ÇIPLAK TAVAF

kabeeski1ek0Kaynaklardan İslam öncesi hac sırasında Kabe’yi tavaf ederken çıplak tavaf yapıldığını öğreniyoruz. Bu çıplak tavafın sebebini tam olarak bilemiyoruz. İddialardan biri tavaf ederken aynı anadan doğma olmak, dünyaya ait hiçbir kirliliği taşımamak, herşeyi geride bırakmış olmak ve böylelikle günahlardan arınabilmek amacıdır.

Bir başka iddia ise Kureyş oligarşisinin hacdan gelir sağlama maksadıyla koyduğu kuralların sonucudur. Bu iddia şu şekilde açıklanıyor:

İslam Öncesi Mekke’de Ticaret ve Hums

İslam Öncesi Kureyşliler kendilerine ekonomik olarak çıkar menfaat sağlamak amacıyla Hums müessesesini kurdular. Hums Müessesesine Kureyş dışından güçlü birkaç kabileyi dahil ettiler. Hums’a dahil olmayan kabile mensuplarına Hille denildi.
Hums kapsamına giren kabileler şunlardı: Mekke’de daha önceki dönemlerde ikamet eden ve bir süre sonra oradan çıkartılan Huzâalılar, Kureyş’in Civâr’ı olan kabilelerden Kilâb, Kâ’b, Âmir b. Sa’saa, Kelb, Kinâne.
Hums’un dışında kalan kabileler, adeta ikinci sınıf muameleye tabi tutuldular. Temîm, Mâzin, Humeys ve bazı küçük kabilelerden oluşan ve “Hille” diye isimlendirilen gruplar, Mekke’ye geldiklerinde Humsluların sahip oldukları ayrıcalıklardan mahrum bir şekilde bazı kurallara uymaya zorlandılar.
Hums’un konumuzla ilgili olan 2 kuralı şuydu:

1- Hacca gelenler dışardan yiyecek getiremezlerdi.

Dışardan yiyecek sokmak isteyenlere ““yola çıkarken Allah’ın rızkınızı vereceğine ve sizi
doyuracağına imanınız yok mu ki beraberinizde Mekke’ye yemek getiriyorsunuz?” derlerdi.
Hac süresi günlerce sürdüğünden ya dilenir ya da yiyecek satın almak zorunda kalırlardı.

2- Hacca gelenler dışardan giyecek getiremezlerdi.

Tavaf yapılırken Humslu gündelik elbiseleri ile tavaf edebilme imtiyazına sahipti.
Hilleliler ise ya Humsluların vereceği ödünç elbiseleri ya da Mekke’den parayla satın alacakları elbiselerle tavaf etmek zorunda idiler. Ödünç elbise bulamayan ve satın almak için parası olmayanlar ise ya çıplak bir şekilde tavaf etmek zorunda idi ya da beraberinde getirdiği elbise ile tavafını yapıp tamamladıktan sonra, tavaf anında giydiği elbiseyi tavaf mahallinden ayrılırken çıkarıp orada terk etmek zorunda idi. Ancak Hillelilerin beraberlerinde getirdikleri elbiselerle daha önceden haram işlemiş olabilecekleri gerekçesiyle kutsal mekana kendisiyle haram işlenilen elbiselerle girmenin uygun olmayacağı söylenirdi. Diğer taraftan daha önceden haram işlenirken giyilmemiş olsa bile kendisiyle tavaf yapılarak kutsala şahid olan elbiselerle ileride haram işlenebileceği için Hillelilerin elbiselerini tavaf sonrası Kâbe’de bırakmaları istenirdi. Yoksul insanlar için bu olanaksızdı. İstenilen türde elbise bulamayan Hilleliler çıplak tavafa zorlanırdı.
Mekkelilerin bu tür bir uygulamaya maruz bıraktıkları Hilleliler, hem yeni elbiseler alacakları için paralarını, hem de böylesi bir muameleye tabi tutulup ikinci sınıf bir konuma düştükleri için onurlarını kaybettikleri; Mekkelilerin ise daha önceki dönemlerde olmayan bu uygulamayla bol para kazandıkları söylenebilir.

Çıplak tavaftan çekinen kadınlar daha ziyade gece, erkekler ise gündüz tavafını tercih ederlerdi. Gündüz erkeklerle birlikte çıplak tavaf eden kadınlar da olurdu. çıplak tavaf esnasında Mekkeli gençlerin kötü bakışlarına maruz kalan kadınlardan bazılarının bu durumdan rahatsızlık duydukları ve bu rahatsızlıklarını ifade etmek üzere şiirler yazdıkları da rivayet edilmektedir.

çıplak tavaf

Kadınlar bütün göğüslerini ve göğüslerindekileri açar ve hatta büsbütün çırılçıplak olur, ancak cinsel organına şarap üstüne sinek konmuş gibi hafif, seyrek bir bez parçası koyar, “tavaf ederken beni kim ayıplar” der ve:

“Bugün bunun birazı ya da hepsi açılır, görenlere helâl etmem.”

beytini söylerdi.

Peygamberin arkadaşlarından Cabir’in şu sözleri dönemin hac ritüllerindeki çıplaklık ve cinsellik konusunda fikir veriyor:

“Biz Mina’ya giderken zekerlerimizden meni damlıyordu”

(Buhari, Hac/81; Umre/6; Şirket/7; Muslim, hac/141; Hadis/1216; Neşe-I Menasik/77; Ibn-I Meca, menasik/77 Hadis/2980; Ahmet Ibn-I Hanbel, Müsned 3/317-366)

Çıplak tavafın Mekke’nin fethinden sonra ve veda haccından önce yasaklandığına dair Kütübüsitte’de şu hadis var:

632 – Hz. Ebu Hureyre anlatiyor: “Hz. Ebu Bekir, Resulullah tarafindan Veda haccindan onceki hacc emiri olarak tayin edildigi hacda, “Bu yildan sonra musriklere haccetmek yasaktir”, “Ciplak olarak Beytullah tavaf edilemez” diye ilan etmek uzere vazifelendirdigi bir hrubla beni de gonderdi. Ancak, bilahare Hz. Peygamber, Hz. ebu bekir’in arkasindan Hz. Ali’yi gonderdi ve Beraet suresini halka ilan etmeyi ona emretti. Hz. Ali bizimle birlikte Mina’da halka, Beraet’i ilan etti: “Bu yildan sonra hicbir musrik hacc yapamiyacak ve ciplak olarak Beytullah tavaf edilmeyecek.”

Buhari, Salat 10, Hacc 67, Cizye 16, Megazi 66, Tefsir, Tevbe 2, 3, 4; Muslim, Hacc 435, (1347); Ebu Davud, Hacc 67, (1946); Nesai, Hacc 161, (5, 234).

Haccın cinsellikle bir ilgisi olduğuna dair işaretler çok güçlü. Hacerülesved’in muhafazasının da kadın cinsel organına benzetilmesinde bir anlam var.

Hacerülesved Resimleri

Hac – Hacer – Hacerülesved – Haceriler

vajBu sözcükler de tesadüf değil. Hacerülesved’in kara taş anlamına geldiği iddia ediliyor. Eğer bu sözcük İslam’dan çok eski devirlere aitse hacer’in soyunu, Hacer’den gelindiğini ifade ediyor olabilir. Nitekim Araplara “Haceriler” denirdi.

Anadolu’da ki ana tanrıça Kıbele ile bağlantılı ya da ondan esinlenilmiş bir efsane olabilir.Ünlü tarihçi Herodot, milattan önce 5. yy.da şöyle der: “Afrodit’e Suriyeliler Mylitta, Araplar Alilat, Persliler ise Mitra der.” Herodot’a göre, “eski Araplar iki tanrı’ya inanırlardı. Dionysus ve Aphrodite.”

Acaba Hacer Afrodit’i mi temsil ediyordu? Ana tanrıça kültünün simgesi miydi?

Haccın cinsellikle ilgili olan bir başka ritüeli sa’y’dır. Sa’y, Safa ve Merve tepeleri arasında koşar adım 7 kez gidip gelmektir.

Neyin nesidir diye sorduğunuzda; Hacer’in su bulabilmek için iki tepe arasında gidip gelmesini temsil ettiği söylenir.

Ama sa’y’ın İslam öncesi uygulaması farklı bir temsil içindir.
Naile ve İsaf adında iki genç Kabe’nin içinde sevişirlerken yakalanırlar. Kabe’yi kirlettiklerine hükmedilerek öldürülürler. Zamanla Naile ile İsaf hakkında yorumlar olumlu yönde değişir. Bu iki gencin anısına karşılıklı iki tepeye iki tapınak yapılır ve heykelleri dikilir. Hac ayinlerinde tavaftan sonra bu iki tepe arasında 7 kez gidilip gelinir.

Şu hadis’e de dikkat çekelim:

“Cahiliye devrinde, Ensar deniz kenarında bulunan İsaf ve Naile adlarındaki iki put için telbiye getirirlerdi. Sonra Mekke’ye gelerek Safa ile Merve arasında sa’y yaparlar, peşinden de traş olurlardı. İslâm gelince câhiliye döneminde yapmakta oldukları gibi sa’yetmekten çekindiler. Bunun üzerine; “Safa ile Merve Allah’ın şeairindendir…”âyeti nâzil oldu. (Müslim, Hac, (43) 261; Buhârî, Hac, 79)

Muhammed’in Sa’y çıplaklığı:

Habibe binti Ebi Şecra’dan rivayet edilen bir hadiste de şöyle denilmektedir: “Kureyş’ten kadınlarla birlikte Ebû Hüseyin’in ailesinin evine girdik. Rasûlüllah (s.a.s), Safa ile Merve arasında sa’y ediyordu. Biz de ona bakıyorduk. Sa’y’ın şiddetinden elbisesi beline dolanmıştı ve hatta ben dizlerini gördüğümü bile söyleyebilirim. (İbn Kudame, III, 389)

Hacerül Esved taşının İbrahim’in eşi Hacer’in cinsel organını ve doğurganlığı temsil etmesi, çıplak tavafla ve sevişen iki genç için sa’y yapılması ile bir araya getirilince Hac’cın, tavafın ve say’ın anlam ve önemi anlaşılıyor. Ulu ana’nın doğurganlık sembolüne el-yüz sürme ritüelinin de sebebi belli oluyor.

Kabe’nin çevresinde binlerce çırılçıplak insan bir yandan dönüp tavaf ediyor, Kur’an’da yazdığı gibi belki alkışlar ve ıslıklarla tempo tutuluyor, bir yandan da hep bir ağızdan şu telbiyeyi haykırıyorlardı:

“Lebbeyk allahümme lebbeyk.
La şerike leke illa şerikun huve lek.
Temlikuhu ve ma-melek”

Serdar Kaangil

Reklamlar
Bu yazı Din içinde yayınlandı ve , , olarak etiketlendi. Kalıcı bağlantıyı yer imlerinize ekleyin.

31 Responses to ÇIPLAK TAVAF

  1. Geri bildirim: Çıplak Tavaf | Ateist Cevap

  2. a.birisi dedi ki:

    “Haceriler”
    arapçada 3 çeşit h var
    salla dostum salla
    en sonunda damla yine düşer dona

  3. 63 urfa dedi ki:

    senın akli dengen yerindemi bu bilgilerin kaynağını nerden alıyorsun ben hadis kitaplarını taradım senin örnek gösterdiyin hiç bir hadise rastlamadım hepsi deli saçması…………………………….

  4. Müslüman dedi ki:

    Salağın birisi alime derki;
    -Sana keçisi minareden atlayarak intihar eden zekeriyanın kıssasını anlatayam mı?
    Alim cevap verir :
    – Minare değil GÖK. Atlamadı, İNDİRİLDİ. İntihar etmedi, KURBAN EDİLDİ, Senin keçi dediğin KOÇ, Zekeriya sandığın İBRAHİM.
    Şimdi bu misali vererek sorayım ben sana. Senin yazının neresini düzelteyim ben.

    • ikonoklast dedi ki:

      Karşı çıktığın argümanı bir karşı argümanla eleştirebilmek, çürütebilmek için sunduğun argümanın karşındakinin belirttiğinden az da olsa güçlü olması gerekir. Şimdi sendeki hal tutarsızlığın tutarsızlığı olmuş. Verdiğin mesel komedi. Alime der ki derken alim kimdir? Edward Said’in Entelektüel kitabını öneririm bir oku bakalım, alim, alleme, bilim adamı nedir öğrenmen için. İkinci olarak ki bu daha da önemli: Salağın biri diyerek yaptığın giriş kuyudaki kurbağanın gökyüzünü kuyunun sınırları kadar görmesinden daha da dar olmuş. KEçi, minare, intihar, zekeriya ve salak kelimelerini birleştirerek İbrahim’e ulaşmışsın. Bence İbrahim karşısında da komik durumdasın muhterem. Şimdi bunları Allah’a inanan birisi olarak yazıyorum ki sen de yorum yapmaya cüret etmeden okuyup öğrenip buralarda kurda kuşa yem olup entelektüel dayak yeme diyerek.
      Not: Tutarsızlığın tutarsızlığı konusunu da bir araştır bakalım. Öğreme sürecine İslam felsefesinden başla. İbni Rüşt iyi bir başlangıç. Ardından Gazali’yi oku, Rüşt’ün rüştünün Gazaliyi katladığını gör.

