YUNUS EMRE ve TASAVVUF

Yunus Emre, vahdet-i vücut (varlığın birliği) öğretisine ulaşan bir tasavvuf felsefi yorumunu benimsemiştir. Vahdet-i vücut felsefesine göre ; “Tanrıdan başka varlık yoktur. Var olan her şey onun çeşitli biçimlerde görünmesidir”.


Yunus Emre şiirlerinde insan, Tanrı, varlığın birliği, sevgi, yaşama sevinci, barış, ölüm, olgunluk, alçakgönüllülük gibi konuları dillendirmiştir. Bütün bu kavramları insanların anlayabileceği sözcüklerle yalın bir şekilde belirtmiştir.

Yunus Emre’ye göre insan bir sevgi varlığıdır. Yunus Emre sevgiyi Tanrı ve onun yarattığı tüm varlıklara karşı diye yorumlar. “Yaratılanı severiz yaratandan ötürü”. Sevginin amacı yüce yaratıcıyla bütünleşmektir. Sevginin olduğu yerde öfke, kırgınlık, kızgınlık olmaz. Sevginin değerini yalnız seven bilir. Sevmek bilgelik, emek, olgunluk ister. Tanrı ışığından mahrum kalmış bir gönülde sevginin yeri yoktur. Bütün varlıkları  birbirine bağlayan, onları tanrısal evrene yönelten sevgidir. Yaşamak belli nesnelerle  sahip olmak, sadece gelip geçici varlıklar edinmek için çırpınmak değildir. Böyle bir yaşam biçimi insanı sevgiden dolayısıyla yüce yaratıcıdan uzaklaştırır.

Yunus Emre’ye göre gerçekte ölüm yoktur. Ölüm ruhun bedenden ayrılıp yaratıcısına dönmesidir. Bu nedenle ölüm ruhla beden arasında bir ayrılıktır. Yunus Emre’yi anlamak, ondaki derin sevgiyi çözmek günümüzde yaşanan sorunları da çözmek anlamına gelir.

Tevrat ile incili, Furkan ile Zeburu,

Bunlardan beyanı, cümle vücudda bulduk.

Yunusun sözleri hak, cümlemiz dedik saddak,

Kanda istersen anda HAK, cümle vücudda bulduk.

Alemdeki varlıkların oluşumu her an devam etmektedir. Tanrı katında zamanın ve mekânın bir anlamı yoktur ; Tek bir an vardır ve o an devr-i daim ederek , Allah’ın kudret ve iradesine göre şekillenmektedir.. Başlangıç ve bitiş zamanı aynıdır. Oluşlar noktanın sürekli deveranıdır.

Var oluş konusunda üç durum söz konusudur ;
Birincisi mutlak varlıktır. “Var olmak” kendisidir. Onun yüce zati sıfatıdır.. İkincisi mutlak yokluktur. Sadece mutlak varlığın bilinmesi için mefhum olarak ortaya çıkarılmış durumdur. Yoktur..
Üçüncüsü mümkünattır yani mevcudattır. Varlık verilenlerdir ki ; var olabilirde, var olmayabilirde.. Bu mevcudatın varlığı, kendinden menkul değil, varlığını verene aittir..

Bu mevcudatın iki yönü söz konusudur.
Birincisi, varlıktan gelen ve ona ait olan varlık yönüdür.
ikincisi ise, varlığı kendinden olmamakla, kendisine ait olan hiçlik – yokluk – çirkinlik – ayıp – terslik yönüdür.

Bu mevcudatın benzeri, eşi , dengi veya zıddı olur. Bu mevcudat, mümkünattır. Yani var olmasıda , olmamasıda mümkündür. Varoluş NOKTA ile başlar.Bu nokta herşeyin içinde olduğu tohum anlamında olduğu gibi; Mutlak varlığın bilinmesi için, ortaya çıkarılan YOKLUK anlamındadır. Mevcudatın tümü, içinde yokluk mefhumu olan noktadır. Nokta, tüm mevcudatın-varlık verilenlerin kendisi ve özetidir. İlmin başı noktadır. Nokta konulmuştur ki bununla varlık (vücud) bilinsin. Herşeyin izahı-beyanı bu noktada mevcuttur. İlim şehrinin tanıtımı burdadır. Yokluğun ortaya çıkarılması , varlığın bilinmesi içindir. Çünkü bu boyutta (mevcudat içinde) her anlam karşıtı ile bilinir. Tasavvufta nokta, ahadiyete işaret eder. Vahidiyetin batını AHADİYET, zahiri RAHMANİYET’tir. Ne dün vardır ne de yarın! Evren her an oluş halindedir. “O her an yeni bir ilahi tasarruftur..

Varlıkların özünde Allah olunca, tabiatta iyi-kötü, hayır-şer olamayacağı gibi, ölüm diye bir şey de yoktur. Var olmak ve yok olmak aslında bir değişimdir. Varlık ve yokluk da bize göredir. Gerçek anlamda ölüm yoktur.

