunu_mecbur_mu_kiliyor.html ) ancak talebeleri ona izafe etmek konusunda bir sevgi zaafı göstermiştir. Ne peygamberi mucizesinden, ne de veliyi kerametinden dolayı takip eden hakiki insandır zira mucize ve keramet sebep değil sonuçtur; sebep, Allah’ın sevmesi ve doğruluktur. Bu sebeplerden dolayı peygamber veya veliyi takip etmek en uygunudur.

    7-Bununla da kalmayan Molla Said, Nur şakirtlerine cennet vaat etmekten de hiç çekinmiyor.
    Risale-i Nur dairesi içine girenler tehlikede olan imanlarını kurtarıyor ve imanla kabre giriyorlar ve cennete gidecekler diye müjde veriliyorlar.
    …(birkaç sayfa sonra)
    Risale-i Nur şakirdleri imanla kabre girecekler, imansız ölmezler. (Birinci Şua)
    Bütün bunları söyleyen birinin haklı olarak bu kitabı okumayı ibadet olarak söylemesi de doğal olacaktır ki Risale-i Nur’u okumanın ibadet derecesine yükseltildiği de çok açık ifadelerle sabitlenmiştir.

    İlmin üstünlüğü, gerekliliği, bir ibadet olduğu hakkında sayısız ayet ve hadis var sadece şu dahi yeterli olacaktır diye düşünüyorum. İlim yolunda giden, o yoldan dönmedikçe Allah yolundadır.(Tirmizî, “İlim”, 2, 19) Takdir edersiniz ki bir kimse Allah yolunda giderken vefat etse muhakkak cennetliktir, Allah’ın izni ve lütfuyla. Ancak burada bilinmez tek nokta kişinin samimi mi yoksa görünüşte mi o yolda olduğudur. Müslümana düşen ise aksi yönde delili yoksa iyi niyetle değerlendirme yapmaktır. Burada şöyle bir ek yapayım ilim demek kişinin Allah’ı tanıma ve Allah’ın tanıtılmasını sağlayan her türlü bilgidir ki buna fizikten tutun sosyolojiye kadar her disiplin de dahil olabilir kişinin niyetine bağlı olarak. Risale-i Nur a iman ve ilim davası diyen bunun için 35 sene dünyada çekmediği eziyet kalmayan bir kimsenin bu sözlerinde bir çelişki olmadığı açıktır.

    8-Bu asrı medeniyede Kur’an-ı Kerim’in hakiki tefsiri olan risale-i nur eserlerini ihda etti. (Nurun İlk Kapısı, sayfa 185)
    Bu hüccetler ve tabiratın bu kelimat ve teşabihatın arşı Âzamdan indiği muhakkaktır. (Zülfikârın Hatimesi, sayfa 5)
    Görüldüğü gibi Said Nursi, yazdığı eserlerin kendisine ilahi bir güç ile -vahiy ile- yazdırıldığı iddiasındadır. İşârâtü’l İ’caz isimli eserinde, Risale-i Nur, Kur’an’ın bu asırda en yüksek ve en kutsi bir tefsiridir. Hakikatleri semavidir, Kur’ani’dir, o halde Kur’an okundukça o da okunacaktır. Risale-i Nur mücevherât-ı Kur’aniye hakikatlerinin sezgisidir. şeklinde bir ifade kullanıyor ve kendi kitaplarının da vahye dayandığını söylüyor. Daha da ileriye giden Said Nursi, Risalelerin,
    Nur Meyveleri isimli bölümünde “Bunları ben yazmıyorum, bunlar bana yazdırılıyor.” cümlesini kullanıyor. Bunun gibi birçok ifade Risalelerin çeşitli yerlerinde geçmektedir. Said Nursi, kendisine adeta peygamberlik yüklemektedir.

    Bunların cevabı da Kuran-ı Kerim de mevcuttur, öncelikle şunun altını çizmek isterim ilham ve vahiy aynı anlam köküne sahiptir. İslam’da, aradaki terminolojik fark vahyin yanılma ihtimalinin olmaması ancak ilham da 99 doğru şeye rağmen 1 tane de olsa yanlış olan kişisel arzu ve benzeri telkinin yer alabilmesidir. Belki bilirsiniz, Said-i Nursi Mustafa Kemal Atatürk tarafından bizzat Ankara’ya davet edilmiştir. 1922’de Ankara’ya geldiğinde devlet merasimiyle karşılanan, kendisine yapılan Şark Umumi Vaizliği, milletvekilliği ve Diyanet İşleri Başkanlığı tekliflerini ise, dünyevi makamların geçiciliğini bilen, sadece ahireti isteyen ve bu nedenle siyasetten her zaman uzak duran biri olarak kabul etmemiştir. Ve bunun dolaylı bir neticesi olarak 35 senelik mahrumiyet dolu, hapis ve sürgün hayatını pişman olmadan yaşayan bir insanın şahsi arzularını değerlendirmekten utanırım şahsen. Konuya Kur’an i bir açıklama getirmek için ayetlerde yer alan, Cebrail(as)’nin peygamber olmayan Hz. Meryem ile konuşmasını(Meryem Suresi 17-18-19-20-21), Allah’ın Hz. Musa’nın annesine vahy ettiğini(Kasas Suresi, 7-8-9) görüyoruz. Dolayısıyla kişinin şiddetli ve doğru ilham alması ve hatta vahiy alması illa peygamber olmasını gerektirmez ancak peygamberlik mesleği olan tebliğ ile irtibatı olduğunu gösterir.