  5. m.k dedi ki:

    sen ne akıllı adamsın yahu 1400 yılda bir gelenlerdensin galiba… dini inkar edenden daha tehlikeli olduğun aşikar.. umarım hidayete erer , bu sapık fikirlerinden kurtulursun.

  6. eleştirisel yaklaşım dedi ki:

    arkadaşım.
    inşallah sana “kardeşim” diyeceğim günler de gelecektir, sen iman edince…
    bu yazı gerçekten bir fiyasko. bildiğin fiyasko. ama seni anlıyorum. ateizm adına bir şeyler üretebilmek, var olan kısıtlı kaynaklardan kendine ait, daha önce kimsenin farkedemediği yorumlar çıkarabilmek için yazıyorsun belki de bunları… yazıların doğaçlama. bilgi kırıntılarından kaynaklı serbest çağrışımlar şeklinde ordan oraya zıplıyorsun. yorucu olmalı. yazı bittiğinde bir doyum hissine ulaşamadığını da düşünüyorum. gerçi çıplaklık, cinsel organ falan derken bunun farkına varamamışsındır muhtemelen…

    “Biz Mina’ya giderken zekerlerimizden meni damlıyordu”
    bu rivayetin, islam öncesi ile zerre kadar ilgisi yoktur. önce onu belirteyim. neyle ilgili olduğunu bulmayı sana bırakıyorum.

    Habibe binti Ebi Şecra’dan rivayet edilen hadise o başlık olmamış. ben buraya yazmaya ar ettiğimden başlık vermedim. ayıptır. günahtır. orda çıplaklıkla ilgili bir şey var mı. el insaf.

    hacer-ül esved ile ilgili putperest ayininin kaynağını gerçekten merak ediyorum. verirsen ilgi ile okuyacağımdan emin olabilirsin.

    “Bu sözcükler de tesadüf değil. Hacerülesved’in kara taş anlamına geldiği iddia ediliyor. Eğer bu sözcük İslam’dan çok eski devirlere aitse hacer’in soyunu, Hacer’den gelindiğini ifade ediyor olabilir. Nitekim Araplara “Haceriler” denirdi.”
    “Hacerül Esved taşının İbrahim’in eşi Hacer’in cinsel organını ve doğurganlığı temsil etmesi…”

    bunlar da yakışmamış. olsa olsa böyledir ya da at yalanı öpeyim inananı mantığıyla, bir başka benzetmeyle bilinçaltı ishalinin neticeleri sonucu ortaya çıkan uyduruk şeyler bunlar. ayıp şeyler bunlar.

    biraz edep sahibi olursan hidayete erme ihtimalin olduğuna inanıyorum.
    hidayet Allah’tandır.

    • Osman Kilic dedi ki:

      kardeşim ne yazıkki bu tarz insanların küçükken beyinleri yıkanıyor ve bunlar da çocuklarına böyle öğretip onlarında böyle cahil kalmalarına neden oluyor. Yazıyı yazan arkadaş sanıyorumki bir görüşün kitaplarını okumuş. Benim ona önerim islami kaynakları da okuması. Anti kaynakları elbet okusun ama islami kaynaklarda araştırınca elbet onun cevabını bulacaktır. Allah yardımcısı olsun eğer hala içinde iman kaldıysa

  7. mumin dedi ki:

    Bu adam bu iddiasinda tek basina deyil. bu iddia hiristiyanlardan bir grupun iddiasi dir ki burda avrupada muslumanlara karsi nasil hareket edeceklerini bilmediklerinden ve saskinliklarinda böyle yalan uydururlar.
    ben hiristiyanlar ile tartismaya girdigimde cevap veremedikleri yerde yukarida ki masallari anlatmaya baslarlar.

  8. semih birkandan dedi ki:

    simdi iddialariniz ve yorumlarini bir ateistin agzindan ciktigi icin normal zira sizler yaratilisi hayatin sebebini kendi bakis aciniza göre degerlendiriyorsunuz.islamiyet öncesi döneme bilirsiniz cahiliye dönemi deniyor.ve islama inanan bizler bu dönemin putperestligin yogun olarak yasandigi bir dönem oldugunu biliyoruz hatta mekkelilerin hz muhammede karsi cikmalarinda bu ticari kaygilarin her seyden daha cok rol oynadigini da biliyoruz zira o dönem mekkede bulunan putlar mekke halki icin ticari gelir kaynagiydi taa ki hz muhammed onlarin degersiz birer yontu parcasi oldugunu ilan edene kadar.bugun cevrilen tarihi filimlerde bir tur tarihi kostum kullaniliyor diye o devirlerde bugun benzeri giysiler oldugunu varsayiyoruz herhalde oysa dogru durust bir giysi sadece zenginlerde olan bir seydi normalde.fakir halk daha ziyade yirtik pirtik ciplakligi örtmektense soguktan koruma gayesiyle giyiniyordu.bugun afrika ve amazonda kalmis vahsi kabilelerde halen bir ciplaklik var ve kendileri bunu normal karsiliyor yadirgamiyor cunku bugunun normlarina göre yasamiyorlar.yani peygamber öncesi eger birileri kabeyi ciplak ziyaret etmisse bu buyuk ihtimal dogrudur.ancak kadin ve erkeklerin vucudunda göstermemeleri gereken uzuvlar daha sonra emrolunmustur,ve bundan sonra kendisine musluman diyen böyle bir sey yapmamistir.

    • sevginin ışığı dedi ki:

      Semih bey, yorumun için eline sağlık… Arkadaşlar, afrikadaki veya güney amerikadaki, ahlakın bedenin üzerine geçirilen kıyafetleri ile ölçülmediği, çıplaklığın normal sayıldığı topluluklara baksınlar… Ben onların yaşayışlarını savunuyor değilim.. Ama buradaki daha mı iyidir, hakkında sağlıklı bilgileri olmadığı için, bastırmaktan başka bir şey yapılmayan cinsellikler yüzünden, çıplak resim gördü mü bile üzerine atlamaya hazır bir sürü erkeğin oluşturduğu bir toplum… Ya da herkesin içinde bu ne ayıp der, tek başına kaldı mı da aletine sarılır.. tövbe tövbe… 🙂
      İnsanın yüreğinden geçenler gözlerindeki niyete yansır… yada bir diğer değişle kötü olan şey baktığın değil, senin ona ne gözle baktığın 🙂
      Cinsellik enerjisi, kalbin ve aklınkilere uyduğunda güzeldir, bastırıldığında değil…

  9. Geri bildirim: ÇIPLAK TAVAF | Yobaz Egitim Merkezi

  10. ecma dedi ki:

    bak kardeşim araştırmışsın ne güzel ki saygı duyuyorum yalınız bir bilgiye bu kadarda su katılmaz ben 12 yıllık araştırdım bu kadar saçmasını görmedim konu farklı sen faklı şeyden bahsediyorsun Hacerülesved taşından bahsettin bak bu taş cennetten falan gelmedi burası doğru el yüz sürmeleri de doğru değil burası doğru tarafı Hz İbrahim’in iki eşi vardı sare ve hacer. hz. hacerin uzun bir süre çocuğu olmamıştır bu yüzdendir ki hz sare ile evlenmiştir hz hacer’in boyu kısa idi bu yüzden hz İbrahim ona deveye inip bilebilmesi için bir taş yontu ve ilerleyen zaman içerinde hz sare ile evlendi hz sadeden isak dünyaya geldi ilerleyen zaman içerinde de hz hacerin de bir oğlu oldu ismail şu anda dünyada yaşayan yahudilerin soyu hz isak dan gelmedin ve hz isaya kadar devam eder kuranda ali imran olarak da geçer hz haticenden olan isamil ve peygamberimizin soyudur nurlu soy olarak geçer o yüzdendir ki hz isail Hacerülesved taşınıda kabeyi insa ederken başlangıç noktası yoyu temsil emesi için ilk o taşı koymuştur hac sırasındai tavaf başlamasın sebebi de bu yüzdendir ki başlangıçta tüm peygamberlerin soyu tek anlamındadır insanları bilmiyorlar diye yargılayıp sapkınca başka yorumlar katıp yanıltmayın araştırın

    eğer peygamber efendimiz olmasa idi bu kainat da sende bende olmazdık

    • pante dedi ki:

      12 yıl araştırdın da sonuçta bu kadar yanlış, bu kadar cehalet dolu bilgiye mi sahip oldun. Yazık!
      Sen araştırmamışsın, dini kitapları yüzeysel okumuşsun.
      Hikayeye göre; Sara, İbrahim’in ilk karısıdır. Çocuğu olmadığı için cariyesi Hacer’den çocuk sahibi olmuştur.
      Daha sonra sara da çocuk sahibi olunca, Hacer’i istememiştir, neticede Hacer’i ve ismail’i başından attırmıştır.
      Sense tersini yazmışsın. Nerden okudun bu yanlış bilgileri?
      Ayrıca Hacerülesved’in işaret taşı olduğunun kaynağı, kanıtı nedir?
      İşaret taşıysa hala putperest dönemdeki gibi neden el-yüz sürülüyor, öpülüyor?
      Hacerülesved, Hacer’in karasıdır. Yani, üreme organıdır, Arapların soyunun anası olduğu kabul edilir.
      Bu yüzden eski Araplara Haceriler denirdi. Çıplak tavaf da bununla ilişkilidir. Yani anadan doğma olma ritüeli. Bu İslam’da çıplaklık yerine sadece tek parça giysiye, ihrama çevrilmiştir.

      Efendinizi de hacerülesved gibi put yapmışsınız. Olmasaymış kainat olmazmış. Araştır bakalım bu lafın kökeni ne? Siyerlere ne zaman girmiş?
      İlk dönemde var mıymış? İnanıyorsunuz ama dininizin bile gerçeğini bırakıp uyduruk olanın peşinden gidiyor, şirke düşüyorsunuz.

      • Gencer dedi ki:

        Pante sana katılıyorum.Hz.İbrahim’in ilk oğlu İsmai’dir ve ne hikmetse tek oğlunu kurban etmek istemiştir.Allah’tan oğul isteyip uzun yıllar sonra da tek oğlunu Kurban etmeyi düşünmek bana çok akılsızca geliyor.İsmail’i Kurban etmek istediği zaman İshak daha ortada yok (bilgim bu yönde) Gökten Koç geleceğini gerçek olarak benimsemek bana acayip saçma gelmekte dir.Ben bu tip forumlar olduğunu daha 1 ay önceye kadar bilmiyordum.Kuran’ın Muhammed tarafından yazıldığı iddiasını bile yeni öğrenmiş bulunuyorum.Buna rağmen çoktan beridir bu efsanelerin gerçek olabileceğini aklım almamıştır.Farklı boyutta bir yaşam tarzı olduğunu biliyorum çünkü bu tip bir varlıkla temasım oldu.2 defa 2.sinde olaya tüm ailem şahit oldu bu yüzden Tanrı’nın varlığına katiyetle inanıyorum.Yazılanlar çelişkiler Turan Dursun olayı beni bu şüphelerimde bir adım öne çıkardı.Atatürk’ün Meclis açılış konuşmasında Gökten indiği sanılan kitapların dogmaları ile diye seslenişini dinlememden sonra bu konuda yargım iyiden iyiye kesinleşti.Artık Kutsal Kitap kavramını kabul etmeyeceğim bir noktadayım.
        Bu siteyi hazırlayıp bu kadar bilgi vermenden dolayıda seni kutlarım.
        Teşekkürler.

      • MaMaLi dedi ki:

        Sayın pante!Araştırmalarınız ve bulgularınız,ömrünün 30 yılını bu topraklarda geçirmiş biri,olarak!kureyş’li ileri gelenleri,ile olan münasebetim ve,meraklı oluşumdan,sizin,yazdıklarınızla,benim,kureş’li,teolog’lardan,elde ettiğim,bilgiler hemen,hemen.örtüşüyor.Zenginleştirilip,susturulan,tanıdığım,hiç bir kureyşli,muhammed’in peygamber,olduğuna,inanmıyorlar malesef!çok az kureyşli ise,yaşadığına bile inanmıyor;ellerindeki,delil ve kanıtlar,gerçekden,çok rahatsız edici,lakin yaşadıkları,ülkenin bireyleri olarak,menfaat ve çıkar,ilişkileri,içindeki,sarmalda,şimdilik susmayı yeğliyorlar.Yaptığınız bu araştırma ve çalışma,için elinize,yüreğinize sağlık ve iyki varsınız.Gerçekler ne kadar acı olursa olsun malesef gerçekdir.Saygılarımla.

