ATEİZM DERNEĞİ KURULDU

TÜRKİYE’DE BİR İLK GERÇEKLEŞTİ

ate

“Tarihte Bugün” sayfalarında artık 16 Nisan 2014 notları arasına “Türkiye’de ilk ateizm derneği kuruldu” ibaresi de yer alacaktır.
Bu çok önemli tarihsel bir girişimdir. Sadece Türkiye’nin değil Ortadoğu’nun ilk ve tek ateist derneğidir çünkü. Tahammülsüzlüğün had safhada olduğu bir bölgede böyle bir girişimde bulunmak yürek isteyen bir işti. Derneğin kurucuları en başta bu yürekliliklerinden dolayı kutlanmayı hak ediyorlar.

Dernek “Artık yalnız değilsiniz” sloganıyla yola çıktı. Sırf ateist olduğu için, “Ben inanmıyorum” dediği için, yazdığı bir yazıda dinleri eleştirdiği için “dine hakaret” bahanesiyle mahkemelere düşen ateistlerin yanlarında olacaklarını ve hukuki destek vereceklerini açıkladılar.

Ateizm Derneği’nin kuruluşu büyük yankı uyandırdı. Daha ertesi günü gazetelere konu oldular, tv’lere davet aldılar. Birçok tv’de röportajlara katıldılar ve amaçlarını anlattılar.

Dernek merkezi İstanbul Kadıköy’de. Kurucular derneğin sadece ateistlere değil, herkese açık olduğunu ifade ediyorlar. Siyasetle kesinlikle ilgilenmeyeceklerini, din eleştirisi yapmayacaklarını, sadece ateizmi temsil edeceklerini ve yanlış tanıtımlara, yalan ve iftiralara yanıt vereceklerini söylüyorlar. İlgilenecekleri önemli konulardan birinin ise ölen ateistlerin Müslüman-Hristiyan mezarlıklarına gömülmemesi ve isteyenlere krematoryum sağlanması olduğunu belirtiyorlar.

Demokratik bir ülkede olması gereken bir yapı. Ama daha ilk günlerden gericilerin tahammülsüzlüğü başladı ve Milli Gazete’de manşet oldular. Söylemleri çarpıtılmaya çalışıldı. Alışacak ve zamanla hazmedecekler, tüm farklı inanç ve görüşlerle bir arada yaşamayı içlerine sindirmek zorunda kalacaklardır. Ateist olmasak da haklı mücadelelerinde yanlarında olacağımızı belirtiyor, dernek kurucularına başarılar diliyoruz.

GÜNCELLEME:

2. dernek de kurulmuş. Ateistler Derneği (Ateder)

O da Kadıköy’de…

https://www.facebook.com/photo.php?fbid=1413771662228375&set=a.1411723222433219.1073741828.1411680052437536&type=1&theater

Reklamlar
Bu yazı Din içinde yayınlandı ve , , olarak etiketlendi. Kalıcı bağlantıyı yer imlerinize ekleyin.

22 Responses to ATEİZM DERNEĞİ KURULDU

  1. Serter dedi ki:

    Var yada yok ‘a inanmak mevzu değil “tek var benim inandığım gibidir” demek sorun.Bir dindar olarak hiçbir ateist arkadaşıma neden böyle düşünüyorsun yanlış yoldasın demedim. Girişimi bende kutluyorum inşallah çelişik oldukları Varlık ve yokluk keşmekeşinden tez zamanda kurtulurlar 🙂

    • dünya insanı dedi ki:

      . inanır inanmaz herkesin kendi vijdanı .. beni ilgilendirmez… yeter ki karşılıklı hakaret olmasın… ama serter arkadaşımın bu temennisine de katılmamak elde değil.. (inşallah çelişik oldukları Varlık ve yokluk keşmekeşinden tez zamanda kurtulurlar.)

      • candost neşeci dedi ki:

        sayın serter ve dünya insanı siz bizi açıklamalarınızla tatmin ettinizde biz yokmu dedik bu keşmekeşeye kurabiye canavarı sizi ıslah etsin 😀

    • Abdullah dedi ki:

      SORU: Ulûm-u felsefiyenin vekâleti namına nefsim dedi ki: «Bu kâinattaki eşyanın, tabiatiyle bu mevcudata müdahaleleri var, her şey bir sebebe bakar. Meyvayı ağaçtan, hububatı topraktan istemeli. En cüz’î, en küçük bir şeyi de Allahtan istemek ve Allaha yalvarmak ne demektir?