    9-Çeşitli tesadüflere anlam yüklenmesi
    Risale-i Nur’un yazma tarihini 23 sene olarak gösterip Kur’an’ın da 23 sene de nazil olmasıyla arasında bir bağ kurmaktadır. (Bakınız, Barla Hayatı) O tevafuk remzeder ki: Bu asırda Resail-in Nur denilen otuzüç aded Söz ve otuzüç aded Mektub ve otuzbir aded Lem’alar, bu zamanda, Kitab-ı Mübin’deki âyetlerin âyetleridir. Yani, hakaikının alâmetleridir ve hak ve hakikat oldugunun bürhanlarıdır. Ve o âyetlerdeki hakaik-i imaniyenin gayet kuvvetli hüccetleridir. (Şualar, Sayfa 708)

    Kaderi, yani Allah’ın zaman üstü olduğunu ve zaman bağımsız bilgisini kabul eden kimse için tesadüf veya rastlantı diye bir şey yoktur. Tevafuk( kabaca denk gelme) vardır. Tevafuka göre yorum yapmak sadece Said-i Nursi’ye has değildir. Başta Resullullah’ın(Allah’ın salat ve selamı üzerine olsun), Hudeybiye Anlaşmasını sonuç verecek görüşmeler için gelen heyetin başındaki kişinin isminin anlamını hayra yorarak müslümanların işinin kolaylaştığını söylemesi( kaynak :
    http://www.sorularlaislamiyet.com/article/5540/hudeybiye-antlasmasi.html) önemli bir örnektir. Ayrıca Kuran-ı Kerim ayetlerinin 6236 olduğunu kabul eden bir grup ilim adamı aynı zamanda bu ayet sayısının, Resullullah’ın(Allah’ın salat ve selamı üzerine olsun) vefat yaşı ile Allah’ın isimlerinin sayısı olarak kabul edilen 99’un çarpımından bir eksik olmakla hoş bir tevafuk olduğunu da iddia eder. Ayrıca başka bir tevafuk iddiası da ay ve dünya arasındaki mesafe ile ilgilidir: Kamer(Türkçe,Ay) (Arapça,KMR) Suresinde Ay ile Dünya arasındaki harflerin uzunluk oranı Uzay’daki Ay-Dünya mesafesine işaret etmektedir. Kamer(AY) suresinin içerisinde sadece bir yerde Dünya(Ard) kelimesi geçmektedir.Surenin başlığı olan “Ay” kelimesi ile “Dünya” kelimesi arasındaki harfler toplam 333 adettir ve araya tam olarak 111 adet Ay kelimesi
    sığmaktadır. Çünkü Arapça’da Kamer(Ay) kelimesi 3 harften oluşur. Aynı şekilde gezegenimiz Dünya ile Ay arasına da ortalama 111 adet Ay sığmaktadır yani aradaki mesafe Ay çapının toplam 111 katıdır. Bir uzay haritasını incelediğiniz zaman da bunu görebilirsiniz. Ya da en temel astronomi kitaplarında da bu bilgiye rastlayabilirsiniz. Bu hesaplama da kullanılan uzaklık mesafesi ortalama mesafedir çünkü Ay’ın eliptik bir yörüngesi vardır. Yani tevafukla ile ilgili daha çok örnek bulunabilir.

    10-Said Nursi referans olarak Kur’an’ı değil kendi risalelerini göstermektedir. “Risaleler bir meseleye yanlış bakıyorsa Kur’an’da bakmak zorundadır, yoksa Kur’an batıldır” gibi bir fikre sahip olduğunu açıkça beyan etmektedir.

    Risale-i Nurlardan pek çok referans yapmış olmanıza rağmen, Risale-i Nurları Kuran-ı Kerimden ve hadis-i şeriflerden üstün tutan öncelikli referans olarak belirten tek bir satır referans göstermediğinizi farkettim çünkü yok. Dolayısıyla soru kendini hükümsüz kılıyor.

    11-Kuran-ı Kerim arapçadır, Türkçeye çevirmek de yanlıştır sonucunu çıkaran risaleler yayımlamış ve öte taraftan Risalelerin, Kur’an’ı Kerim’in bir meali olduğunu da söylemekten çekinmemiştir.

    Hayır meal dememiştir tefsir demiştir yalnız bu klasik manada bir tefsir değil İslami hayatın yaşanarak anlatılmasının doğallığı gibi marifetname türünde bir tefsirdir. Meal, çeviridir ki asla aslın yerini tutmaz kabanın kabası bir fikir verir. Tefsirse bildiğiniz üzere detay ile izah çabasıdır ki herkes Arapça’yı Kur’an-ı Kerim’i anlayacak kadar bilemeyeceğinden herhangi bir dilde tefsir yazılması tüm müslümanların üstünde farz-ı kifayedir.

    12-Kur’an’ın mantığına uymayan, sünnetullah kaidelerine uymayan ebced hesabını da Risale-i Nur’da görmek mümkündür. Risale-i Nur’un yazım tarihi, telif tarihi, tekemmül tarihi Ayete’l Kürsî’nin ebcediyle delillendirilmiştir. Üstelik bu deliller de ebced hesabına değil, bu hesabın Said Nursi’ye ihtar edilmesine bağlanmıştır. Said Nursi yapmış olduğu ebced hesabının dahi kendisine ihtar edildiğini savunmaktadır. (Bakınız, Asa-yı Musa, sayfa 81)
    Teyemmüm ayetindeki “saidan” kelimesinden yola çıkıp bunu Said ismiyle özdeşleştirmesi Mektubat’ta ebced hesaplarının tutmayışı sonucunda “matematikte bu kadar küçük
    sayıların pek büyük önemi yoktur” gibi izahatta bulunması elbette gülünçtür. Kaldı ki yaptığı cifrin ve ebcedin dahi usulünü bulamamış, bir ayette şeddeyi sayarken başka ayette “tarihlerin tam çıkmaması sebebiyle” şeddeleri saymaması ve kendiyle alakalı bir tarihi çıkarmak için adeta matematiğe ve mantığa karşı mücadele göstermesi gülünçten de ötedir, üzücüdür.

    Ebced ve cifir hakkında detaylı açıklamayı burada bulabilirsiniz. ( http://www.sorularlaislamiyet.com/article/556/ebced-cifir.html )
    Şedde’nin bir yerde kabul edilip bir yerde kabul edilmemesini şöyle izah edebiliriz. Eğer biliyorsanız, Arapça’da, şedde, üstünde bulunduğu harfi görünmez bir şekilde iki harf yapar; bir yönüyle maddeten(yazıda) görünmez ve etkisiz olup-çünkü yazıda harf tektir-; manen(zihnin algısında) mevcut harfi iki ile çarpar-ses çıkışını iki kere yaptırır-. Nasıl ki Kur’an tefsirlerinde benzer ayetler, ayetlerin öncesi, sonrası, nüzul vesilesi, vb. gibi şeylere bakılarak farklı tefsir edilebiliyorsa, şedde de bu iki özellikten birisi tercih edilerek cifir hesabına katılabilir diye düşünüyorum.