    • SEBO dedi ki:

      sn ecma ;Hz İbrahim’in iki eşi vardı sare ve hacer. hz. hacerin uzun bir süre çocuğu olmamıştır bu yüzdendir ki hz sare ile evlenmiştir,bu yazdigin yanlis olmus hz saranin cocugu olmamistir haceri nemrut hz ibrahime hediye vermis

  11. bekir akıl dedi ki:

    benim merak ettiğim bir konu var arkadaşlar, eger konuya hakim ,vicdanlı biri bana bilimsel acıdan bir cevap yazarsa sevinirim,bununla beraber evrenin bizatihi kendi kendini yarattıgına içinde bulunanlarında dogal seleksiyonlar sonucu zamanla bu hale geldigine dair tüm düşüncelerin bilimsel açıdan tam ve mantıklı olarak asla açıklanamadıgını biliyorum.bu konularda ideolojik davranmak bir görüşün dogru oldugunu varsayarak olur olmaz delillerle o görüşü ispat etmeye çalışmak bana göre kendini kandırmak isteyen zavallıların çaresizlik içinde cırpınmaktan öteye geçmiyen çabalarıdır.benim meselem gerçegin pesinde olmak onu bulmak onunla yaşamak onunla kendi varlıgım arasında dogru bir ilişki kurmak.şimdi sorum şu neden hiç bir peygamber allah tarafında kendisine gönderildigini idda ettiği vahiyi fiziksel bir yapıya dönüştürüp kendisine inanan insanlara teslim etmemiştir genellikle onların hafızalarına havale edip gitmişler öteki tarafa ,oysa benim gibi cahiller bile bu kadar degerli bir emanetin bu şekilde zamanla insanların anlayışlarına göre buharlaşacagını bilir o emaneti kendisinin onaylayıp tasdikleyecegi fiziksel bir kanıt olarak insanlara teslim etmesi gerektigini bilir,oysa hiç bir peygamberde böyle bir teslim söz konusu degil yukarıda yazdıgım gibi,gelen vahiy lerin kaybolması bozulması unutulması kaygısına nedense hiç bir peygamber düşmemiştir ançak ne hikmetse peygamberlerin vefatından hemen sonra arkadaşları bu kaygılarla vahiyi fiziksel bir kanıta dönüştürme kaygısı taşımışlar ve bu işi yapmışlar.bu açıdan hiç bir kutsal metinin son hali peygamberler tarafından onay görmemiştir.dolaıyısı ilede arkadaşlarının iddalarına inanmak gibi bir sonuç meydana gelmiştir.tevratın ve incilin ve önceki suhufların başına gelenleri iyi bilen bir peygamber neden kur’anıda aynı akibete maruz bırakmıştır.bu konunun cahili degilim.onu biz indirdik koruyacak olanda biziz ayetini bende ekleme ihtiyacı hisederdim dogrusu zira bütün dogmalar evvela kendilerinin sorgulanma kapılarını kapatmak istemişler,bununla beraber kur’anın derlenme konusuna gelincede viçdan sahibi olan her bilgin insan bilirki kur’anın derlenmesi bir heyet tarafından yürütülmüştür vahiy oldugu idaa edilen metinleri bu heyet degerlendirmiştir.ve bu kurulun vesayetinde kur’an bir kitap haline getirilmiştir.hz ebu bekir zamanında bir nusha osman zamanında 4 nusha olarak yazılmıştır ,sözlerime sununla son vermek ıstıyorum buharinin mehmet sofuoglu tercümesinde iman bahsinde hz ömere atfen bir hadiste söyle geciyor eger insanların ömer’in kur’ana zorla müdahale ettigini söylemeyeceklerin bilsem felak ve nası kur’andan cıkarırdım ayet degil duadır bunlar ve recm ayetinide dahil ederdim .saygılarımla

    • gundaysirma3492 dedi ki:

      valla arkadaşım cuk oturtmuşsun makaleni tebrik ederim seni. ama onların kalpleri mühürlü gözleri perdeli anlayamazlar seni. ben çok uğraştım pes ettim.

  12. kenan Hazir dedi ki:

    Kaynagini hartirlayamadigim, ismin telafuzu zor bir Arap tarihciye göre Kabe yapilan ciplak hac Hz Muhammed’in Mekke’den gelisinden sonra da yapiliyor. Ciplak yapilan haclarin birinde bir sahabe gelip Hz Muhammed’e baska bir sahabenin cinsel organindan meni geldigini gördügünü anlatiyor. Bunun üzeri Hz Muhammed, Müslüman olanlarin bundan sonra örtünerek hac yapacaklarini Mekkeli asiretlere söylüyor. Neden ciplak yapildigi güvenlik olarak, kimsenin silah vs tasimamasi oldugu anlatilir. Özellikle asiret reislerine yapilabilecek herhangi bir saldiriya önlem olarak. Buradaki aciklama da bana mantikli geldi..

  13. AVNİ dedi ki:

    Sn kenan
    Çıplak hac herkez tarafından yapılmıyor.
    Aşağıdaki açıklama çıplak tahaf ın güvenlik nedeniyle değil tamamen dinsel bir ritüel için yapıdığını anlatmaktadır..
    Hz. Peygamber dönemindeki tüm Arap kabileleri arasında siyasi birlik olmadığı
    gibi dini birlik de yoktu. Dolayısıyla dini inanç ve uygulamalar kabileler arasında
    farklılık gösterirdi. Mesela hacla ilgili olarak Kureyş, Kinane, Huzaa gibi kabileler
    Hums (Ahmesiler) diye anılırdı. Bu kabileler Hz. İsmail’in soyundan geldikleri,
    Mekke’de oturdukları ve Kabe’nin hizmetinde bulundukları için kendilerini diğer
    Arap kabilelerinden daha üstün bir mevkide görürlerdi. Bu anlayış doğrultusunda
    kendileriyle ilgili bazı imtiyazlı adetler 1 gelenekler ve kurallar ilidas eden Humslar
    hacda ilirama girdikten sonra süt içmez, süt ürünleri yemez, avlanmaz, saç ve tırnak
    kesmez, kadınlara yaklaşmazlardı. Ayrıca, deve tüyünden yapılmış çadırlarda
    oturmaz, evlerine kapılarından girip çıkmaz, diğer Arap kabilelerinin kendileriyle
    bir olmadığı iddiasıyla Arafat’ a ve Mina vadisine gitmez, güneş ufka yaklaşıncaya
    kadar Nemfre’ de kalıp sonra M üzdelife’ye akın ederlerdi. Çünkü Arafat ve Mina
    harem sınırlarının dışındaydı. Buna karşılık Temfm, Mazin ve Humeys gibi kabilelerden
    oluşan Hille grubu Arefe günü Arafat’ta vakfe yapar, ancak Kabe’yi ziyaret
    edecekleri zaman yanlarında yiyecek getirmez, sadece Humslardan aldıklarını yerlerdi.
    Babüsselam’ dan içeri girdiklerinde üzerlerindeki her şeyi çıkarır lar, elbiselerini
    soyunarakla günahlarından arındıklarına inanırlardı. Yine bunlar yalnız deri çadırlarda
    kalırlar veya evlerine kapı yerine gökle kendi aralarına bir perde edinmek
    istemedikleri için çalıdaki bir delikten girerlerdi. Öte yandan Hums ile Hille arasında
    yer alan ve Tıls diye anılan bir üçüncü grup daha vardı. Yemen, Hadramut, Ak,
    Actb ve İyaz Araplarından oluşan bu grup ise Kabe’yi çıplak tavaf etmez, evlerine
    kapılarından girer ve Hille mensuplarıyla birlikte vakfe yaparlardı.
    Kaynak: islam öncesi Arap toplumunda Ahval-i Şahsiyye hukuku
    Doç. Dr. Mustafa ÖZTÜRK
    Çukurova Üniversitesi, ilahiyat Fakültesi
    Saygılarımla

  14. Turan Sır dedi ki:

    HAYATIN MERKEZİ

    Bilgi bir nokta idi, cahiller onu çoğalttı.
    Düşünen herkese…

    VAROLUŞ

    Ezeli ve ebedi (başlangıcı ve sonu olmayan), varlığı kendinden olan Allah, bilinmeyi dilemiş; zamanı, evreni, melek, cin ve insanı yaratmıştır. Allah’ın yaratması; varlığı, yoklukta bırakmamak içindir ve tercihini yaratmaktan yana kullanmasının bir sonucudur. Bu ise Rahman ve Rahim isminin bir tecellisi olsa gerek. Allah; evreni, melek, cin ve insanı kendi ihtiyacı olduğu için, yani yaratmadığı takdirde kendi varlığını devam ettiremeyeceği için yaratmış değildir. Bu ihsanlar, her daim yaratmalar ve lütuflar olmasaydı, Allah’ın bu sıfatları belkide tecelli etmemiş olacaktı. Ama varlığı her daim hiç bir şeye ihtiyaç duymadan devam edecekti. Allah’ın varlığını kavrayabilecek potansiyelle yaratılan bilinçli varlıkların yaratılış sırası; önce melek, sonra cin, sonra insan şeklinde olmuştur. İnsanlar bir tür olarak yeryüzünün çeşitli bölgelerinde eşzamanlı olarak çok sayıda yaratılmışlardır. Bu üç varlığın dışında varolan, evrendeki canlı ve cansız diğer bütün varlıklar, Allah’ın evrende varettiği eşyanın tabiatına (doğadaki yasalarına-kurallarına) uygun olarak hareket ederler, ancak bilinçli ve sorumlu varlıklar değillerdir. Yani bilinçli ve sorumlu olarak üç tür mevcuttur. Melek, cin, insan… Yaratılışta, insan türüne saygı göstermeyi reddeten, cin türünün kafir olanı yani şeytandır. İnsanın yaratılışından sonra şeytanlaşma temayülü insan türünde de oluşmuştur. Şeytan; kafir cin ve insandır. (114:6) Şeytan ayrı bir tür değil, (kafir) gerçeği örten özellikler gösteren cin ve insanın bu durumunu devam ettirdiği süre içindeki halidir. Şeytan diye ayrı ontolojik bir varlık türü yoktur. Şeytanlık bir sıfattır. Kötülüğü temsil eder. Vesvese ve kötü düşüncedir. İnsan ve cin özgür iradesiyle yaşar ve ölür. Yaşam boyu tercihleriyle ilgili cennet ya da cehenneme muhataptır. Evrende bulunan; insan, cin, hayvanlar ve bitkiler dahil bütün canlılar ölümlüdür. Ahirette bütün canlılar tekrar, dünyadaki bedenleri ile diriltilecek ve hesaplaşma olacaktır. Adaletli olan Allah; insan, cin, hayvanlar ve bitkilerden, canlı ve cansız bütün varlıklardan; yaşamları boyunca birbirlerine hakkı geçenlerin haklarını Ahirette teslim edecektir. Melekler ve kafir olarak ölen insan ve cin dışındaki bütün canlılar, bir daha ölmemek üzere cennette, dünyadaki bedenleri ile sonsuz yaşayacaktır. Ancak kafir (gerçeği örten) insanlar ve cinler ise, hayatları boyunca yapmadıkları iyiliklerin ve yaptıkları kötülüklerin bir sonucu olarak Allah’ın takdir ettiği uzun bir süre cehennemde azap gördükten sonra yokolmayı istemedikleri halde Allah onları ikinci bir ölümle/yokoluşla cezalandıracaktır. Kötülük (cehennem) biter, sonludur. Güzellik (cennet) süreklidir, sonsuzdur.

    Hayatı kurgulayan Allah, tabiki Mutlak Tercih hakkına sahiptir. Neden? Niçin? soruları O’nu bulmaya yönelik olmalı, benlikleri, nefisleri tatmin etmeye yönelik değil. Çünkü cin ve insanın, Allah’a ulaşmadan varlığını anlamlandırması mümkün değildir. Varoluşu Yaratıcıya bağlı. Sonuç olarak diyebiliriz ki; Yaratılış, Allah’ın bir ihtiyacından kaynaklanmıyor, belki Allah’ın sıfatlarının tecelli etmesinden kaynaklanıyor. Mutlak hikmeti ve herşeyin en doğrusunu şüphesiz Allah bilir. İlk ve son, iç ve dış Allah’tır ve Allah her şeyi bilir. (Allah alimdir)’’ (Hadid-3). “Allah gökleri ve yeri altı günde (altı zamanda-aşamada-evrede) yarattı. Sonra Allah, arşa istiva etti (arşı istila etti-kapsadı)” (Araf-54). Şu ayetle her şeyi kapladığını teyit etti. “Allah her şeyi muhittir (ihate etmiştir, kaplamıştır)” (Fussilet-54) . “(Sonra her şeyi yok edecek, Zatı baki kalacaktır) “(Kasas-88). Allahın zatı, alemlerden (Her şeyden, evrenden yaratıklardan ganidir, müstağnidir). Allah evren olmadan da vardır ve alidir-aşkındır. Allah sameddir. Varolmada ve varlığını devam ettirmede hiçbir şeye muhtaç değildir. Fakat yarattıkları evren ve içindekiler, var olmada ve varlığını devam ettirmede Allah’ın zatına muhtaçtırlar. Allah, ilk varın kendisi, son varın kendisi, dış varın kendisi ve iç varın kendisi olduğunu buyurmakta. (Zahir-batın Allah’tır) Sonra kendisinin, evreni yaratıp, kapsadığını ve evreni aşkın olup, sonsuz olduğunu vurgulamakta. Evvel- ahir ilk ve son Allah’tır. Her şeyi bilen Rab olduğunu ve her şeyi donattığını, eğittiğini, yönettiğini buyurmaktadır. Allah’ın dışındaki bütün varlıklar evrende zamana bağımlıdır. Zaman ise canlılığı tüketir. Ahirette ise cehennem yine zamana bağımlıdır ve sonludur. Ancak, zamana değil, Allah’ın varlığına bağımlı olan cennet sürekli ve sonsuzdur…

    Allah; kendi kudretinde, gizli iken bilinmeyi dileyip, zamanı, evreni, alemleri ve içindeki her şeyi yarattığını, daha dünyanın ötesinde gökleri olduğunu orada da soyut-gaybi nesneler olduğunu (melek-cin) gayb-gizli alemlerin de bulunduğunu, canlılığı/ruhu gayb aleminden insana, cine, kendi ruhundan vererek, onu bilmekli, düşünen, akleden, anlayışlı kıldığını bu suretle cinle ve insanla diyaloğu, zati ve sıfati ilişkisi bulunduğunu beyan etmektedir. Allah kendi kudretinde gizli iken, kendinden başka hiç kimse yok iken ve kendini kendinden başka bilen de yok iken, zatından zatına tecelli edip, önce arşı, arşın nurundan melek ve cin türünü yarattığını sonra, sırası ile örnekler alemini, güneşi, gezegenleri, yıldızları, sonra cisimler alemi olan yerküreyi güneşin hararetinin yoğunlaşması sonucu yarattığını, sonrada insan türünü yaratıp, Zati Nuru olan ruhunu/nefsini/canını verdiğini açıklamıştır. İnsan ve cinin ruhu/nefsi/canı/kişiliği; kendi bedeninden ayrı bir varlık değildir ve bedeniyle birlikte gelişir, olgunlaşır, tekamül eder. İnsan ve cin bedeniyle birlikte vardır. Uyanıkken ve uyurken hayal aleminde dolaşan ise insan ve cin beyninin ürünü olan düşüncedir. İnsan ve cin kainattaki/evrendeki/dünyadaki bedeniyle ahirette tekrar diriltilecektir. Allah; herşeyi kapladığını, aştığını, melekle-cinle-insanla konuştuğunu, kelam ettiğini, okumayı, yazmayı, dilleri öğrettiğini açıklamıştır… En büyük öğretici Allah’tır. Allah’ın kainatı ve içindekileri yaratma amacı ise kendisini göstermektir.