      CEVAP(Risale i Nur dan tarihçe i hayat 11.rica ortaları) :
      O vakit Nur-u Kur’ân ile, sırr-ı tevhid şu gelecek suretle inkişaf etti. Kalbim o mütefessif nefsime dedi: En cüz’î ve en küçük şey, en büyük şey gibi doğrudan doğruya bütün kâinat hâlikının kudretinden gelir ve hazinesinden çıkar. Başka suretle olamaz! Esbab ise, bir perdedir. Çünkü, en ehemmiyetsiz ve en küçük zannettiğimiz mahlûklar, bazan sanat ve hilkat cihetinde en büyüğünden daha büyük olur. Sinek, tavuktan sanatça ileri geçmezse de, geri de kalmaz. Öyle ise, büyük küçük tefrik edilmeyecek; ya bütünü esbab-ı maddiyeye taksim edilecek veyahut bütünü birden bir tek zâta verilecektir.
      Birinci şık
      muhal olduğu gibi, bu şık vâcibdir, zarurîdir. Çünkü bir tek zâta, yâni bir Kadîr-i Ezelîye verilse, madem bütün mevcudatın intizamat ve hikmetleriyle vücudu kat’î tahakkuk eden ilmi her şeyi ihata ediyor ve madem ilminde her şeyin miktarı taayyün ediyor ve madem bilmüşahede her vakit hiçten, nihayetsiz suhuletle nihayetsiz sanatlı masnular vücuda geliyor ve madem o Kadîr-i Alîmin, bir kibrit çakar gibi «Emr-i Kün Feyekûn» ile hangi şey olursa olsun icat edebildiğini, hadsiz kuvvetli deliller ile çok risalelerde beyan ettiğimiz ve hususan «Yirminci Mektub» ve «Yirmi Üçüncü Lem’a» nın âhirinde isbat edildiği gibi, hadsiz bir kudreti var… Elbette, bilmüşahede görülen harikulâde suhulet ve kolaylık, o ihata-i ilmiyeden ve azamet-i kudretten geliyor.
      Meselâ:
      Nasıl ki göze görülmeyen eczalı bir mürekkeple yazılan bir kitaba, o yazıyı göstermeye mahsus bir ecza sürülse, o koca kitab, birden her bir göze vücudunu gösterip kendini okutturur; aynen öyle de; o Kadîr-i Ezelînin ilm-i muhitinde, her şeyin suret-i mahsusası bir miktar-ı muayyen ile taayyün ediyor. O Kadîr-i Mutlak «Emr-i Kün Feyekûn» ile, o hadsiz kudretiyle ve nâfiz iradesiyle, o yazıya sürülen ecza gibi, gayet kolay ve suhulet ile kudretin bir cilvesi olan kuvvetini, o mahiyet-i ilmiyeye sürer, o şeye vücud-u harîcî verir, göze gösterir, nukuş-u hikmetini okutturur.
      Eğer bütün eşya birden o Kadir-i Ezelîye ve Alîm-i Külli Şey’e verilmezse; o vakit sinek gibi en küçük bir şeyin vücudunu dünyanın ekser nevilerinden hususî bir mizan ile toplamak lâzım gelmekle beraber; o küçücük sineğin vücudunda çalışan zerreler, o sineğin sırr-ı hilkatini ve kemal-i sanatını bütün dekaikiyle bilmekle olabilir.
      Çünkü: Esbab-ı tabiîye ile esbab-ı maddîye, bilbedahe ve umum ehl-i aklın ittifakiyle, hiçten icat edemez. Öyle ise, herhalde onlar icat etse, elbette toplayacak. Madem toplayacak, hangi zîhayat olursa olsun, ekser ânâsır ve envaından nümuneler içinde vardır. Adeta kâinatın bir hülâsası, bir çekirdeği hükmündedir. Elbette o halde bir çekirdeği bütün bir ağaçtan, bir zîhayatı bütün ruy-i zeminden ince elekle eleyip ve en hassas bir mizan ile ölçüp toplattırmak lâzım geliyor. Ve madem esbab-ı tabiîye cahildir, câmiddir, bir ilmi yoktur ki, bir plân, bir fihriste, bir model, bir program takdir etsin; ona göre mânevî kalıba gelen zerratı eritip döksün; tâ dağılmasın, intizamını bozmasın.