    13-Mektubat kitabının 383. sayfasında, İmam-ı Rabbani’nin Mektubat kitabının Bediüzzaman’a işaret ettiğini ve burada kastedilen Bediüzzaman’ın da kendisinden başka biri olamayacağını dolaylı yollarla ifade etmiştir.

    Risale-i Nur daki hakiki metin şöyledir(hatırlatma Mektubat kitabı adından da anlaşılacağı üzere yüzlerce mektuptan oluşuyor ve bunlardan sadece iki tanesi söz konusu):
    “Sonra İmam-ı Rabbanî’nin Mektubat kitabını gördüm, elime aldım. Hâlis bir tefe’ül ederek açtım. Acaibdendir ki, bütün Mektubatında yalnız iki yerde “Bediüzzaman” lafzı var. O iki mektub bana birden açıldı. Pederimin ismi Mirza olduğundan, o mektubların başında “Mirza Bediüzzaman’a Mektub” diye yazılı olarak gördüm. Fesübhanallah dedim, bu bana hitab ediyor. O zaman Eski Said’in bir lâkabı, “Bediüzzaman”dı. Halbuki hicretin üçyüz senesinde, Bediüzzaman-ı Hemedanî’den başka o lâkabla iştihar etmiş zâtları bilmiyordum. Halbuki İmamın zamanında dahi öyle bir adam vardı ki, ona o iki mektubu yazmış. O zâtın hali, benim halime benziyormuş ki, o iki mektubu kendi derdime deva buldum. Yalnız İmam, o mektublarında tavsiye ettiği gibi çok mektublarında musırrane şunu tavsiye ediyor: “Tevhid-i kıble et.” Yani: Birini üstad
    tut, arkasından git, başkasıyla meşgul olma.”

    Dolayısıyla sizin yanlış anlamanız olduğu açık. İlgilenenler için iki kaynak verebilirim ( 1 – http://www.risaleonline.com/soru-cevap/mektubat-i-rabbanide-mirza-bediuzzaman 2 – http://www.sorularlarisale.com/index.php?s=article&aid=14532 )

    14-Bazen bazı rüyalar da Said Nursi için olmazsa olmazlar arasındadır. Hatta rüyayı gören de çok önemli değildir. Sikke-i Tasdik-i Gaybi isimli eserin 21. sayfasında Sadakatte meşhur olan Barlalı Süleyman’ın Vazife-i Sadakatını tamamiyle yapan Isparta Süleymanı Rüşdü’nün Bir Fıkrasıdır başlığı altında yazılanlar tamamen rüyalardan ibarettir. En göze çarpanı ise Hz. Ebu Bekir’in, hutbeden Yirmidokuzuncu Söz’e atıfta bulunmasıdır.

    Kuran-ı Kerim’deki rüya ile ilgili ayetleri incelemenizi tavsiye ediyorum. Zira rüyası gerçekleşenler arasında sadece peygamber değil peygamber olmayanlar da var
    açıkça(kaynak: http://meal.ihya.org/kurandan-ayetler/kuranda-gecen-ruya-ile-ilgili-ayetler.html).
    Bunun dışında iki de hadis-i şerif veriyorum,
    “Zaman yaklaşınca, mü’minin rüyası, neredeyse yalan söylemeyecek. Esasen mü’minin rüyası, peygamberliğin kırk altı cüzünden bir cüzdür.” Buhari’nin rivayetinde şu da var: “Peygamberlikten cüz olan şey yalan olamaz.” Kaynak: Buhari, Ta’bir 26; Müslim, Rüya 8, (2263); Tirmizi, Rüya 1, (2271); Ebu Davud, Edeb 96, (5019)
    “Beni rüyada gören, gerçekten beni görmüştür, çünkü şeytan benim suretime giremez.”
    Kaynak: Buhari, Tabir 2, 10; Müslim, Rüya 10, (2266); Muvatta, Rüya 1, (2, 956)
    Ayrıca ilgilenenler için İslam’da rüyanın yeri nedir, amel edilir mi gibi soruların cevapları için şurayı öneriyorum ( http://www.sorularlaislamiyet.com/qna/14014/islam-da-ruya-tabirinin-yeri-nedir.html ).

    15-Sikke-i Tasdik-i Gaybî eserinin Sekizinci Şuası’nda ÜÇÜNCÜ BİR KERAMET-İ ALEVİYE şeklinde başlayıp Hz. Ali’nin hem bu risaleyi isimlendirdiğini hem de haber verdiğini yazıyor. Arka sayfaları da tamamen bu şekilde doldurup risalelerin bir kerametle yazıldığını ve kayıtsız şartsız risalelere teslim olunması gerektiği okuyuculara tembih ediliyor. Bu sözlerin hiçbirinin dayanağı bulunmamaktadır. Hz. Ali ölmüştür. Şu an hayatta olduğuna dair bir kanıt sormak bile gülünçtür. Hz. Ali’nin kalkıp da bir kitaptan bahsetmesi, bir kitabı isimlendirmesi olacak iş değildir. Tamamen hayal ürünüdür. Hz. Ali, yaşadığı dönemde de böyle bir haberi veremez. Çünkü gaybı yalnızca Allah bilir. Başkasının onu bilme yetkisi yoktur. Eğer birine gayb bildirilecekse bu ancak vahiy ile mümkün olur ki vahiy yolu da peygamberimizden sonra kesilmiştir. Said Nursi’nin veya bir başkasının vahiy alma olasılığı yoktur. Buna Nurcu denilen insanlar vahiy diyemedikleri için ilham veya ikram demektedirler. Oysa ilham veya ikram
    dedikleri bu olgunun vahiyle olan hiçbir farkını sayamamışlardır. Her şeyi vahiyle aynıdır, yalnızca adı ilhamdır şeklinde bir savunmaya girişmişlerdir ve bunun hiçbir haklı ve makul gerekçesi yoktur. Son elçi bizim peygamberimizdir. Allah dinini kemale erdirmiştir. Kalkıp da bir mehdi veya bir müceddid beklemek boşunadır. Allah’ın ilmi yalnızca 1400 sene öncesini değil şimdiyi de kapsamaktadır ve Allah’ın ilmi tüm evreni kuşatmıştır. Bu ilmi bırakıp da nurlardan bir “nur” beklemek Allah’a iftira atmaktan başka hiçbir şey değildir.Kaldı ki bu yazılanların da üzerine biraz düşünülürse yazılanlara neredeyse tamamen inanılmasının imkânsız olduğu görülecektir. Mesela Hanımlar Rehberi’nde Said Nursi’nin arabayla dolaşırken bir yaşındaki bebeklerin dahi Said Nursi’nin manevi varlığını hissettiklerini ve koşarak elini öptüklerini yazar. Buna hangi akıl inanabilir? Peygamberin dahi başına gelmemiş bir olay Said Nursi’nin nasıl başına gelebilir? Bunun anlatılma amacı nedir? İnsanlar bunu niçin bilmek zorundadır? Bunların her biri ayrı bir merak konusu olmuştur ve olmaya da devam edecektir.