Koğıl ölüm endişesin, Aşıklar ölmez bakidir

Ölüm aşıkın nesidir cun nur-u ilahidir

Ölümden ne korkarsın çünkü hakka yararsın

Bil ki ebedi varsın, Ölmek fasid işidir

***

Kal u bela denmeden, Kadimde bile idik

Biz bir uçar kuş idik , vücut can budağıdır

Yunus beşaret sana, gel derler dosttan yana

Ol kimseye ol ana KULLUN YERCİ aslıdır

Yunus, evrenle kaynaşmıştır, her nereye baksa orada Hak’kı müşahade eder. Orada son derece dinamik, canlı, sürekli bir oluş vardır. O oluşa katılma, Allah’ın tecellilerini bir başka gözle görmektir.Evrende asıl olan aşktır, sevgidir. Aşkın kaynağı Allah katındadır ve oradan bir parça aşk bütün evrenlere yayılmıştır.  Allah’ın oluşu idare eden sevgisi bütün varlık ve olaylarının en içine, onu karakterize edecek şekilde yerleşmiştir.

Varlıkların ve olayların gerçek anlamına, oradan evrenin anlamına ve Allah gerçeğine ulaşmak için, her şeyin özüne doğru gidilmelidir. “Fenâ mertebesi”ne ulaşan mutasavvıf, ancak o mertebede kendisini Allah’ın halifesi gibi görüp bütün oluşa, Allah’ın bu evren ve evrendeki varlıklara çizdiği boyutlar içerisinde, ama bütün zaman ve mekânlarda, bütün varlık katmanlarında ve hallerinde katılır. Nihayet, “sonun başlangıçla birleştiği safha”ya geçilir.
O Makam zaman  ve mekanın olmadığı hiçlik , yokluk makamıdır ki ,orada sadece Allah vardır.

Anlaşılır ki bilinen tüm mekan ve zamanlar izafi ve zan imiş sadece tek bir “An” varmış.

“Sadece Allah vardı başka hiçbir şey yoktu işte bu an da o andır”  Hz Ali.

Sadece O vardı. Bilinmeyi istedi bunu sevgiyle varlık hâline getirmeye karar verdi ve uyguladı. Bütün âlem, maddesi ve mânâsıyla var oldu. Mekânın yaratılışıyla zaman da yaratılmış oldu.

Kimileri bu­na genesis, kimileri sûdur, kimileri de  Big Bang dedi. Bu ilk ortaya çıkış belli bir yerde olmadı, çünkü ondan evvel mekân yoktu; belli bir zamanda da olmadı, çünkü ondan evvel zaman yoktu. Bu se­bepledir ki, bizim ölçülerimize göre değer­lendirmek için zihnimizi zorlarsak, varoluşum her yerde ve her zaman oldu, olmakta ve olacak; Big Bang  bitmedi, bit­meyecek, tâ ki varlıkların  farklılıkları bitip de her şey aynı hâle gelinceye kadar..

Bâzıları bu farklılıkların azalması, her şeyin sürekli dağılıp gitmesi olayına entropi der. Çünkü var oluş ancak farklılıkla, izafiyetle mümkün ve farklılıklar orta­dan kalkınca ne zaman kalacak, ne de mekân. Bâzıları bu mukadder hadiseye kıya­met der; ne zaman kopacağı sorulduğunda “ölçü­lemeyecek kadar u­zun bir süre sonra” cevabını verirler, çünkü o olduğunda ölçü­lecek zaman kalmayacaktır.. Üstelik Big Bang de, kıyamet de hep var olmakta. Bütün madde ve mânâ âlemi her an yeniden yok olup varlığa kavuşmakta. Böyle olduğu için de mâzî, hâl ve âtî hep aynı, O hepsini biliyor ve her şey zâten O’nda.

Kimileri “yaratılışa ne gerek var­dı, O’nun ihtiyacı mı vardı?” diye sordular. Kimileriyse “Yaratıcı varsa onu kim yarattı?” diye sordu zaman zaman. Halbuki yaratılış kaçınıl­mazdı, çünkü bütün bu olup bitenler, O cevherin, O kaynağın  taşması, bir yansıması sâdece; gerçekte ne yaratılış var,  ne yaratan ne de yaratılan.. Zâten her şey O! Bu mutlak gerçeği kâlbinde hisseden Hallâc-ı Mansûr’u yaşadığı ruh hâlini konuşma lisanının kifayetsizliği içinde dile getirdi diye , din-i dar olanlar yaktılar.