      Halbuki her şeyin şekli, heyeti, hadsiz tarzlarda olabildiği için hadsiz had ve hesaba gelmez eşkâller, miktarlar içinde bir tek şekil ve miktarda sel gibi akan ânâsırın zerreleri dağılmayarak muntazaman, miktarsız, kalıpsız, birbiri üstünde kütle halinde durdurmak ve zîhayata muntazam bir vücud vermek; ne derece imkândan, ihtimalden, akıldan uzak olduğu görünüyor. Elbette kimin kalbinde körlük yoksa görür.

      Evet, bu hakikata binaen:

      اِنَّ الَّذِينَ تَدْعُونَ مِنْ دُونِ اللَّهِ لَنْ يَخْلُقُوا ذُبَابًا وَلَوِ اجْتَمَعُوا لَهُ
      bu Âyet-i Azîmenin (Hâşiye) sırriyle, bütün esbab-ı maddîye toplansa, onların ihtiyarları da olsa, bir tek sineğin vücudunu ve o vücudun cihazatını mizan-ı mahsusla toplayamazlar. Toplasalar da, o vücudun mikdar-ı muayyenesinde durduramazlar. Durdursalar da, daima tazelenmekte olan ve o vücuda gelip çalışan zerratı muntazaman çalıştıramazlar.
      Öyle ise; bilbedahe, esbab bu eşyaya sahip çıkamazlar. Demek sahib-i hakikîleri başkadır.
      Evet, öyle bir sahib-i hakikîleri var ki,

      مَا خَلَقَكُمْ وَلاَ بَعْثُكُمْ اِلاَّ كَنَفْسٍ وَاحِدَةٍ
      (Allahtan başka, bütün çağırdığınız ve ibadet ettiğiniz şeyler toplansalar, bir sineği halkedemezler.)
      Âyetinin sırriyle, bütün zeminin yüzündeki zîhayatı, bir sineğin ihyası kadar kolay yapar. Bir baharı, bir tek çiçek kolaylığında icat eder. Çünkü toplamaya muhtaç değil. «Emr-i Kün Feyekûn» e malik olduğundan ve her baharda hadsiz mevcudat-ı bahariyenin madde-i unsuriyesinden başka hadsiz sıfat ve ahval ve eşkâllerini hiçten icat ettiğinden ve ilminde her şeyin plânı, modeli, fihristesi ve programı taayyün ettiğinden ve bütün zerrat onun ilim ve kudreti dairesinde hareket ettiklerinden, kibrit çakar gibi her şeyi nihayet kolaylıkla icat eder ve hiçbir şey, zerre miktar hareketini şaşırmaz. Seyyarat, mutî bir ordusu olduğu gibi zerrat dahi muntazam bir ordusu hükmüne geçer. Madem o kudret-i ezelîyeye istinaden hareket ediyorlar ve o ilm-i ezelînin düstûrlariyle çalışıyorlar, elbette o eserler, o kudrete göre vücudagelir.
      Yoksa, o küçük, ehemmiyetsiz şahsiyetlerine bakmakla o eserler küçülmez. O kudrete intisab kuvvetiyle bir sinek, bir Nemrud’u gebertir; karınca, Firavun’un sarayını harap eder; zerre gibi küçük çam tohumu, dağ gibi koca bir çam ağacının yükünü omuzunda taşıyor. Bu hakikati çok risalelerde isbat ettiğimiz gibi, nasıl ki bir nefer askerlik vesikasiyle padişaha intisab noktasında, yüzbin defa kendi kuvvetinden fazla bir şahı esir etmek gibi eserlere mazhar olur. Öyle de; her şey o kudret-i ezelîyeye intisabiyle, yüzbin defa esbab-ı tabiîyenin fevkinde mucizat-ı sanata mazhar olabilir.