    Hz. Ali şehittir. Ve şehitlerin ölü olmadığı eğer Kuran-ı Kerim’i kabul eden biriyseniz orada açıkça var. Ayrıca önceden dünya imtihanını tamamlamış insanlarla görüşmek İslam’da inanılmaz bir olay değildir örnekleri çoktur. En başta Resullulah’ın(Allahın salat ve selamı üstüne olsun) önceki peygamberlerle konuşmasını örnek verebilirim. Ve şunu da düşünmek lazım ki Allah bir insanı gerçekten severse vefatından sonra bile hayırlara vesile kılmaya devam eder.

    Kuran-ı Kerim tamdır ancak anlaşılmaya muhtaçtır, devirler ve koşullar değiştikçe “öz ve kesin hükümler değişmemekle” yoruma açık noktaların yeniden yorumlanması zaruridir. Zira Allah yoruma açık noktaları yeryüzüne halife kıldığı insana emanet ediyor ve aklını da kullanarak yorum yapmasını istiyor. Resullullah(Allah’ın salat ve selamı üstüne olsun), Muaz bin Cebel’i, daha kendi devrinde, Yemen’e vali gönderirken aralarında şu konuşma geçiyor,
    -Ya Muaz oraya gidince ne ile hükmedeceksin?
    -Allah’ın kitabı ile.
    -Ya Allah’ın kitabında açıkça bulamazsan?
    -Resulunün sünneti ile.
    -Ya açıkça orada da bulamazsan?
    -Kıyas ederim ya Resullullah.
    -Doğru söyledin ya Muaz.

    Bebekler, bir şahsın ellerini öpebilirler bunda garip bir durum yok. Eğer her şeye maddiyatçı perspektiften bakarasak, o gün itibarıyla kundaktaki bebeklerin gidip hem de arabadaki birisinin elini öpecek halleri yoktur ancak geleceğin kısmi olarak kendisine sezdirildiği bir insan gelecekte bu bebeklerin Risale-i Nur yoluna sahip çıkacakları ve maddeten olmasa bile (sevgi, saygılarından ötürü) manen kendi elini öpeceklerini sezmiş olabilir. Gelecek ile ilgili özellikle rüyasında gördüğü fakat aklının ucundan geçmediği halde gerçekleşen hadiseleri tecrübe etmiş çok insan vardır. Yine de İslami referans olarak, Resullulah’ın(Allahın salat ve selamı üstüne
    olsun) hayatındaki sayısız örnek, İslama inanan insan için bunlara delildir. Bunlardan bir tanesi Bedir savaşından önce gördüğü rüyada yakın akrabasından çok sevdiği bir kişinin yani Hz. Hamza’nın şehit olacağıdır; diğer bir tanesini rüya hali olmadığından biraz daha detaylı yazıyorum,

    Başta Buharî, İbni Hibban, Ebû Davud, Tirmizî gibi hadis kitapları beraber olarak, Hazret-i Enes[10], Ebu Hüreyre[11], Hazreti Osman[12] ve Aşere-i Mübeşşereden Said ibni Zeyd’den[13] naklediyorlar ki:
    Allah Resulü (asm), Hazreti Ebu Bekir (ra), Hazreti Ömer (ra) ve Hazreti Osman (ra) ile Uhud Dağının başına çıktılar. Uhud Dağı, sallanmaya başladı. Allah Resulü (asm) ferman etti ki:
    “Dur ey Uhud! Şüphesiz üzerinde bir peygamber, bir sıddık ve iki şehid var.”
    Şu hadîs aynı zamanda, Hazreti Ömer (ra) ve Hazreti Osman (ra)’ın şehid olacaklarını haber vermektedir.

    Ve İslam tarihine biraz vukufiyeti olanlar bilir ki bu söylenenler aynen gerçekleşmiştir.Konuyu yine Said-i Nursiyle alakalı somut bir örnekle tamamlamak istiyorum. Ruslara esareti sırasında Tiflisten geçen Saidi Nursi burada bir Rus görevlisine konuşma akışında Tiflisteki medresesinin planlarını yaptığını söylüyor tabii ki meczup musun karşılığını alıyor. Bu konuşma Risale-i Nurda birebir yer alıyor, bu konuşma belki bu konuşmadan 30 sene sonra Risale-i Nur’a yazılıyor ancak hadisenin tahakkuku konuşmadan 70 sene sonra oluyor(kaynak: http://www.yeniasya.com.tr/haber_detay2.asp?id=51179).
    Konuyla ilgili son sözü tabii ki Kuran-ı Kerim’in gayb ve geleceğin bilinmesi ile ilgili ayetlerin doğru ve benzer konulardaki ayetlerin(yukarıda söylendiği gibi Hz. Musa’nın annesine vahyedilmesi veya Hz. Meryem’e Hz. İsa’nın müjdelenmesi) bütünlükçü olarak anlaşılması söyler. Zira gaybı bilen sadece Allah’tır ama dilediğine dilediği kadar da bildirip, sezdirebilir.

  7. Mehmet Oğuzhan Özoğlu dedi ki:

    değerli tolga, yazıyı okuyup cevap vermen güzel fakat ilk yorumundaki alaycı tavrın aslında ilmi olmayan duruşunun yansımasıdır diye düşünüyorum. kaldı ki sen henüz karşında kimin olduğunu bilmeden “biraz okusaydın” vs gibi ifadeler kullanmışsın. bu da kalitesizliğini gösterir. bunun dışında istersen konu konu ilk iddialarından başlayarak “kur’an ve akıl” çerçevesinde tartışabiliriz ve bunu buradan herkes okur. dilersen cevap yaz ve iddialara cevaplarından başlayalım.