    “Yaratan rabbinin adıyla oku! O, insanı alaktan yaratmıştır. Oku! Yazmayı öğreten rabbin sonsuz kerem sahibidir. O, insana bilmediklerini öğretendir.” (Alak, 96/1-5)

    İnsan ve cin, doğrudan bir etkileşim içerisinde kalmadan, O’nun yaratmasındaki kemâli, sıfatlarındaki nihayetsizliği ve nihayetsiz güzelliği, Zât’ındaki tarifi mümkün olmayan coşkuları kavrayabilmek için; bu kavrayışındaki anlamları ‘özgürce tasdik’, ‘coşkularıyla ifade’, ‘gıyabında, sözlü olarak ilan’ ve ‘görmedikleri Rablerinin huzuruna, görürcesine bir yakınlık içerisinde sunmak’; nihayet, ‘O’nun kavranmaktan da yüce olduğunu kavramak’ üzere yaratılmıştır. Yani, varoluşunun gayesi, yarattığı varlıkları seven, bu sevgisini ikramlarla ortaya koyan, bu sevgisini ve özenini, bin bir ihsan ve rahmet yansımalarıyla ispat eden Allah’a karşı; ibadetleriyle bu sevgiye layık olduğunu ispat etmesi, ubudiyetiyle bu sevgiyi geliştirmesi ve O’na yakınlaşmaya çalışmasıdır. Bu çabanın son basamağındaki engel, Yaratıcısına ulaşan yolda yıkması gereken son duvar, kendi benliğidir. İnsan ve cin, ilahî bir ikramla bu engeli de aştıktan sonra, meleklerin ulaşmasının mümkün olmadığı noktaya varmış, onların aşmaları mümkün olmayan bir engeli de aşıp, melekleri insanın üstün özelliklerini kabul eder hale getirten o hakikate râm olacaktır ve Allah’a ulaşacaktır… Yani insan ve cin, böylece melek gibi ölümsüz hale gelebilecektir…
    DİN = KURAN = HAYAT

    Allah inanç sahiplerini inananlar olarak isimlendirmiştir. İnananlara birden fazla din değil, tek bir din göndermiştir. Bütün Peygamberler hep aynı dini tebliğ etmiştir. İnsanlar ve cinler, inananlar ve inanmayanlar olarak sadece iki sınıfa ayrılır. Allah’ın gönderdiği dini hükümler hep aynıdır. İnananlar kendilerine gönderilen dine ve kitaplara gönderildikleri dönemlerde çeşitli isimler vermişlerdir. Bu isimlerin bir bağlayıcılığı yoktur. Hepsi aynı şeyi ifade eder. Allah’ın dini ve Allah’ın kitabı tektir. Din Kuran demektir, Kuran din demektir.

    Kutsal kitapların kelime kelime aynı olması değil, aynı emir ve yasakların bulunması esastır. Bugün Kuran’da bulunmayıp Tevrat, İncil vb. kitaplarda yer alan emir ve yasakların bir bağlayıcılığı yoktur. Bu kitaplara bu emir ve yasaklar sonradan inanırları tarafından eklenmiş ya da daha önce bu kitaplarda bulunan hükümler sonradan çıkarılmıştır. Tahrif edilmiştir. Zaten Kuran son olarak bu tahribatı düzeltmek için yeniden gönderilmiştir. İlk gönderilen Tevrat ve İncil gibi kitaplar da ilk hali itibariyle Kuran’dır.

    Peygamberlerin ilk gönderildikleri dönemlerde insanlar Haniflik, Hıristiyanlık, İsevilik, Musevilik, Muhammedilik, İslamiyet, Müslümanlık gibi sıfatlar kullanmışlar ve kullanmaya devam etmektedirler. Allah’ın, insanların ve cinlerin içlerinden kendisine inananları tanımlaması “inananlar” ve emir ve yasakları tanımlaması da “Kuran” (okunan, okunacak ayet) şeklindedir. Zaten bütün dinlerin emir ve yasakları Kuran’da mevcuttur. Kuran, bütün emir ve yasakların bir arada bulunduğu (toplanmış, kitaplaşmış) şeklidir. Kuran’da bulunmayan emir ve yasaklar diğer kutsal kitaplara sonradan tahrif edilerek girmiştir. İslam (müslümanlık) yeni bir din değildir. Allah’ın inananlara gönderdiği tek bir din vardır. Bu dinin adını, inanırlarının çeşitli isimlerle adlandırmış olmalarının bir önemi yoktur. İyi bir Hıristiyan, ya da iyi bir Musevi olmak isteyenler, erdemli olmak, Allaha ulaşmak isteyenler Kuran’a uymak suretiyle inananlardan olurlar. Emirler (ibadetler) vardır. Yasaklar (kötülükler) vardır. Allah koruyan (rahman) ve bağışlayan (rahim) olandır. Emirlerle sevap, yasaklarla günah yüklenir cin ve insan…

    Muhammed Peygamberin vefatından kısa süre sonra cahiliyye devrinin kabileciliğini ve putperestliğini hortlatan münafıklar, birçok Müslümanı öldürmüşler ve Emevilerin başlattığı sapkınca halifelikle birlikte İslam’ın mesajını tahrif etmek ve onu ortaçağ Arap kültürüne dönüştürmek için maaşlı din adamlarını seferber etmişlerdir. İslam dininin tek ve biricik kaynağı olan Kuran’ın anlaşılmaz, detaysız ve yetersiz olduğunu ileri süren müşrik din adamları, yalnız Allah’a özgülenmesi gereken dini; Allah + Peygamber + sahabe + tabiin + mezhep imamları + mezhepte müçtehitler + eski alimler ve şeyhler + daha sonra gelen alimcikler ve şeyhciklerden oluşan bir anonim şirketin ortaya koyduğu bir beşerî din çorbası haline dönüştürdüler. (Lütfen şu sure ve ayetlere bakınız: 7:29; 9:31; 16:52;39:2,11,14; 40:14,65; 42:21; 98:5). Zamanımıza kadar etkileri süren bu felaketli dönemde Kuran’ın yeterli olmadığı inancı yaygınlaşmış ve ciltlerle hadis ve fıkıh kitapları uydurulmuştur. Bu “mişna”ları kabul etmeyenler sapık ve mürted (dinden dönenler) olarak damgalanmışlar ve hatta işkenceler altında katledilmişlerdir. Ebu Hanife, hadis uydurukçularının gazabına uğrayan ve Emevi ve Abbasi zalimlerinin işkencehanelerinde çile çeken mazlumlardan sadece birisidir. Oldukça şiddetli bir devlet terörünün estiği o günlerde Kuran’a rağmen bambaşka dinler oluşturulmuştur. Kuran’daki kavramların anlamını kaydırmak için seferber olunmuştur.

    Peygamberin okuma yazma bilmediği yalanından, onun insanların gözlerini kızgın çivilerle oyup çölde ölüme terkettiği iftirasına kadar… Taşla öldürme iftiralarından, Kuran’da nasih-mensuh ayetler bulunduğu şeklindeki melanete kadar… Aç bir keçinin yiyerek Kuran’dan çıkardığı taşlama ayetinden, halktan korktuğu için onu Kuran’a sokamayan hazrete kadar… Mezhepçiliğin kutsanmasından, şefaat mitolojilerine kadar… Hacerül esved denilen işaret taşının putlaştırılmasından, peygamber mezarının ziyaretinin faziletlerine kadar… Peygamberin sünnetli doğduğu yada sonradan sünnet olduğu yalanlarından, Peygamberin 30 erkeğin cinsel gücüne sahip oluşu hikayesine ve sahabenin savaş dönüşü kadınlarına koşarken orgazm oldukları uydurmalarına kadar… Aişe annemizin 53 yaşındaki Peygamberle evlenirken 19 yaşında bir ergen olduğu halde, 9 yaşında olduğu yalanından, Peygamberin bir gecede 9 kadınla cinsel ilişkide bulunduğu uydurmasına kadar… Peygamberin Medine’de bir Yahudi tarafından büyülendikten sonra haftalarca şaşkın şaşkın dolaşmasından, açlıktan ötürü zırhını bir Yahudi’nin yanına bir kaç kilo arpa karşılığında rehin bırakmış olarak ölmesine kadar… Alimlerin icmasının dini kaynak oluşundan, sevadül azam yani büyük karaltı masallarına kadar… Miracta Allah ile namaz pazarlığı uydurmasından, ayın mucizevi bir biçimde yarılıp bir parçasının Ali’nin bahçesine düşmesine kadar… Dinden dönenin öldürülmesinden, namaz kılmayanın dövülmesi veya öldürülmesi gerektiğine kadar… Erkeklerin kadınlardan üstün olduğu yanlış çıkarsamasından, hayızlı kadınların camiye girmemeleri ve Kuran’a el sürmemelerine kadar… Kadınları eşekler ve köpeklerle aynı kategoride değerlendirmekten, cehennemi kadınlarla doldurmaya kadar… Haremlik ve selamlık yoluyla kadınları hayattan soyutlamaktan, kadınları başörtüsü, peçe ve çarşafla örtüp kimliklerinden soymalarına kadar… Kuran’daki, kadınların göğüslerini örtmelerini emreden ayeti saptırarak, saçlarını örtmeleri emredildiği yalanına kadar. Erkeklere altın yüzük ve ipek elbisenin yasak/haram olduğu uydurmasından, kadınla erkeğin tokalaşmasının kötü görülmesine; erkekler için gümüş yüzük ve sakal bırakmanın dinin bir alameti gibi görülmesinden, müziğin, resmin ve satrancın haram edilişi yalanına kadar… Boşama haklarını gasbederek kadınları köleleştirmekten, erkeğin ağzından kazara çıkan bir kaç sözle aileleri dağıtmaya kadar… Zekatı senede bir kereye indirmekten, Haccı birkaç güne sıkıştırmaya kadar… Namazı üç vakitten beşe çıkarmaktan; sünnet, teravih ve bayram namazları uydurmaya kadar… Kurban kesmek yalanından ve hayvanlarla ilgili yüzlerce haramlar uydurmaktan, Kureyş’in yemek tercihlerinin dini ölçü kabul edilmesine kadar… Hilafetin Kureyş’in hakkı oluşundan, La ilahe illallah demedikçe insanları öldürmenin gerekliliğine kadar… Sakal bırakmanın ve sarık sarmanın faziletinden, kabak sevmemenin peygambere hakaret sayılmasına kadar… Peygambere uymanın hadis kitaplarına uymakla eş anlamlı oluşundan, hadislerin ayetleri iptal edebileceği küstahlığına kadar…

    İnsan ve cinin varlık iddiasında bulunması ve hurafelere sapması geçici ve mecazidir. İnsan ve cin ancak, acziyetinin farkına varıp yaratanına yöneldiğinde bilme duygusunu kavrayabilecek ve gerçeğe ulaşacaktır…
    Dini meslek edinen profesyonel din adamları, insanları Kuran’dan uzaklaştırmak için Kuran’ın zor, anlaşılmaz ve mücmel olduğu yalanını yüzyıllarca empoze ettiler. Kuran’ın anlaşılması için yüzlerce ciltlik rivayet kitaplarının didik didik edilmesi gerektiği yalanına kananlar, Kuran‘ı öğrenmeye vakit bulamadılar. Vakit bulanlar ise kafalarını binlerce hurafeyle doldurduklarından ve üstelik Kuran’ı bunlara muhtaç kabul ettiğinden onu anlama şansını baştan kaybettiler. Nitekim, Allah’ın korunmuş Kelamını korunmamış kul sözlerine muhtaç görenler, Kuran’ın anlaşılmasının zor olduğunu iddia edip durdular.