      Elhâsıl, her şeyin nihayet derecede hem sanatlı, hem sühuletli vücudu gösteriyor ki; muhit bir ilim sahibi olan bir Kadîr-i Ezelînin eseridir: Yoksa, yüzbin muhal içinde, değil vücuda gelmek, belki imkân dairesinden çıkıp, imtina dairesine girecek ve mümkün suretinden çıkıp mümteni mahiyetine girecek ve hiçbir şey vücuda gelmeyecek, belki de vücuda gelmesi muhal olacaktır.

      İşte bu gayet ince ve gayet kuvvetli ve gayet derin ve gayet zâhir bir bürhan ile şeytanın muvakkat bir şakirdi ve ehl-i dalâletin ve ehl-i felsefenin bir vekili olan nefsim sustu. Ve Lillâhilhamd, tam imana geldi ve dedi ki:
      Evet bana öyle bir Hâlik ve Rab lâzım ki, en küçük hatırat-ı kalbimi ve en hafi niyazımı bilecek ve en gizli ihtiyac-ı ruhumu yerine getirdiği gibi, bana saadet-i ebediyeyi vermek için koca dünyayı Âhirete tebdil edecek ve bu dünyayı kaldırıp Âhireti yerine kuracak. Hem sineği halk ettiği gibi, semavatı da icat edecek; hem güneşi semanın yüzüne bir göz olarak çaktığı gibi, bir zerreyi de gözbebeğimde yerleştirecek bir kudrete malik olsun. Yoksa sineği halkedemeyen; hatırat-ı kalbime müdahale edemez, niyaz-ı ruhumu işitemez. Semavatı halketmeyen, saadet-i ebediyeyi bana veremez. Öyle ise benim Rabbim odur ki; hem hatırat-ı kalbimi ıslah eder, hem cevv-i havayı bulutlarla bir saatte doldurup boşalttığı gibi; dünyayı âhirete tebdil edip, Cenneti yapıp, kapısını bana açar. «Haydi gir» der.
      İşte ey nefsim gibi bedbahtlık neticesinde bir kısım ömrünü nursuz felsefî ve ecnebi fünuna sarfeden ihtiyar kardeşlerim!
      Kur’ânın lisanındaki mütemadiyen «LA İLÂHE İLLÂ HU» ferman-ı kudsîsinden ne kadar kuvvetli ve ne kadar hakikatli ve hiç bir cihette sarsılmaz ve zedelenmez ve tegayyür etmez bir
      rükn-ü imanîyi anlayınız ki, nasıl bütün mânevî zulümatı dağıtır ve mânevî yaraları tedavi eder…»

  2. deist dedi ki:

    Hazır başlamışken bir de deizm derneği kurulsa iyi olur doğrusu. 🙂

  3. hakan yılmaz dedi ki:

    merhabalar,elbetteki herkesin inancı kendini bağlar,dinimizde inanmak meşrudur ama inanmayana da zorlama yoktur,zaten zorla inanç kime ne fayda verirki,kuranda sizin dininiz size benim dinim bana demiyor mu,dinde zorlama yoktur demiyor mu?
    benim ateist arkadaşlara sözüm şu,acaba nefsinizmi inanmanıza engel yoksa bilimsel izahlarınız mı var, o zaman 1400 sene önce dünyanın döndüğünü,yuvarlak olduğunu,aya gidileceğini,big bang teorisini,insanların ana rahminde karanlıklar içinde bir damla sudan nasıl yaratıldığını,milyarlarca insanın parmak izlerinin neden değişik olduğunu,1 santimetre kadar yerde milyarlarca değişik model parmak izinin nasıl tesadüfen oluştuğunu,güneşten gelen ışınların eğimindeki düzeni,dünyanın asırlardır saniye şaşmadan düzenli bir şekilde yörüngesinde dönüp durmasını nasıl izah edecekler,
    Ayrıca evrim denen safsatanın bilim adamlarınca çürütüldüğünü bilmiyorlar mı,evrimde neden ara formlar yok,yani sudan yarı balık yarı kuş gibi türler yok,bu örnekleri çoğaltmak mümkündür,herkese hidayetler diliyorum..