  8. gizemli çocuk dedi ki:

    allah şahidim olsun bu yalan yazıyı yazanların yarın kıyamette elim yakasındadır.

    • Nurdan gelen ışık dedi ki:

      aynen kardeşim gizemli çocuk benimde büyük bi ihtimal tüm nurcu kardeşlerim gibi bu yalan yazıyı yazanların kıyamette iki elim yakasındadır

      • Ade Wade dedi ki:

        dunyanin hic bir akli basinda bir milletinin okumaya tenezzul etmeyecegi seyleri, hic bir bilimsel veya manevi anlami derinligi olmayan , havali olsun diye mumkun olan en agdali dilde yazilmis, tarihin en basarisiz tefsir calismasini, bizim fen lisesine gonderdigimiz cocuklara gece gunduz okutuyolar la cokoprens esliginde. Cocuklarin beynine kutsal diye kaziyolar sonra bunlari.. yok Allah ozel misyon yuklemis de, yok bediuzzamanmis da..elektirigi bulan adamin senin kadar havasi yok be.
        kiyamette iki eli yakamdaymis. kiyamette utanacagiz oglum. hepimiz utanacagiz…

  9. bir bak içine dedi ki:

    bu linkteki kişiler size ne hangi konuda yardım gerekiyorsa koşulsuz yardım eder girin bakın

  10. beyler, ortada said nursi problemi yok, yapay bir din problemi var…. örneğin bana eleştiri yönelten arkadaş daha baştan mucize/keramet/kader gibi kavramları dine yamayıp eleştiri yöneltmiş. oysa önce dini olarak bu problemin tartışılması anlamlandırılması lazım…. din problemi varken said nursiyi tartışmak yavan kalır… eleştiriler de anlamsız olur…

  11. arif tufan dedi ki:

    https://www.facebook.com/kiyametrisalesi
    Bu kitapta Risalei Nur kitaplarındaki iddiaları Hz. Ali Mevlana Yunus Emre gibi İslam Büyüklerinin eserleri ve sözleri ile karşılaştırıp değerlendirdik. Takdirinize sunarız.

  12. geçerken dedi ki:

    Para= Allah
    hatta
    Para= Put

    olduğu bir dünyada dini layıkıyla sömürebilmek için bir takım delilerin delillerine her zaman ihtiyaç duyacaktır insan evladı. Lakin çiğ süt emmiştir!

  13. geçerken dedi ki:

    Said’i Nursi denen adam, bugün olsa diyemiyorum zira yaşadığı dönemde de Padişah tarafından akıl hastanesine yatırılmış, deli teşhisi konulmuş, kendini Kur’andan bir takım ayetlere gönderme yaparak “peygamber yerine koymuş” müşrikin teki (gerçekle yüzleşmek isteyen gerçek kaynakları tarayabilir).
    Peşinden gidenlerin din için değil dini kullanarak edinilen bir takım maddi kazanımlar için gittiğini biliyoruz, nasıl biliyoruz dünyevi varlıklarındaki yıllara oranla artış katsayısını gözlemlemek yeterli oluyor.
    Misal; Nurcu bir aile ile (ya da müdaili) laik bir aileyi (orta sınıf) yan yana koyuyorsun. Nurcu ailenin 10 yıllık kazanımı 3 araba, 3 daire, 3 araç (ticari dahil), arsa sahipliği vs, en az iki ticari iş yapan dükkan vb. iken, laik ortalama bir ailenin koop. taksidi ödeyerek (yıllarca) alınmış bir daire, emekli maaşı.!!!

    • Hakikat Konuşalım dedi ki:

      bunların böyle olmadığı çok aşikar. Said Nursi hiçbir zaman kendine dediğiniz tarzda yakıştırmalarda bulunmamıştır. Kitaplarından bir satır bile okumadığınız ortada. Hem madem Said Nursi bir delidir, Mustafa Kemal niçin ona vekillik teklif etmiştir. Yukarıda verdiğiniz üçlü örneklerin hiçbirinin doğru olmadığını biliyor herkes. Lütfen bir ilminiz yoksa haddinizden fazla konuşmayın, madem bir kişiyi eleştireceksiniz, önce eserlerini okuyunuz, ve artık toplum tarafından takılmak istiyorsanız, hakikatlar üzerine konuşun, aksi halde afguran bir köpektenn farksızsınız!

    • Hjkasmms dedi ki:

      Sen git kaynak oku O zerre kadaf beyninle hüküm koyma Bediuzzaman said nursi bizzat yazdığı kaynaklarda ben ne şeyhim nede alimim.bende hocayım risaleyi.nura muhtacım demiştir Kim bir Allah dostuna dil uzatırsa Allahın Kahharlığı onun üzerrinedir

  14. hulya dedi ki:

    saçma sapan konusup milletin aklını bnulandırmayın ilahiyatcılar onca seyi kimden ogrendi hangi üstadan bu kadar alim biri elbette ki bişi biliyordur lutfen onu ilahiyatçılarla kıyaslamayın

  15. ÖMER dedi ki:

    Başlığa bak Alim değil meczup..Senin ÜSTADA söz söylemen için nefsini ıslah etmen gerekiyor.Bide Alim olmasa meczup olsa cennetliktir..Senelerdir nur cemaatlerinden ve nur derslerinden biliyorum bu dünyaya gelen en büyük insan Başta HZ.MUHAMMED(SAV) sonra 4 büyük halife sonra abdülkadir geylani hazretleri ve sahabe mesleği olan nurcuların başı said nursi hazretleridir sen onun seviyesine yetişmen için hayatını bitirmen lazım..28 sene sürgün hayatı.21 defa zehirlenme..defalarca esir düşme ve maddi manevi sevgilerden vazgeçme gibi bir çok dünyalık hakkından feragat etmiştir..Bunları yapan insan işi gücü yok ayet sayısı hakkında yalan mı söylicek..Sizin alimden anladığınız yok..Hayatınız inkar,insanlarda suçluluk psikolojisi oluşturma..Çalışın çalışın belki bişeyler yaparsınız..İnşallah allah doğrunun,hakk’ın yanında kararını kullanacaktır..ve üstad peygamber efendimizden sonra birçok imani meselelere açıklık getirmiştir üstad.Misal olarak ibn-i SİNA ya talebeleri kaderi anlatmalarını istemektedir fakat cevap manidardır..Diyor ki ben kaderi anlatırsam dinden çıkabilirim..veya muhyiddini arabi hazretleri 70 sayfalık bir kader risalesi yazmıştır..zat-ı muhterem bizim seviyemizde olmayanlar okumasın anlamayıp dinden çıkabilir demiştir.Fakat üstad kader risalesinin başında diyor ki aklı basan bir insana 2 kere 2 dört eder kadar basit bir şekilde anlatmıştır..Lütfen doğruyu hakkı araştırmanızı tavsiye ediyorum.. ve sonra gelin sohbetimize devam edelim..