    Muhammed Peygamberin biricik şikayetinin halkının Kuran’dan uzaklaşması hakkında olması çok ilginç (25:30). Buna rağmen, son Peygamberin halkı, daha hicri birinci yüzyılda hadis üretim fabrikaları kurmaya başladı. Bu felaketli davranışın sonucunda Kuran’ı anlamaya verilen mesai alabildiğine azaldı, bunun yerine binlerce çelişkiyi içeren ilkel rivayetler üzerinde ihtisaslaşma baş gösterdi. Rivayet kitaplarını değerlendirmede ortaya çıkan ihtilafları kurumlaştırıcı usul ve mezhep çalışmalarıyla bu sapkınca tuzak güçlendirilerek orijinal evrensel mesaj Arap, Yahudi ve Hıristiyan kültürlerinin karması bir din haline dönüştürüldü.

    Peygambere yakıştırılan yalanların Hadis ve Sünnet adıyla anılacağını önceden bilen Tanrı, Hadis (söz) kelimesini ayetlerden başka bir söz için kullandığında genellikle kötü bir anlamda kullanır (12:111; 31:6; 33:53;45:6; 52:34; 66:3). Sünnet (yasa) kelimesi de sürekli “Allah’ın sünneti (sünnetullah)” olarak tanımlanır (33:38,62; 35:43; 40:85; 48:23). Dahası, Hadis ve Sünnet’in yanında uydurulan üçüncü öğreti olan İcma (toplu karar) kelimesi de Allah hariç kimin için kullanılmışsa olumsuz bir anlamla mahkum edilir (20:60; 70:18; 104:2; 3:173; 3:157;10:58; 43:32; 26:38; 12:15;10:71; 20:64; 17:88; 22:73; 54:45; 28:78; 7:48; 26:39; 26:56; 54:44…).

    Kuran’ı yeterli görmeyen inkarcılar, Tanrı tarafından Kuran’ı anlamaktan engellenmişlerdir (17:45; 18:57). Çok ilginçtir ki, Kuran’ı kaynak olarak yeterli görmeyenler Kuran’ın anlaşılması ile ilgili ayetlerin bizzat kendilerini anlamamışlardır. Nitekim, 7:3; 17:46; 41:44; 56:79 ayetleri, hem-tez-hem-kanıt olan özgün bir dille kanıtı tezin içine gömen birer sanat eseridir. Hemen hemen tüm Kuran ciltlerinin arka kapağında Arapça üç ayet yer alır. Elinizdeki Kuran’a bakarsanız büyük olasılıkla 56:77-79 ayetlerinin yazıldığını göreceksiniz. Bütün Kuran’ın içinden neden bu ayetler icma ile seçiliyor merak ettiniz mi? Neden, ellinin üzerindeki isim-sıfatı arasından sadece bir kez burada geçen Kerim (Şerefli/Yüce) seçiliyor? Neden Kuran için sıkça kullanılan Zikr (Mesaj), Hakim (Hikmetli), Mübin (Apaçık), Nur (Işık) gibi kelimeler değil de bu ayette geçen Kerim? Neden bu ayet? Neden örneğin, Kuran’ın anlaşılır bir kitap olduğunu üst üste dört kez vurgulayan ayet değil (54:17,22,32, 40)? Veya neden 12:111; 15:1; 17:9; 17:88; 17:89; 30:58; 41:3; 55:2… ayetlerinden biri değil? Mesajın “dirileri” uyarmak için gönderildiğini bildiren biricik ayeti içeren Yasin suresini, inadına ölülere hasredenlerin niyetlerinden kuşkulanmaya hakkımız var (36:70). Kuran’ın bilgisine sahip olanlarınız bu sorunun cevabını iyi bilirler: Müşrik din adamları, bu üç ayeti (56:77-79) icma ile anlamamışlar ve anlamadıkları biçimiyle onların halkın büyük çoğunluğunu Kuran’dan uzaklaştırabileceğini düşünmüşlerdir. Nitekim onlar bu ayetlerin anlamını, abdestsiz olanların Kuran’a dokunmamaları olarak çarpıtırlar. Hayızlı kadınları pis olarak değerlendirdiklerini de düşünürsek, anlamı icma ile çarpıtılmış bir ayeti en popüler ayet ve o ayette geçen Kerim kelimesini en popüler sıfat haline getirmelerinin şeytanca bir melanetin ürünü olduğu anlaşılır. Kuran’ın bir cep kitabı, bir başucu kitabı olmasını engellemek, Kuran’ı rafa kaldırmak ve duvara çivilemek amacını güden plan ne yazık ki büyük oranda başarıya ulaşmıştır. Kuran, bir tren gibi, yüksek voltajlı bir trafo veya cin gibi çarpacak tehlikeli bir nesneye çevrilmiştir. Kuran, anlaşılması çok zor, dokunulması tehlikeli, ve ulaşılması imkansız yüce bir kitap olunca, hoşgelsin hadisler, sünnetler, mezhepler ve din ticareti yapan parazitler.

    Kuranın dışındaki din adına ortada duran bütün kaynaklardaki bilgiler Kuranın aydınlığına muhtaç ham bilgilerdir. Hadis, sünnet adıyla Peygamber sözü ya da uygulaması olduğu iddia edilen sözler ve uygulamalar da olsa bu böyledir. Ki hiç bir sözün veya uygulamanın peygamber sözü veya peygamber uygulaması olduğu ispatlanamaz. Tarihsel olarak bu mümkün değildir. İletişimin ve kayıt sistemlerinin bu kadar yaygınlaştığı günümüzde bile bir kaç yıl önce bir insanın söylediği sözün gerçekten kendisine ait olup olmadığı bile tartışılabilirken, peygamberin ölümünden bir asır sonra yazılan hadis kitaplarından peygamber sözleri veya uygulamaları hakkında gerçeğe uygun bilgi elde edilemez. Şüphesiz, Allah bize bilginin tek kaynağının Kuran olduğunu bildirerek düşünüp öğüt alanlar için bu durumu açıkça vurgular. Bilgiye sınır konulamaz. Evrende varolan bütün bilgilerin kaynağı ise Kuran’dır…

    Allah’ın yol gösterdiği akıl sahipleri, kaynak bilginin en güzeli olan Kuran’a uyarlar. (39:18)

    Din adına uydurulan inanç ve uygulamalardaki çelişkiler; rivayetlerden (hadis, sünnet, içtihat, icma gibi kaynak kabul edilen rivayetlerden) kaynaklanmaktadır. Oysa Allah’ın tek dininin tek kaynağı sadece Kuran’dır. Kuran’ın kendisinde çelişki bulunmaz. Çelişki zannedilen hususlar yanlış anlaşılmalardan ve yanlış Kuran meallerinden, tefsirlerinden kaynaklanmaktadır. Din adına Kuran’a dayanmayan, fakat İslam’ın bir emri ya da tavsiyesi zannedilen konulara örnek olarak, erkek çocukların sünnet ettirilmesi bidatını (kötü geleneğini) hemde sünnet adı altında dine sonradan sokulmuş, insan fıtratını bozan sağlıksız bir adet olarak görmekteyiz.

    Erkek çocukların sünnet ettirilmesi, erkek çocuklara yapılan en büyük kötülüktür ve fıtratı (yaratılışı) bozmak, değiştirmektir. Allah’ın böyle bir emri yoktur. Cahili bir adettir. Erken boşalmanın ve ereksiyon kaybının en önemli sebebi olduğu bilimsel olarak kanıtlanmıştır. Zaten bu geleneğin ortaya çıkması ve yapılış amacına bakılırsa cinsel isteği azaltmayı ve ruhbanlaşmayı artırmayı amaçlayan Yahudi ırkına mensup insanların geleneğinden kaynaklandığı bilinen bir gerçekliktir. Oysa cinsel isteğin azaltılması değil, meşru bir şekilde tatmin edilmesi fıtratın gereğidir. Bu kötü geleneğin, Yahudilik diye de adlandırılan Musevilik inancıyla da bir ilgisi yoktur.
    Kötü bir gelenek olan bu işlem Musevilik dininin bir gereğiymiş ve Allah’ın bir emriymiş gibi önce uydurma rivayetlerle Tevrata eklenerek Musevilik dinine sokulmuş daha sonra da Müslümanların güçlü olduğu dönemlerde Müslümanmış gibi görünen bazı münafık Yahudiler tarafından deşifre olmamaları için İslam dinine yine uydurma rivayetler yoluyla hem de sünnet adı altında şeytani bir akıl oyunuyla sokulmuştur. Münafık bazı Yahudiler şekil itibariyle Müslümanmış gibi görünebilmekte ancak Musevilik dininin bir emri haline getirdikleri bu gelenekleri gereği sünnetli oldukları için (Müslümanlar da sünnetsiz oldukları için) deşifre oluyorlar ve münafıklıkları kolayca ortaya çıkıyordu. Bu çirkin geleneği Müslümanlar arasında da yaygınlaştırarak böylece münafıklıklarını gizlediler.

    Erkek çocukları sünnet ettirme geleneğinin Musevilik veya Müslümanlıkla bir ilgisi yoktur. Kuran’da erkek çocukların sünnet edilmesi diye bir emir bulunmamaktadır. Allaha ve Kuran’a inananların; bütün hayatlarını olumsuz etkileyen en büyük kötülük olan bu işlemden kendilerini ve çocuklarını korumaları, Allah’ın verdiği aklın kullanılmasının gereğidir. Allah’a inananlar çocuklarını sünnet ettirmezler. Kendilerinin rızası olmadan sünnet ettirilmiş olanların ve bilmeden çocuklarını sünnet ettirmiş olanların durumu ise Allah’a kalmıştır…

    “Hiç kimse Allah’ın verdiği bilgiyi ve aklını kullanmadan inanamaz ve Allah akıllarını kullanmayanları rezilliğe mahkum eder.” (Kuran-ı Kerim 10-Yunus Suresi 100. Ayet)

    Günümüz Müslümanlarının bildiği ve uygulamaya çalıştığı İslam, yüzyıllar boyu, din adamlarının uydurdukları kurallarla öylesine bozulmuştur ki Muhammed Peygamberin bildirdiği İslam diniyle ilgisi kalmamıştır. “Ulema” geçinen din adamları, o kadar çok şeriatlar, haramlar, çarşaflar, peçeler, gıdasal yasaklar, sakallar, sarıklar, istincalar, istibralar, misvaklar, sağ ayaklar, sol ayaklar, hadisler, sünnetler, şefaatler, hazretler, efendiler, kerametler, melanetler, mehdiler, evliyalar, şerifler, seyyitler, hırkai şerifler, sakalı şerifler, takiyyeler, takkeler, tespihler, tekkeler, mezhepler, tarikatlar, şatahatlar, muskalar, istihareler, hülleler, hileler, türbeler, nafileler, mekruhlar, menduplar, sevaplar, müstehaplar, fetvalar ve palavralar uydurmuşlardır ki İslam dinini Allah’ın doğadaki ayetleriyle çelişen, karmaşık ve yaşanmaz bir dine çevirmişlerdir. Müslüman halkların dünyanın bu kadar gerisinde kalmalarının en önemli sorumluları bu müşrik din adamları ve onları kullanan politikacılardır.

    Maalesef, bugün müslümanlık iddiasında olanların büyük çoğunluğu, Muhammed Peygamberin tebliğ ettiği din yerine onun baş düşmanları olan Ebu Cehil’in ve Ebu Leheb’in savunduğu şirk ve cehalet dinini izlemektedirler. Ne var ki Allah’ın verdiği söz gelmiş ve yüzyıllardır anlaşılmaz ve yetersiz diye damgalanarak köşeye atılan Kuran’ın mesajı karanlıkları dağıtmaya başlatmıştır. Ördükleri örümcek ağlarının ve cehalet duvarlarıyla oluşturdukları karanlıklarının dağılacağını hisseden profesyonel din adamları ve onların kör izleyicileri büyük gürültüler koparsalar da Allah nurunu devam ettirmektedir. Kuran, tüm Kuran, başka şey değil sadece Kuran.

    “Bu Kuran senden önce gönderdiğimiz elçilerimizin de yasasıdır. Sen bizim yasamızda bir değişiklik bulamazsın.” (Kuran’ı Kerim 17-İsra Suresi 77. Ayet)

    KURAN SOY BİR KİTAPTIR

    Kuran 24 ayar altına benzer. Sahtekarlar altına teneke yapıştırsalar da, hatta altın rengine boyasalar da, altının özelliklerini bilen bir sarraf altını tenekeden rahatlıkla ayırabilir. Demek ki soy metal olan altın, kimyasal yapısıyla herhangi bir sahtekarlığa karşı korunmuştur. Aynı şekilde soy ve son kitap olan Kuran, asal bir sayı olan 19 sayısı üzerine kurulu matematiksel bir yapıyla herhangi bir sahtekarlığa karşı korunmuştur (74:30). Mesajını böylesine mükemmel ve otomatik bir iç savunma sistemine sahip kılan Tanrı çok yücedir!