Bir sakiden içtik şarap, Arştan yüce meyhanesi
Ol sakinin mestleriyiz, canlar onun meyhanesi
Bir meclistir meclisimiz, anda ciğer kebap olur
Bir şemdir burda yanan, güneş onun pervanesi


***

Aşk oduna yananların, Kulli vücudu nur olur
Ol od bu oda benzemez, hiç belirmez zebanesi
Ondaki mest olanların, “Enel hak” tır sözleri
Hallac Mansur gibidir en kemine divanesi


***


Ol meclisin bekrileri, şol şah-ı Edhem gibidir
Belh şehrinde yüzbin ola her guşede viranesi
Yunus bu cezbe sözlerin cahillere söylemegil
Bilmezmisin cahillerin nice geçer zamanesi

Yunus , insanın ruh olarak evren kurulmadan önce Tanrı ile beraber olduğunu belirtir;

“Bu cihana gelmeden sultan-ı cihanda idim
Sözü gerçek hükmü revan ol hükm-i sultanda idim
Halayık bunda gelmeden gökler melaik dolmadan
Bu mülke bünyad olmadan mülkü yaradanda idim”

Yunus yere, göğe sığmayan Tanrıyı insanda bulur ;

“Bu tılsımı bağlayan, cümle dilden söyleyen
Yere göğe sığmayan, girmiş bu can içinde
Baştan ayağa derin Hak’tır seni tutmuş
Hak’tan ayrı ne vardır, kalma güman içinde

Yunus artık tasavvufun sırrını açıklamaktan çekinmez olur;

“Tanrı kadim, kul kadim, ayrılmadım bir adım
Gör kul kim, Tanrı kimdir, anla ey sahib-kabul”

Tasavvufi  Tanrı anlayışının kavranamaması İsa’yı çarmıha, Hallac-ı Mansur’u darağacına göndermiştir.Öyle ki İsa’nın Tanrı tanımlarını İncil yazarları dahi anlayamamış, İsa’nın Tanrı olduğu, Tanrı’nın oğlu olduğu ve teslis gibi kavramlarla, gerçek anlamından saptırmışlardır.

Onsekizbin alemin cümlesi BiR içinde
Kimse yok BiR den ayruk, söylenir BiR içinde
Cümle BiR onu BiRler, cümle ona giderler
Cümle dil onu söyler, her BiR tebdil içinde.

Kainatın ve tüm varlıkların Tanrıdan türediği, tüm varlıkların özünde Tanrıdan bir nur, bir ışık olduğu, insanın beden ve nefs yükünden bağımsız hale gelebildiğinde geriye Tanrı özünün kaldığı gerçeğini kavrayamamışlardır. Onu Hululiye mezhebindeki “Tanrının insan suretinde görünmesi” inancı ile ilgisi yoktur. Bu anlayışın tasavvufta yeri yoktur.

Ben bunda seyr eder iken, aceb sırra erdim ahi
Bir siz dahi sizde görün, dostu bende gördüm ahi
Bende baktım bende gördüm, benim ile BiR olanı
Suretime can vereni, Kimduğini bildim ahi.

İlahi özde  saptırıcı ayırımlar yoktur. İlahi öz birleştiricidir ve bütün ayırımları ortadan kaldırır. Yolu sevgiden geçen herkes bir gün bir yerde buluşur.

“İkilikten usandım
birlik hanına kandım”.

“devşiriben ikiliğim
birliğe yetmeye geldim”.

“Hak cihana doludur
kimseler Hakkı bilmez
Onu senden iste
O senden ayrı olmaz”.

“Hem batınım hem zahirim
hem evvelim hem ahirim
hem ben O’yum hem O ben’im
hem o kerim-ü han ben’im”.

“tevhid imiş cümle alem
tevhidi bilendir adem
bu tevhidi inkar eden
öz canına düşman imiş”.

Şeriatte ibadet aldatıcı bir kurumdur. Kişinin özünü, ruhunu eğitici değildir.   İnsanın özünü, ruhunu eğitici ibadetin yerini biçimsel ibadet almıştır. Adeta diyebiliriz ki biçimsel ibadet şeriatın merkezindedir. Gerçek tanrı evi ibadethaneler değil insan kalbidir, gönlüdür ve bütün tapınaklar birer kuru yapı olmaktan öteye geçemez. Oysa insan gönlünde bütün tanrısal özellikler ışır.

Yıkılmadıkça  bu medreseler, bu minareler
Kalenderlik gelişemez hiç bir zaman
İman küfür olmadıkça küfürde iman
Olamaz bir tanrı kulu gerçek müslüman.

Reklamlar
Bu yazı Felsefe içinde yayınlandı ve , , olarak etiketlendi. Kalıcı bağlantıyı yer imlerinize ekleyin.

One Response to YUNUS EMRE ve TASAVVUF

  1. murat yücel dedi ki:

    Sonra da Türklerde felsefe yok deniyor. Yeterince kafa karıştırıcı olmadığı için, “anlıyoruz ayağı”na büyük sayılmayan bir mutasavvıf görüyoruz. En büyük Türk düşünürü ve insanlığın bir zirvesi. Zamanı ve mekanı aşan bir halk felsefesi.

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s