  16. İslam Aşığı dedi ki:

    Said Nursi ye saldırıda bulunanlara sesleniyorum. Eğer böyle bir iddianız varsa bunu kanıtlamak durumundasınız. He evet sizlerin bir sorusu varsa sorun ispatlayalım, yok deli hastanesine yatırılmış falan bu tür safsatalarla gelmeyin. Ve varsa bir ilminiz gelin tartışalım ama boş boş konuşup demogoji yapmanın bir alemi yok, Evet bu iddialarınızın hangi birini ispatlayabilirsiniz. Madem Said Nursi bir meczup bunca insan niçin onun aleyhine yıllarca uğraşmış? Neden olduğunu en aptallar bile anlar, siz de biliyorsunuz, amacınız sadece düşmanlık.

  17. ben 10 yıldır bu cemaatin içindeyim..17 yaşındayım..siz medeniyet uğruna ahiretinizi karartmaya çalışan ve sizi kurtarmaya çalışanlara pusular kuran hainlersiniz.Allah ıslah etsin..Allah biliyo….bi ara perdeyi kaldırında camlarınızın ne kadar tozlu olduğunu herkes görsün saklamaktan da vazgeçin

  18. Hakikat Konuşalım dedi ki:

    Evet arkadaşlar, olayın aslı şudur (gerçek kaynaklarda da yazan olay) Said Nurs-i din ilimleri ile fen ilimlerinin bir arada okutulması gerektiğini düşünür ve “fensiz din ilmi yobazlığa, dinsiz fen ilmi inkara götürür, ancak ikisi bir arada okutulursa hakikate ulaşılır “der. Ve Van da, Medresetül Zehra adında iki ilmin de bir arada öğretilen, Türkçe, Arapça ve Kürtçe dillerinin zorunlu olduğu bir medrese projesi vardır. Bu projeyi Sultan Abdülhamit e sunmak için gelir ve padişahla görüşmek ister fakat tanınmadığından dolayı saray görevlileri tarafından meczup diye akıl hastanesine yatırılır. Hastanenin baştabibi, “Eğer Said Nurs-i deli ise dünyada akıllı insan yoktur” diyerek gitmesine izin verir. Bundan sonra Said Nurs-i sarayın ilgisini çekebilmek için ikamet ettiği yerin önüne tabela asar: “Her soruya cevap verilir, soru sorulmaz.” Tabii sarayın ilgisini bir süre sonra çeker ve Sultan Abdülhamit ile görüşür ve Sultan projeyi çok beğenir ve uygulanmasını ister, fakat savaşın patlak vermesi planı altüst eder.

  19. Bediüzzaman Talebeleri dedi ki:

    Soru: Bize hep “Kur’an 6.666 ayettir” diye öğrettiler. Fakat ben saydım; 6.236 ayet çıktı! Gerçekten Kur’an toplam kaç ayettir ve bu 6.666 sayısı nereden geliyor?

    Cevap:
    Kur’an ayetlerinin sayısı hakkında ulema arasında farklı görüşler ortaya çıkmıştır. Bu farklılığın bazı sebepleri vardır. Bunlar; bazı âlimlerin Kur’an’da ayet sonu olarak kabul ettiği yerleri diğerlerinin kabul etmemesi, sure başlarında yer alan besmelelerin ve hurûf-u mukattaa’nın müstakil birer ayet sayılıp sayılmaması vs. dir…

    Basra, Kufe, Mekke ve Medine ekolüne mensup âlimler, ayet sayısı konusunda farklı görüşler ileri sürmüşlerdir.

    Medinelilerden İmam Nâfi’ye göre Kur’an 6.217, Şeybe İbn Nisah’a göre 6.214, Ebu Cafer’e göre 6.210 ayettir.

    Ayet sayısı Mekkelilere göre 6.220,

    Basralılara göre 6.205,

    Kufelilere göre de 6.236 ayettir.

    Müfessirlerden Zemahşeri ise ayet sayısının 6.666 olduğunu öne sürmüştür ki halk arasında en çok bu görüşe rağbet edilmiştir.

    Fakat İslam âleminde en yaygın olan ve şu elimizde bulunan mushaflar, Kufe usulüne göredir ve o da herkesin kolaylıkla hesap edebileceği gibi 6.236 ayetten ibarettir.

    Ayet sayılarındaki bu farklılığın sebepleri yukarıda izah edilmişti. Yoksa Kufelilerin elinde bulunan Kur’an ile Mekke, Medine veya Basralıların elinde bulunan Kur’an arasında hiçbir fark yoktur. Herkes kendi usulüne göre; ama aynı Kur’an üzerinde yorumda bulunmuştur. Dolayısıyla ekoller arasındaki sayı farklılığına bakılarak şu an elimizde bulunan mushaflarda herhangi bir eksiklik veya fazlalık olduğunun iddia edilmesi doğru değildir. (Kaynaklar için bkz: Nihat Azamat, “Ayet”, Diyanet İslam Ansiklopedisi, c: 4, s: 242-243; Cengiz Yağcı, Şamil İslam Ansiklopedisi, İstanbul, 2000, c: 1, s: 240-241)
    Yani abilerim kardeşlerim ablalarım anlayacağınız o zaman bir çok türde Kur-anı Kerim bulunurken şu anda sadece Atatürk’ün isteği üzerine sadece bire indirildi oradaki farklılığında sebebi budur … Selametle Allah’a emanet …. Ve de lütfen araştırmayı tam yapmadın insanların akıllarını bulandırmayalım …

  20. sarp mustafa dedi ki:

    Yazıyı ve yorumları okudum da;
    SAid nursi zır delisine inanan ve sahiplenen bu kadar insan var ise kuran a inanan bu kadar çok koyun olması gayet net gelmeye başladı. Demek ki bugün bir risale-i merkep yazsam çok zengin olabilirm bende…

    • sarp mustafa dedi ki:

      merkeb olacaktı elim sürçtü herhalde 🙂

    • semih dedi ki:

      Yazabilmek için akıl lazım
      Eşşekler kitap yazamaz ki.