    Kuran’daki toplam ayet sayısıyla ilgili olarak; Kuran hakkında önemli bir bilgiye sahip olmayan bir Müslüman’a sorarsanız büyük olasılıkla 6.666 sayısını cevap olarak alacaksınız. Ne var ki, bu sayı Zamehşeri adında bir hikayecinin uydurduğu hoş bir sayıdan ibarettir. Altılardan oluşan bu sayı kolayca akılda kaldığı için popüler olmuştur. Fakat elinizdeki Kuran’dan dikkatle sayarsanız, sonucun farklı olduğunu göreceksiniz. Kuran nüshalarında 6.236 ayet bulunduğuna tanık olacaksınız. Bu sayıya Fatiha Suresinin (İlk Sure) başındaki ve Karınca (Neml) Suresinin (27. Sure) içinde geçen Besmeleler dahildir. Bağımsız birer ayet olarak numaralanmadıkları halde Kuran’ın yapısına dahil olan Sure başlarındaki diğer 112 Besmele’yi de eklediğinizde bu sayı 6.348 olur. Ültimatom (Barae, Tevbe) (9. Sure) suresinin sonuna eklenen, ancak Kuran’ın koruma sistemi tarafından dışlanan 2 “ayeti” bu sayıdan çıkardığımız vakit Kuran’da Besmelelerle birlikte tam 6.346 ayet olduğunu görürüz. Bu sayı, Kuran’ın diğer birçok elementi gibi 19 sayısının tam katıdır. Kısacası, 6.234 adet bağımsız ayet içeren Kuran, tekrarlanan Besmelelerle birlikte toplam 6.346 ayete sahiptir.

    İSLAM MUHAMMED PEYGAMBERLE BAŞLAMADI

    İslam özel bir isim olmayıp Tanrı’ya teslimiyet anlamına gelir. Tüm elçiler ve inananlar islam ve müslüman kelimelerinin kendi dillerindeki karşılıklarını, kendi inançlarını tanımlamak için kullanmışlardır (2:131; 7:126; 10:72; 22:78; 27:31,42; 28:53; 72:14). Nitekim, Tanrı yanında makbul biricik din İslam’dır, yani Allah’a teslimiyettir (3:19). Bir çok sözde müslüman, “(Allah’ın buyurduğu gibi) Kuran, tam ve detaylı ise namazların rekatlerini Kuran’ın neresinde bulabiliriz?” diye Tanrı’ya meydan okumaktadır. İslam’ın tüm pratiklerinin Kuran’ın vahyinden çok önce ortaya konmuş olduğunu yine Kuran’dan öğrenmekteyiz (8:35; 9:54; 16:123; 21:73; 22:27; 28:27). İbrahim Peygamber ve tüm elçiler namazı gözetiyorlar, zekatı veriyorlar, oruç tutuyorlar ve hac ediyorlardı (2:43; 3:43; 11:87; 19:31,59; 20:14; 28:27; 31:17). Mekke müşrikleri ise rivayetlerin ileri sürdüğü gibi heykellere tapmıyorlardı; Allah’ın kutsal kulları olduklarına inandıkları Lat, Uzza, Menat gibi isimlerden şefaat bekledikleri (53:19-23; 39:3) ve Allah adına haramlar ve farzlar uydurdukları için müşrik olarak tanımlanmışlardır (6:145-150).
    Mekke putperestleriyle olan benzerliği ortadan kaldırmak için rivayetler uyduranlar, uydurdukları heykel tasvirlerindeki çelişkileri ile aslında yalanlarını ele vermektedirler. Kuran’ın hiçbir yerinde onların heykellere taptıkları, Muhammed Peygamberin heykelleri kırdığı v.s. bildirilmemektedir. Aksine, Mekke müşriklerinin kendilerini İbrahim Peygamberi izleyen ve Tek Tanrı’ya inanan insanlar olarak gördüklerini öğrenmekteyiz (6:23; 39:3). Nitekim onlar, İbrahim Peygamberin hatırası olan Kabe’ye saygı gösteriyorlar (9:19), namaz, oruç ve haccı bazı tahrifatlarla da olsa uyguluyorlar, (2:183,199; 8:35; 9:54; 107:4-6), zekatı bildikleri halde gereği gibi yerine getirmiyorlardı (53:34). Zekat, gelirin ihtiyaçtan fazla olan bölümünü (2:219) geciktirmeden (6:141) ihtiyaç sahiplerine ve Allah yoluna (9:60) gizli veya açık olarak (2:274) verme yükümlülüğüdür (51:19).
    İslam özel isim değildir; kök olarak teslimiyet/barış anlamına gelir. İbrahim Peygamberle tekrar yenilenen (4:125; 22:78) ve tüm peygamberler ve elçiler tarafından iletilen ilahi sistem Allah tarafından bu kelimeyle tanımlanır (5:111; 10:72; 98:5). Yalnızca Allah’a teslim olmaktır (2:112,131; 4:125; 6:71; 22:34; 40:66). Yaratılışımızdaki sistemdir (30:30). Doğa ile uyumlu evrensel ilkeler sistemidir (3:83; 33:30; 35:43). Yalnızca öznel deneyimler değil nesnel kanıtları da ister (3:86; 2:111; 21:24; 74:30). Bir savın doğruluğunu kabul etmek için kalabalıklara veya duygulara değil aklın ölçüsüne başvurmamızı bekler (17:36; 4:174; 8:42; 10:100; 11:17; 74:30-31). Bilgi, eğitim, ve öğrenime önem verir (35:28; 4:162; 9:122; 22:54; 27:40; 29:44,49). İnsanın yeryüzündeki yaratılışını bilimsel olarak araştırmamızı öğütler (29:20).

    “KURAN’A GÖRE NASIL NAMAZ KILABİLİRİZ?”
    Kuran’daki 16:123 ayeti, bütün peygamberlerin ve İbrahim Peygamberin pratiklerinin Muhammed Peygamber tarafından da izlendiğini bildirir. Kuran, ilk insandan bu yana herkes tarafından bilinen bir ibadet olan namazla ilgili olarak yapılan tahrifatları ve eklenilen bidatleri düzeltmiştir. Kuran’da namazla ilgili ayetleri topluca incelendiğinde, Kuran’ın namazı tüm gerekli detaylarıyla bildirdiği görülür. Üstelik, Kuran’daki namaz hakkındaki detaylı bilgi hadis kitaplarında yapılan namaz tarifinden çok daha üstündür. Ne Kuran ne de hadis kitapları peygamberlerin ve eski ümmetlerin nasıl namaz kıldığını gösteren resimler ve video klipleri içermemektedir. Hem Kuran ve hem hadis kitapları namazı kelimelerle tarif eder. Şimdi bu tarifleri üç maddede karşılaştıralım:
    1. Kuran’ın dili hadis rivayetlerde kullanılan dilden daha üstündür. Hadis rivayetleri, farklı lehçeler, kronik ve endemik gramer hataları içermektedir. Kuran’ın dili genel olarak sadedir. Kuran’ın bu özelliği ayetlerle vurgulanır ve Kuran’ı inceleyen inananlarca teslim edilir (11:1; 54:17,22,32,40). Hayatın merkezi Kuran’dır. Peygamberler ve inananlar yaşayan Kuran’dır.
    2. Hadis kitapları çok daha fazla detay içermektedirler. Ancak bu detaylar Allah’ın gerekli gördüğü ve elçisinin öğrettiği detaylar mı? Bu detaylar Kuran ile uyumlu mu? Bu detaylar arasında çelişkilere ne demeli? Hadis kitaplarında namazın detaylarıyla ilgili düzinelerce çelişkiden hangisini seçeceğiz? Babamızın üzerinde bulunduğu mezhebin imamının seçtiğini mi seçmeli? Örneğin, Sahih-i Müslim’de Peygamberin Fatiha okuduktan sonra rükuya vardığını, yani eğildiğini bildiren birçok hadis rivayeti var. Ancak, bir başka hadis kitabında Muhammed Peygamberin falanca veya filanca sureyi zammettiği rivayet edilir. Abdestin alınması ve bozulması hakkında çelişkili bir sürü hadis, mezhepler arasındaki ihtilaflara katkıda bulunmuştur. Elleri salmalı mı bağlamalı mı? Bağlayınca göbek üzerinde mi yoksa kalp üzerinde mi tutmalı? Tekbir getirirken elleri ne kadar kaldırmalı? Ayak parmaklarını nasıl tutmalı? Şehadeti söylerken işaret parmağını ne yapmalı? Ağzı nasıl misvaklamalı? Cemaatle kılarken omuzları ne kadar sürtüşmeli? Kılarken önündekinin ensesine mi yoksa yere mi bakmalı yoksa gözleri tümüyle mi kapamalı? Akşamdan sonra kaç rekat sünnet kılmalı? Öğle namazından sonraki iki rekat sünnet mi, vacip mi, müstehap mı? Abdesti alırken sağdan başlamak ne kadar önemli? Kafaya sarık sarmak mı yoksa takke takmak mı daha sevap? Tuvalete girerken ne demeli ve hangi ayakla girmeli?… Hadis kitaplarında namaz konusunda rivayet edilen çelişkili “detayları” Allah’ın kelamındaki detaylara eklemek doğruya iletmez; olsa olsa kıldan tüyden, parmaktan tırnaktan bir sürü gereksiz detayla meşgul ederek namazın asıl amacını kaybettirir bize.
    3. Hadis kitapları namazın vakitleri konusunda garip bir hikaye anlatırlar. Buhari’deki en uzun hadislerden biri olan “miraç” rivayeti ünlüdür. Beş vakit namazın aslında az bile olduğunu vurgulayan, ama bu arada Allah’a hakaretler yağdıran ve Muhammed Peygamberi düşünemeyen birisi olarak tanıtan bir rivayet! Rivayete göre, acayip bir ata binerek göğe yükselen Muhammed Peygamber, altıncı gökte ikamet eden Musa Peygamberden akıl alarak, altıncı gök ile yedinci gök arasında mekik dokuyarak, Allah ile büyük bir pazarlık sonucunda günde 50 vakit (her 28 dakika için bir vakit) emredilen namazları 5 vakte indirmiş. Hesap-kitap bilmeyen ve kullarına karşı acımasız olan bir tanrı ile cesaretle pazarlık yapan ve ümmetini bu büyük felaketten kurtaran bir kurtarıcı olarak olarak sunulmak istenir Muhammed Peygamber. Tabii, onun bu basit hesabı bilebilmesi için, sürekli olarak Musa Peygamberden akıl alması gerektiği de… 5 vakit namaz uygulamasında bile namazların giriş-çıkış zamanları arasındaki vaktin kısa olması hayatın olağan akışı içinde uygulaması güçlüklere yol açmaktadır. Kuran, kuşkusuz böyle hikayeleri içermez. Bilginin kaynağı Kuran’dır ve Kuran’a yönelen de Allah’a ulaşır.
    Dini sadece Allah’a özgülemeye çağrıldıkları, Kuran’ın dışında izledikleri öğretilerdeki çelişkiler ve hurafeler sergilendiği vakit, Sünnilerin ve Şiilerin koro halinde: “Hadisleri, sünneti, mezhep imamlarının ictihadlarını Kuran’a eş koşmasak nasıl namaz kılabiliriz?” diye mazeret ve soru yönelttikleri bilinen ve sürekli tekrarlanan bir durum. Bu soruyu samimiyetle soranlar varsa, onlara bir müjdemiz var: Namaz kılabilme uğruna onca çelişkiyi ve hurafeyi din edinmenize ve şirk çamurunda boğulmanıza gerek yok artık; Kuran sorunuzun cevabını vermekte ve namazın nasıl kılınacağını detayıyla bildirmektedir. Gerçeğe ulaşmada ise hiçbir mazeret asla başarının yerini tutamaz.
    Sadece Kuran’ı izlersek mezhep kitaplarının tarif ettiği namazın gerçeğini bulabiliriz. Namaz uygulamalarında mezhepler tarafından ilave edilen hususları ve eksik bırakılan yönleri tespit edebiliriz. Kuran’dan Allah’ın emrettiği, elçilerinin ve müminlerin kıldığı namazı tüm detaylarıyla öğrenebiliriz. Kuran’a yöneleni Allah mahcup etmez. Mutlak başarıya ulaştırır.
    Namaz kılmak mutluluktur. Namaz hayatın/dinin direğidir. Hayatımızda namaz yoksa her şey boştur. Hayatın merkezinde namaz vardır. Namaz Allah ile konuşmaktır. Kalp gözü açılanlar, namaz kılmanın ne kadar büyük bir mutluluk olduğunu bilirler. Düşünün ki; karşınızda bir duvar var. Ama Allahû Teâlâ size o duvarı göstermiyor, duvar yok. Önünüzde âlemleri açmış Allahû Teâlâ. Dilediğini kalp gözünüzle gösteriyor. Baş gözleriniz açık olsa da açık olmasa da netice değişmez. Kalp gözünüzle görürsünüz. Bu sebebe dayalı olarak kalp gözü açık olanlar, baş gözleri kapalı namaz kılarlar. Kapalı olarak kılmaları da bazılarını rahatsız eder. Bazıları aralarında kaideler koyarlar. “Namaz kılarken gözler kapanmaz.” diye. Bu kural Allah’ın emrine uygun değildir. Kalp gözü açık olanlar, dış dünya ile ilişkilerini minimuma indirmek amacıyla gözlerini kapatabilirler. Allah’ın size göstereceği şeyi görebilmek için gözlerinizi özellikle kapatın ki; manzarayı bozan bir negatif faktör oluşarak dikkatiniz dağılmasın. Bütün kâinat önünüzde açıktır. Bütün kâinat; yerler, gökler… Allah’ın gösterdiklerini birer birer görürsünüz.
    Eğer Allahû Teâlâ kalp gözünüzü açmışsa, size bu dünyada görmek mümkün olmayan güzellikleri gösteriyorsa, o zaman namaz kılmak bir mutluluktur. Namaz boyunca Allahû Teâlâ size kalp gözünüzle neyi isterse onu gösterir. Son bilmece, Allah’ı görmektir. Bir gün Allah’a ulaşacaksınız. İradenizi de Allah’a teslim edeceksiniz ve Allah’ın Zat’ını göreceksiniz. Allah’ı dünyada görebilmek inananlar için imkansız değildir…
    Allah yoktan varedendir. Allah sürekli yaratandır ve yokedendir, herşeye hakimdir ve Allah için imkansız yoktur. Allah her şeye kadirdir ve Allah için herşey mümkündür. Allah dilediğine/dileyene, dilediğini verendir…

    Eğer siz Allah’ı gereği gibi tanımış olsaydınız, sular üzerinde gezerdiniz ve duanız sayesinde dağlar yerinden oynardı…

    NAMAZ VE VAKİTLERİ

    • Sabah Namazı, Öğlen Namazı, Akşam Namazı olmak üzere bir günde üç vakit namaz kılmayı Allah bütün inananlar üzerine farz kılmıştır.