      • MaMaLi dedi ki:

        semih!!doğru söylüyorsun,kürd said’e,risaleyi,ingilizler yazdı,ingiliz arşivlerine,girerseniz,rahatlıkla bulursunuz,ingilizler,bir eşşeğin kitap yazamıyacağını,bildikleri,için,çünki,okuması yazması,olmadığınıda biliyorlardı!eşşeğin yerine,bu,mizah kitabını yazdılar!

  21. Selcuk dedi ki:

    Yasarken rahat birakmadiniz. Hapishanelerde, sürgünlerde gecti Hayati. Bari Mezarda rahat birakin.
    Gidince görecez cehennemmi yoksa hiclik mi. Kaybedicek hic birseyim yok. Varsa, kildim namazimi, yoksa yinede kildim namazimi, ne yazar yoksa… Lakin Allah inanmak kolay inanmamak akil isi degildir. Yoksa nerden gelir bu güc bu ilim bu düzen. Kafanda düzen yok diye gördüklerine nasil yok dersin? Pencereni degistirde bak.
    Gel ne olursan ol gel..
    Vakit az zaman kisitli ölüm yakin gel gör zorlayan yok inanmassan yine git, gitmeden objektif bak.
    Cünki ölüm kapisina merhem bulunmadikca aramak zorundadir insan..

  22. Selcuk dedi ki:

    Böyle hakaretler edeceginize gelin güzel bir sekilde karsi karsiya konusalim. Hakikat degismez, Haktan yana olan Hak konustugu icin haklidir. Biz size degil Haklsizliga karsiyiz. Eger diyorsan asil HAK siz degilsiniz, gel dikilin adam gibi karsimiza konusun.
    Hayir Bati her zaman yikmistir, 1. 2. Dünya savaslarimi desem? Nagazaki Hiroshima mi desem? Irakmi desem? Afganistanmi desem? Myanmar mi desem? bitermi?

    Hakaretten baska bilmiyen adam ister Einstein olsun terbiyesiz edepsiz biridir. Said Nursi Hazretlerine karsi bu yaziyi yazana sesleniyorum:

    Akil varken neden hakarete dayaniyorsun?
    Konusmak varken neden böyle birsey?
    Cevap veremiyorsun Risalelere, hic okudunmu?

    Ee hadi diyelim Allah var ozaman bu dinsizlerin hali ne olacak ve Inananlarin hali ne olacak?
    Düsün bakalim, akil bosuna verilmemis.. iste biz inananlar düsünerek inaniyoruz…

  23. semih dedi ki:

    Şafilere göre kuran 6666 ayettir çünkü Hanefilerin tek ayet gördükleri bazı ayetleri iki veya uç ayet ve her besmeleyi de bir ayet kabul ederler. Ve Said Nursi de bir şafidir.

  24. furkan dedi ki:

    Eğer kuranı kerimi okumussaniz kuranı kerimde hurufu mukattaa harflerini görmüşsünüzdür . Bazı Alimler bunlarla beraber saymistir.gerçi sizin gibi adamlar sırf ıslam alemine nifak tohumları ekmek için uğraşıyorlar.bide said okur değil SAID NURSI dir biz ona tapmiyor ondan faydalaniyoruz……………………………Cennet ucuz değil Cehennem lüzumsuz değil…………

  25. Selçuk ÖZELÇİ dedi ki:

    sizin gibi cahiller boş boş konuşmasını biliyorlar sadece.Kur’an-ı Kerim’de besmelelerle birlikte 6666 ayet vardır.Üstad Bediüzzaman Said Nursi Hazretleri.Elif lam mim ,Elif lam ra ,Ya sin gibi huruf-u mukattalar vardır Kur’an’da.Bediüzzaman said nursi bi sınırlandırma yapmamış hurufu mukattalarıda katmış.zaten onlarda ayet ama anlamları tam olarak bilinmiyor.

  26. irşadi dedi ki:

    sayın arkadaşlar inanın yada inanmayın bu din elbet galip olacak aklınızın almadığı şeylere karışmayın saidi nursi gibi alimler sizleri milyonkere cebine koyar çıkartırda sizin haberiniz olmaz gözleri ve gönülleri kapalı kardeşlerim bırakın tartışmayıda adam akıllı imana gelin bizi uyaran rabbimiz var kim dostlarıma karşı düşmanlıkta bulunursa bilsinki benlede düşman

  27. nur talebesi dedi ki:

    Eğer ilim bilmeyip meczup olsaydı. İslam konusunda herkesi susturmazdı.O bi alim O bediuzzaman yani kuranı en iyi tefsir yapan bu zamanda kuranın gericilik denen insanlara karşı koyan ve onu milyonlarca sevip hürmet edilen bi alim. Siz usdada meczub diyorsunuz fakat kürt diyerek ırkçılık yapıp insanlara bisey kanıtlamaya çalışıyorsunuz. Bu mu alimlik.ayriyatende kuranı tercüme yapan herkese alim diyemeyiz.fakat bu zaman da kurana avukatlık yapıp tefsir yapan birisine alim demek de ucuz kalır

  28. Allah (bb) dedi ki:

    Bazi arkadaslar nefeslerini bosa tuketmisler… Adam “nurcuyum” diyor… Boyle bir zeka seviyesi ve kafa yapisina ne anlatabilir, neyi kabul ettirebilirsiniz ki..? Adam kontagi kapatmis zaten. Sobayla konusan meczubun tekine “ustad” diyen, bir vatan hainine tapan adamlar bunlar…

  29. Hattab dedi ki:

    Gerizekalı felsefeciler size göre allah ta yok var olan görünür ,yahut bilinir… Allah an varlığını görmediğiniz için inkar edersiniz peki olduğuna resmi kanıt getirmediğiniz için red edersiniz de olmadığının kanıtını sunamazsıniz bu nasıl bir anlamsızlıktır. …Bize göre de var…… Ve en guvendiginiz Bilime dayanıp bunu yaparsınız oysa ortada iki kısımlı bir olasilık var bilimin ortaya attığının doğru olabilmesi için de ortada doğru bir cevap olmalı olasılık değil…. Her iki olasılıktada biz müslümanlar karlıyız çünkü. Burada iyi işler yapar ötede ise mükafatını bekleriz. Siz her iki dünyada da bedbaht cikarci insanlarsiniz

    Rumuz: At,,eist ve Fil,,ozofları delik deşik eden adam

    Haksızlık etmekten, haksızlık edilmekten, saldırmaktan, saldırılmaktan,

    hatâ işlemekten, bağışlamayacağın bir günaha düşmekten sana sığınırım.