    • Cuma Namazı olarak bilinen, Cuma günü kılınan Öğlen Namazının cemaatle kılınması gerekir. Diğer zamanlarda namazlar cemaatle veya yalnız kılınabilir.

    • Farz olan Sabah-Öğlen-Akşam namazlarına bu namazların kendi isimleriyle niyet edilir ve ancak kendi vakitlerinde kılınır. Vakti geçtikten sonra kaza namazı adı altında bu namazların kılınması söz konusu değildir. Allah’ın tanımladığı namaz kendi isimleriyle Kuran’da belirtilen Fecr-Vusta-İşa Namazlarıdır ve birinin vaktinin girmesiyle diğerinin vakti sona erer. Allah’ın iki bağımsız ayette 3 vakit namazı tanımlaması da vakitlerin başlama ve sona erme zamanlarının belirtilmesi amacıyladır. Önce Sabah ve Akşam namazları bir ayette (11:114) tanımlanmış, sonra başka bir ayette (2:238) orta namaz tanımlanmak suretiyle vakitlerin giriş-çıkış zamanları vurgulanmıştır. Yani bir günlük süre 3 ayrı namazın vaktinin bulunduğu zaman dilimine ayrılmıştır. İmsak-Öğlen arasındaki zamana sabah, Öğlen-Akşam arasındaki zamana Öğlen, Akşam-İmsak arasındaki zamana Akşam tanımlaması yapılmış ve namazların bu geniş zaman dilimlerinde kılınması emredilmiştir. Kuran’da namazla ilgili geçen diğer bütün ayetler de hep bu üç vakitle ilgilidir. Kuran’da sabah-öğlen-akşam namazı dışında herhangi bir namazdan bahsedilmez.

    • Vacip, sünnet, teravih, bayram, kuşluk, istihare, teheccüd adıyla bilinen diğer bütün farz olmayan ve sevap amaçlı kılınan nafile (serbest) namazlar kılınırken “Niyet Ettim Allah’ım Rızan İçin Namaz Kılmaya” diye niyet edilir. Vacip, sünnet, teravih, bayram, kuşluk, istihare, teheccüd namazını kılmaya diye veya başka isimler altında niyet edilmez.

    • Allah rızası için, farz namazlar öncesi ve sonrasında ya da diğer zamanlarda her zaman namaz kılınabilir.

    • Farz olan Sabah-Öğlen-Akşam namazları dahil bütün namazlar için rekat sayısında bir sınırlama bulunmamaktadır. Ancak namaz en az 2 rekat olarak ikame edilebilmektedir. Bütün namazlar 2-3-4 rekat olarak kılınabilir. Allah’ın namazla ilgi farz olan emri Sabah 2 rekat, Öğlen 2 rekat, Akşam 2 rekat olmak üzere bir günde üç vakitte 6 rekat namaz kılınmasıdır. İlave kılınan kısımlar/rekatlar ilave sevap amacıyladır.

    • Namaz Allah tarafından çok sevilen ve değer verilen bir ibadet olduğu için; farz ve diğer namazların 2 rekattan fazla olarak 3 veya 4 rekat kılınması, farz namazlardan önce veya sonra ayrıca nafile (serbest) namaz kılınması ilave sevap kazanılması amacıyladır. Normal zamanlarda 3 veya 4 rekat olarak kılınan farz namazlar ve sevap amaçlı kılınan diğer namazlar, her türlü ihtiyaç halinde, (yolculuklarda, sıkışık zamanlarda vb.) 2 rekat olarak da kılınabilir. Nitekim Cuma günleri öğlen namazı 2 rekat olarak kılınmaktadır. Cuma namazı diye ayrı bir namaz bulunmamaktadır. Cuma günü cuma namazı diye 2 rekat olarak cemaatle kılınan namaz öğlen namazıdır ve öğlen namazı olarak niyet edilerek kılınmalıdır.

    SABAH (FECR) NAMAZI

    • İmsak ile Öğlen arasındaki vaktin tamamı Sabah Namazının vaktidir. Bu zaman aralığı içinde kılınır.

    • Bismillahirrahmanirrahim. “Niyet Ettim Allah’ım Rızan İçin Namaz Kılmaya” “Allah’u Ekber” diye niyet ederek önce 2 rekat namaz kılınır.

    • Bismillahirrahmanirrahim. “Niyet Ettim Allah’ım Rızan İçin Sabah Namazını Kılmaya” “Allah’u Ekber” diye niyet ederek 2 rekat Sabah (Fecr) Namazı kılınır.

    ÖĞLEN (VUSTA) NAMAZI

    • Öğlen ile Akşam arasındaki vaktin tamamı Öğlen Namazının vaktidir. Bu zaman aralığı içinde kılınır.

    • Bismillahirrahmanirrahim. “Niyet Ettim Allah’ım Rızan İçin Öğlen Namazını Kılmaya” “Allah’u Ekber” diye niyet ederek önce 4 rekat Öğlen (Vusta) Namazı kılınır.

    • Bismillahirrahmanirrahim. “Niyet Ettim Allah’ım Rızan İçin Namaz Kılmaya” “Allah’u Ekber” diye niyet ederek 2 rekat namaz kılınır.
    AKŞAM (İŞA) NAMAZI

    • Akşam ile İmsak arasındaki vaktin tamamı Akşam Namazının vaktidir. Bu zaman aralığı içinde kılınır.

    • Bismillahirrahmanirrahim. “Niyet Ettim Allah’ım Rızan İçin Akşam Namazını Kılmaya” “Allah’u Ekber” diye niyet ederek önce 3 rekat Akşam (İşa) Namazı kılınır.

    • Bismillahirrahmanirrahim. “Niyet Ettim Allah’ım Rızan İçin Namaz Kılmaya” “Allah’u Ekber” diye niyet ederek 2 rekat namaz kılınır.
    NAMAZIN AMACI
    Namaz kılmak, sıkça zekatla ve muhtaçlara yardım etmekle birlikte anılarak namaz kılan kişinin toplumsal bilinç ve sorumluluğa sahip olması vurgulanır (2:43,83,110; 4:77, 22:78; 107:1-7). Namaz sadece Allah’ı anmak için kılınır (6:162; 20:14). Bu özel anma ve iletişim ibadeti gözetilirken dış dünya ile ilişkiler minimuma indirilmeli (4:101-103). Namaz, müslümanları günahlardan ve başkalarına zarar vermekten alıkor (29:45). Namaz hayat boyu gözetilecek bir görevdir (70:23).

    VAKİTLER

    Gecenin gündüzün iki ucuna yakın bölümlerinde gözetilmesi gereken Sabah (Fecr: 24:58; 11:114) ve Akşam namazlarıyla (İşa: 24:58; 17:78; 11:114; 38:32) güneşin göğün ortasından sarkmaya başlamasından akşama kadar kılınması gereken Orta (Vusta: 2:238; 17:78) namazı olmak üzere üç vakit namaz mevcuttur.

    Kuran’da sadece üç namazın ismi geçer. Bir başka deyişle, “salat” (namaz) kelimesi, zaman bildiren üç tanımlayıcı kelime ile birlikte anılır. İkindiyi anlattığı zannedilen ayetler öğleni, yatsıyı anlattığı zannedilen ayetler akşamı anlatır. Kuran’dan ve bütün peygamberlerin uygulamalarından bu üç vaktin dışında bir namaz vakti çıkmaz.

    1. Salat-el Fecr : Sabah Namazı (11:114; 24:58)

    2. Salat-el İşa : Akşam Namazı (11:114; 17:78; 24:58; 38:32)

    3. Salat-el Vusta : Orta Namaz (2:238; 17:78)
    Kuran’da Namaz vakitlerini belirleyen ayetlerin hepsinin bu üç vakit hakkında olduğunu görüyoruz. Kuran’da geçen namaz ayetlerinin tamamını topluca değerlendirdiğimizde Orta Namaz olarak adlandırılan namazın sabah ile akşam namazı arasındaki öğle namazı olduğunu rahatlıkla bulabiliriz. Gecenin uyumamız için yaratıldığını (78:10-11) ve gece ortasında kalkıp Allah’ı anmanın üzerimize farz kılınmadığını (73:20) ve Cuma günü kılınan öğlen namazının günün ortasında kılınmasının emredildiğini (62:9-11) düşündüğümüzde “orta” namazın sabah ile akşam namazı arasındaki öğlen namazı olduğunu anlarız.
    Tevrat da bu anlayışı destekler. İbrahim Peygamberin, İsa Peygamberin, Musa Peygamberin ve bütün peygamberlerin namaz kıldığını hatırlarsak Tevrat’ta namaz vakitleriyle ilgili ifadelerin tarihsel değerini daha iyi idrak ederiz. Tevrat’ın çevirilerine tam olarak güvenilememekle birlikte Tevrat’ın en az üç ayetinde bulunan bu desteğin bir hata veya tahrif sonucu oluştuğu olasılığı zayıftır. Tevrat’taki bu ayetlerin gerek birbirleriyle ve gerekse Kuran ayetleriyle olan tutarlılığı dikkat çekicidir. (Bak: 1 Samuel 20:41; Zebur 55:16-17; Daniel 6:10).
    Namaz vakitlerinin beşe çıkarılmasının oluşturduğu kara dumanların izini mezhepler tarihinde görebilirsiniz. Şia’nın beş vakit namazı üç vakte sıkıştıran garip pratiği, namazları beşe çıkartan Sünniler’in baskısı neticesi bir uzlaşmadan kaynaklanıyor olmasın? Sünnetlerle, nafilelerle, teravih namazlarıyla namaza sürekli zam yapan hadis ve sünnet izleyicilerinin üç vakit namazı beşe çıkarmaları çok mu uzak bir ihtimal?
    CUMA GÜNÜ KILINAN ÖĞLEN NAMAZI
    Kadın-erkek tüm inananlar haftada bir Cuma (toplantı) günü öğlen namazına açık bir duyuru ile çağrılır ve namazı erkek veya kadın bir müslümanın önderliğinde topluca gözettikten sonra herkes tekrar işine döner (62:9-11). Duyuru Allah’ı anmaya bir çağırı olup başka isimler zikredilmez (72:18-20). Hutbe namazın bir parçası olmayıp toplantıdan yararlanılarak yapılan bazı hatırlatmalar ve güzel öğütlerden ibarettir. Mescitler (camiler) sadece Allah’a özgülenmeli.
    Allah’ın ismi bir levhaya asılmışsa O’nun ismi yanında hiç bir ismi özellikle yerleştirmemeli (72:18-20). Mescitler topluma açık yerler oldukları için mescitlere gidenler temiz ve güzel giyinmeli. (7:31).
    CENAZE NAMAZI / DUASI
    Cenaze namazı olarak bilinen dua, bir namaz değil aslında. Dileğe bağlı bir duadır. Allah’a ortak koşmadan ölmüş olanları hayırla anıp geride kalmış yakınlarına destek verme amacını güder (9:84).
    ABDEST
    Namaz kılmak için abdestli olmak gerekir (4:43; 5:6). Yüzler, eller yıkanır, başlar meshedilir, ayaklar da topuklara kadar. Ayetlerdeki ifade, ayakların hem yıkanabileceği ve hem meshedilebileceği biçiminde anlaşılır (nitekim bunu bir önceki cümleyle yansıtmaya çalıştık). Böylece, duruma ve iklime göre bize serbesti tanınır. Abdesti sadece cinsel ilişkide bulunmak ve tuvalet ihtiyacını gidermek bozar; Kanamak, kadınlarla tokalaşmak ve kadının adet görmesi abdesti bozmaz ve namaza engel olmaz (5:6; 2:222). Su bulunmazsa, namaza zihinsel olarak hazırlanmak için temiz bir zemine dokunularak eller ve yüz meshedilir (5:6).
    GİYİM
    Namaz için örtünme diye bir koşul yoktur. Odasında kendi başına veya eşiyle birlikte namaz kılan biri dilerse şortla çıplak olarak namaz kılabilir. Allah bizi elbiselerimize göre değerlendirmez ve bizim saklamaya çalıştığımız organları yaratan ve çalıştıran da kendisi olduğundan onları görmekten mahcup olmaz. Adem ve Havva’nın cennetteki tavırları (çıplaklıklarını saklamaya çalışmaları), kurallara uymayarak bedenlendikleri için, suçluluk psikolojisiyle gösterdikleri bir refleksti. Aradan milyonlarca yıl geçmiş ve bu suç herkese ayan beyan olmuştur!
    Ayrıca, örtü olarak kullanılan pamuk, yün, naylon gibi nesnelerin çıplak vücutları meleklerden gizleyeceği biçimindeki yaygın inanış da temelsiz. Bizim çıplak vücudumuz meleklerin umurunda bile olmaz. Kaldı ki, banyolardan veya yatak odalarından melekler kaçmaz.
    Onlar her an bizim hizmetimizdedirler ve yaptıklarımızı her an kaydetmektedirler. Ayrıca, namazda muhatabımız melekler değil, Allah’tır. Örtünme toplumsal bir gereksinme olup kişiyi cinsel ve duygusal ilişkilerde diğerlerinden koruma amacını güder. (7:26,31; 24:31; 33:59).

    KIBLE
    Namaz için İbrahim Peygamberin yeniden kurduğu Kutsal Mescide yani Kabeye yönelmeli (2:125, 143-150; 22:26). Yolculuk anında kıbleye dönme koşulu ihmal edilebilir (2:115).
    REKAT SAYISI
    Kuran namaz için belli bir rekat sayısı bildirmeyerek serbest bırakıyor. Normal koşullarda Rekatlerin minimum 2 rekat olduğu tartışılabilir (4:101-103). Cuma günü kılınan öğlen namazının sadece iki rekat olması ilginçtir. Bu namaz her hafta topluca tekrarlandığı için rekat sayısına ekleme yapılamamıştır. Cuma günü kılınan öğlen namazı dışında, cemaatle kılınmayan namazların rekat sayıları çeşitli biçimlerde zamma uğramış olabilir. Namazın kaç rekat kılınacağı kişinin durumuna ve koşullara bağlıdır. Toplu namazlarda namazı iki rekatle sınırlandırmak daha uygundur.
    MEKANİĞİ

    Namazı ayakta durarak kılmaya başlamalı (2:238; 3:39; 4:102) ve özel durumlar hariç durulan yerden hareket edilmemeli (2:239). Namazda eğilerek yere kapanmalı (ruku ve secde) böylece Allah’a teslimiyet fiziksel olarak da bildirilmeli (4:102; 22:26; 38:24; 48:29). Herhangi bir korku durumunda ayakta durma ve eğilerek yere kapanma koşulu aranmaz (2:239).

    OKUMA

    Namazda okuduğumuz sure ve duaların anlamını namaz anında bilmeli ve Allah ile konuştuğumuzun bilincinde olmalıyız (sure ve duaların anlamlarını öğrenmeliyiz) (4:43). Namazları saygı içerisinde kılmalı (23:2). İhtiyacımıza ve içinde bulunduğumuz duruma uygun olarak Allah’ın herhangi bir ismini (sıfatını) zikredebiliriz (17:111). Namazda Allah’tan başkasını anmak namazın amacıyla çelişir (6:162; 20:14; 29:45). Namazda Allah’ı anmalı, düşünmeli, yüceltmeli, tesbih etmeli, tevbe etmeli ve sadece O’ndan yardım istemeli (1:1-7; 20:14; 17:111; 29:45; 2:45). Fatiha suresi baştan sona Allah’ı muhatap alan bir dua niteliğinde olan biricik sure olup değişik dilleri konuşanların topluca namaz kılabilmelerini sağlayabilmesi açısından uygundur (62:9-11; 4:101-103). Fatiha suresinden sonra ilave olarak ayrıca bir sure daha okunabilir. Namazlarda sure ve duaları orta bir sesle okumalı. Sure başlarındaki besmeleler okunmalı, namazlar ne özellikle gizlenmeli ne de gösteriş amacıyla açıkta kılınmalıdır (17:111). Toplu namaz kılınırsa, namaza önderlik eden kişinin orta bir ses tonuyla okuduğu sure ve dua dinlenmeli (7:204; 17:111). Otururken “Tahiyyat-Salli-Barik” denilen duaları okumamalı; zira bu dualar Muhammed Peygamber sanki herşey nazır ve hazır bir tanrıymış gibi bir hitap içermekte ve Allah’tan başkalarını anmaktadır. İlla bir şey okunmak dilenirse, Allah’ın birliğine şehadet getirilebilir veya herhangi bir dua yapılabilir. Namazda otururken Kunut Dualarını ve Rabbena duasını okumak, Tahiyyat-Salli-Barik dualarını okumaktan anlam itibariyle daha uygundur.

    NAMAZ SONRASI

    Namazları oruç gibi kazaya bırakmak ve sonradan kaza namazı olarak kılmak diye bir şey olmayıp belli vakitlerde yerine getirilmeli (4:103). Namazdan sonra Allah’ı anmaya ve zikretmeye devam etmeli (4:103).

    BİDATLER (EKLEMELER-ÇIKARMALAR)

    Öğlen namazı, ikindi namazı adı altında mükerrer olarak ikinci kez kılınmaktadır. Aynı şekilde akşam namazı da yatsı namazı adı altında mükerrer olarak ikinci kez kılınmaktadır. Kuran’da ikindi ve yatsı vakti geçmez. Günün tam ortasından başlayıp güneş batıncaya kadar devam eden ve ikindi diye bilinen öğlenden sonraki akşamdan önceki zamanı da kapsayan zaman dilimine Öğlen denilmektedir. Aynı şekilde güneş battıktan sonra, yatsı denilen zamanı da kapsayacak şekilde güneşin doğmasına, yani imsak vaktine kadar geçen zaman dilimine akşam denilmektedir. Zaten ikindi denilen zaman dilimi öğlenin son vakitleri, yatsı denilen zaman dilimi de akşamın son vakitleridir. Ayrı bir zaman dilimi değildir. Kuran’dan ikindi diye anlaşılan namaz aslında öğlen namazıdır. Yine aynı şekilde Kuran’dan yatsı diye anlaşılan namaz akşam namazıdır. Kuran dikkatle incelendiğinde bu sonuca varıldığı açıkça görülecektir.

    Aslında öğlen ve akşam namazı olan ve sevap amaçlı kılınan ikindi ve yatsı namazlarını farklı ve ayrı namazlarmış gibi farzlaştırmak, Öğlen ve ikindi ile akşam ve yatsı namazlarını bazen veya her zaman cem etmek suretiyle birleştirmek (şii dünyasında ve bazı sünni kesimde yapılan bu uygulama ile yapılan, aslında namazları zaten üç vakitte kılmaktır), kaçırılmış namazları kaza etmek, Allah’ın emrettiği ve ilk insandan bu yana kılınagelen, bütün peygamberlerin, İsa Peygamberin, Musa Peygamberin, Muhammed Peygamberin de kılmış oldukları üç vakit olan orijinal namazlara sonradan eklenen fazladan bidatlerdir.

    Camide, mescitte veya herhangi bir yerde ikindi namazı kılan cemaatle imama uyarak, öğlen namazına niyet edilerek kılınan namaz öğlen namazı olur. Aynı şekilde yatsı namazı kılan cemaatle imama uyarak, akşam namazına niyet edilerek kılınan namaz akşam namazı olur. İkindi ya da yatsı diye ayrı bir vakti olan, ayrı bir namaz yoktur.

    Güneşin sabah imsak (fecr) vaktinde doğmasıyla başlayan ve öğlene kadar devam eden zamana (Sabah – Fecr), güneşin gökyüzünde tam ortadayken başlayan ve akşama kadar devam eden zamana (Öğlen – Vusta) ve güneşin batmasıyla başlayan, ertesi sabah güneşin tekrar doğmasına kadar devam eden zamana (Akşam – İşa) tanımlaması yaparak; namaz vakitlerini kolaylık için tamamen güneşe duyarlı halde kodlayan, inananları karmaşık hesaplara, takvimlere, saate ve zamana bağlı olmaktan kurtararak, bütün enerjilerin kaynağı olarak yarattığı güneşe uyumlu bir şekilde zamana serbestçe hakim hale getiren, namaz vakitlerini akla ve hayatın olağan akışına uygun ve net bir şekilde tasarlayan ve yaratan Allah’ın şanı yücedir.

    Sevap amaçlı her zaman kılınabilecek olan nafile (serbest) namazları katagorize etmek suretiyle, vacip, sünnet, teravih, bayram, kuşluk, istihare, teheccüd namazı gibi isimlerle farklı bir namaz çeşidi olarak kılınmasını öngörmek, namaz kıldırma memurluğu (imamlık) diye bir meslek icad etmek, kadınların namazda önderlik etmesini yasaklamak, otururken Et-tahiyatu duasını okumak ve bu duada Peygambere ikinci şahıs olarak seslenmek, eller ve parmakların yeri konusundaki detaylarla meşgul olmak, namazdan önce ağzı misvaklamanın, sarık veya terlik giyilmesinin daha sevap olacağına inanmak gibi nice kurallar ve inançlar, hadis, sünnet ve mezhepler yoluyla Muhammed Peygamberden daha sonra Kuran’ı ve aklı devre dışı bırakarak bilinçsizce dine eklenen bidatlerdir.

    ORUÇ – HAC – ZEKAT

    21 Haziranda “Yaz Gündönümü” ile başlayan Ramazan Orucu 21 Temmuza kadar 30 gün sürer (2:183-187). Yine 21 Haziranda “Yaz Gündönümü” ile başlayan ve 21 Haziran ile 21 Eylülde “Güz Gündönümü”nün başlamasıyla biten ve en az 2 gün olması gereken, Mekke Vadisindeki Kabenin ziyareti ise 3 ay devam eder. (2:196-203)

    Maddi manevi olarak gönülden yardım etmek anlamına gelen zekat; hediye, bağış, vergi olarak verilir. (9:60)
    98- BEYYİNE / KANIT SURESİ

    Rahman, Rahim Allah’ın ismiyle. Kitap halkının inkârcıları ve putperestler, kendilerine açık delil/kanıt gelmesine rağmen yollarını terketmezler. Allah’ın bir elçisi kendilerine arındırılmış/temizlenmiş sahifeler okuyor. Onda dosdoğru öğretiler vardır. Gerçek şu ki, kendilerine kitap verilmiş olanlar, ancak onlara açık delil geldikten sonra ayrılığa düştüler. Oysa onlardan, dini sadece Allah’a ait kılan tektanrıcılar (monoteist) olarak O’na hizmet etmeleri, namazı gözetmeleri ve zekatı vermeleri istenmişti. İşte dosdoğru din budur. Kitap halkının inkârcıları ve putperestler, cehennem ateşinin içindedirler ve orada kalıcıdırlar (kafirler/gerçeği örtenler ikinci bir ölümle/yokoluşla cezalandırılacaktır). Onlar, yaratıkların en kötüsüdür. Gerçeği onaylayıp erdemli davrananlar ise yaratıkların en iyisidir. Rab’leri katındaki ödülleri, içinden ırmaklar akan bahçelerdir. Orada ebedi olarak kalacaklardır. Allah onlardan hoşnut olmuş, onlar da O’ndan hoşnut olmuşlardır. Rabbine saygı gösterenin ödülü işte böyledir.

    28:88 Her şey fani olacak, ancak Celâl ve İkram sahibi Rabbinin zatı Bâki kalacaktır.

    51:56 Cinleri ve insanları ancak beni bilmeleri ve bana ulaşmaları için yarattım.

    Bilinmeyi dileyerek evreni, melek, cin ve insanı yaratan Allah’a ulaşarak, Allah’ta baki kalmaya andolsun…

    Turan Sır
    Telefon : 0532 474 59 63
    İnternet : bilgedenetim@msn.com

  15. seyit dedi ki:

    islam öncesi tavaf ne gezer aptal yazar. kuranın indirilmesiyle kabe hasıl oldu islamın var olmasıyla kabe hasıl oldu. islamiyetten önce orası dağın başıydı. senin kafan gibi taştı yani

  16. karaca dedi ki:

    sayın seyit
    size tarih bilginizi yenilemenizi öneririm
    kabe islamdan önce de vardı siz kuranı okumamışsınız
    Adem peygambere gider başı
    zamanla toprak altında kalmış zamanla açığa çıkarılmıştır.
    konu hakkında kuranda bilgiler var okumadığınız anlaşılıyor
    kuranı tekrar okuyun ve anlayın.

  17. sencer dedi ki:

    Bu nasıl bir rezilliktir.

  18. sencer dedi ki:

    Allahi alet ettiğiniz şeylere bak.

  19. sencer dedi ki:

    İslam bu tür sapkiliklari men eder. Fotosop la islami karalama çabalarınız nafile.

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s