    Allâh’ım, nefsime takva ver. Onu temizle, nefsi en iyi temizleyen Sen’sin,

    nefsimin velîsi ve Mevlâsı Sen’sin.

    Âmîn… Âmîn… Âmîn..

  30. Mert dedi ki:

    Sevgili cahil Said Nursi’ye çamur atmaya çalışan kardeşim , bu konu hakkında sadece bunu bilmen bu gönderiyi silmene yeter inşallah ;
    Kur’an-ı Kerim üzerinde noktalama çalışmaları yapılırken âyetlerin belirlenmesinde bazı küçük farklılıklar olmuş; söz gelimi, bazı âlimlerin müstakil âyet olarak belirlediği bir ibare bazı âlimlerce iki âyet olarak düşünülmüş; böylece âyetlerin sayısı konusunda küçük farklılıklar ortaya çıkmıştır. İslam âlimlerinden, söz gelimi, Ebu Amr ed-Dâni’ye göre âyetlerin sayısı 6000, İsmail b. Cafer’e göre 6214, Zemahşerî’ye göre 6666, yine söz gelimi, Ehl-i Mekke’ye göre 6219, Ehl-i Kûfe’ye göre 6236, Basralılara göre 6204, Şamlılara göre 6226’dır.
    Yani anlamama ihtimaline karşı bir kez özet geçecek olursam yoruma açıktır ve said nursi hz. böyle yorumlamıştır.

  31. Ahmet dedi ki:

    Cahiller başarılı kişiye iftira atarmış. Ne yazık size. Said Nursi`nin Kuran ayetlerini saymada bir ölçütü vardır.Kuranda duraklar cümle ortasında da olacağından bu ölçütlere yanlış diyemeyiz.Ayrıca Said Nursi`nin kuran açıklaması sadece nurcular tarafından okunmamış bir çok ilahiyatçı onun eserlerinden faydalanmıştır. Said Nursi meczup olsa bunu ilk söyleyen sizin gibi acizler değil ilahiyatçılar olurdu.

  32. Emirhan Kural dedi ki:

    Ahh Ahhhh Cehaletten ölecekseniz.. Besmelede ayettir. Ve Besmeleyide dahil ederseniz 6666 olduğunu görürsünüz. Kendini İMAN KURTAMA davası adına emek harcayan bir zaata böyle saçma şeylerle bilip bilmeden yaklaşmanız seviyesizliğinizi çok güzel gösteriyor.
    “Milletimin imanınj selamatte görürsem Cehennem’in alevleri içinde yanmaya hazırım.Çünkü vücudun yanarken gönlüm gül gülistan olur.”
    #BediüzzamanSaidNursi

  33. Hüseyin Yavuzaslan dedi ki:

    Bilirmisin nye benzersin deve kusuna!!! Bunu yazanlar cok cahiller keşke ölseler kendi burnunun ucunu göremeyen insandan ne hayır gelir

  34. Mehmet Can dedi ki:

    Ey ahmak-ul humakadan tahammuk etmiş sarhoş ahmak!
    Başını tabiat bataklığından çıkar, arkana bak; zerrattan, seyyarata kadar bütün mevcudat, ayrı ayrı lisanlarla onun vücuduna şehadet ettikleri ve parmaklarıyla işaret ettikleri bir Sâni’-i Zülcelal’i gör.. ve o sarayı yapan ve o defterde sarayın proğramını yazan Nakkaş-ı Ezelî’nin cilvesini müşahede et, fermanına bak, Kur’anını dinle.. o hezeyanlardan kurtul!..

  35. Hakan dedi ki:

    Said nursiye kızıyorsun ama sen de cabilsin. 6236 sayısı besmeleler sayılmadan elde edilir.

    • pante dedi ki:

      Ekle bakalım besmeleleri kaç yapıyor? Ya toplama bilmiyorsun ya da Kuran’da kaç adet besmele olduğunu bilmiyorsun.

    • pante dedi ki:

      Besmeleleri ekle bakalım 6666 oluyor mu?
      Kuran’da 400’den fazla besmele mi var,
      bana cahil diyen aydıncık…

      Biri de “Kolaylık olsun diye 6666 denmiştir” diye yazmış. Ona kolaylık demezler, sahtekarlık derler.
      Kuran’da Kaç ayet olduğunu soran birisine 430 ayet fazlası söylenmez. Kolaylıksa “6240’a yakın” denir.

  36. ömer dedi ki:

    Sure başlarındaki “Ya Sin, Ha mim” gibi “Hurûf-u Mûkattâ’at” için de benzer durum geçerlidir. Buna göre, Kur’ân, surelerin başındaki besmeleleri ayrı bir ayet saymama kaydı ile 6236 ayetten oluşur. Âyetlerin sayısını İbn-i Abbas 6616, Nafi 6217, Şeybe 6214, Mısır âlimleri 6226 olarak ifade etmişlerdir. Said Nursi, Zemahşeri gibi bazı din adamları ise muhtemelen halka kolay gelsin diye rakamları yuvarlayıp 6666 sayısını vermişlerdir.

    duyan sanacak ki size göre cennete girmenin ilk sarti kuranin ayet sayisini bilmekten ibaretmis sanki.

  37. Mehmet Said dedi ki:

    “Ey iman edenler! Bilmeden birilerine zarar verip de sonra yaptığınıza pişman olmamanız için, yoldan çıkmışın biri (bir fâsık) size bir haber getirdiğinde doğruluğunu araştırın.” (Hucurat, 49/6).

    http://www.bediuzzamansaidnursi.org/soru-cevaplar/itiraz-iddia-ve-iftiralara-cevaplar

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s