  4. ayhan dedi ki:

    Bilimde gelinen son noktaya bakarsak ateizim artık çok çağdışı kalıyor.Bence sizinkisi sosyal bir çatı altında lay lay lom yapmak.Fikirlerinizde bile samimi olduğunuza inanmıyorum.Fakat farlılık yaparak farkılındalık istiyorsanız başarılısınız..Nefesinizde ki O’nun hatrına hidayetinizi diler saygılarımı sunarım

    • ayşe dedi ki:

      Ayhan’a katılıyorum.. Ateistlere saygım var. Herkesin inancı inançsızlığı felsefesi kendini ilgilendirir. Ancak inanmadıkları tanrı’ya bazılarının küfür etmesi ya da tanrı’nın olmadığını kanıtlamaya çalışması bana çağ dışı geliyor..

    • ayşe dedi ki:

      ayhan size katılıyorum.. inşallah çelişik oldukları Varlık ve yokluk keşmekeşinden tez zamanda kurtulurlar.)

      • ayhan dedi ki:

        ‪‎ATEİZM‬ DE, ‪‎PANTEİZM‬ DE GÜNÜMÜZ BİLİMSEL GERÇEKLİĞİNDE GEÇERSİZ DURUMA DÜŞMÜŞTÜR!
        Hayali kavramlar dünyanızdan ‪bilimsel‬ gerçekler dünyasına geçiş belki de çok sarsıcı ve zorlayıcı olacak! Gerçek inkâr edilemiyecek!.
        YAKINDA!

      • ayhan dedi ki:

        Teşekkürederim ayşe..

    • derkan dedi ki:

      Bir Budist de ateisttir. Komunist-Budist ortak tercihi ateizm olmuştur. Sonuçta “semavi din” olarak tesmiye edilen İslamiyet, Nasranilik (Hristiyanlık) ve Musevilik ( diğer semavi dinlerin pek adı yok) sayıca da pek azdır, coğrafya sahipliği de… Sayısal çokluk da bir doğruluk-yanlışlık alameti değildir. İnsanların pek çoğunun inançsız olması da; Allah’ın imalat hatası yaptığı anlamında yorumlanamaz. Amaç herkesin iman etmesi olsa idi; Allah inançsızlara herhalde bir yudum su içirmezdi. Medeniyette ileri gitti denilen toplumlar Semavi Din mensuplarıdır… Ateist toplumlardan oluşan devletler ise; kedi köpek böcek ve daha bilmem ne mahlukla açlıklarını bastırmaya çalışmaktadırlar. İslam topraklarındaki karmaşa ve tutarsızlığı, İslam dinine bağlamaya çalışanlar; ya Hristiyanlığa ya da Museviliğe hizmet ediyor. Ateizme değil… İslam ülkelerinin zaafiyeti; sadece ve sadece diğer semavi din mensuplarına çıkar sağlar. Ateizm, İslamiyeti eleştirirken, Hristiyan savaş makinalarını işlevsel hale getiriyor. Yiyin birbirinizi diyorlarsa; yaşanamaz hale gelecek dünyada, savaşlar ile şu 3-5 günlük hayatı bile kendilerine zehir edecek olan yine ateistler olur… Yangına körükle gitmek yerine fiziksel düzeltmelere yardımcı olmak ve böylelikle sağlıklı ve öfkeden uzak felsefe ortamında kendi düşüncelerini anlatmaya çalışmak daha mantıklı değil mi???

      • Abdullah dedi ki:

        SORU: Ulûm-u felsefiyenin vekâleti namına nefsim dedi ki: «Bu kâinattaki eşyanın, tabiatiyle bu mevcudata müdahaleleri var, her şey bir sebebe bakar. Meyvayı ağaçtan, hububatı topraktan istemeli. En cüz’î, en küçük bir şeyi de Allahtan istemek ve Allaha yalvarmak ne demektir?

        CEVAP(Risale i Nur dan tarihçe i hayat 11.rica ortaları) :
        O vakit Nur-u Kur’ân ile, sırr-ı tevhid şu gelecek suretle inkişaf etti. Kalbim o mütefessif nefsime dedi: En cüz’î ve en küçük şey, en büyük şey gibi doğrudan doğruya bütün kâinat hâlikının kudretinden gelir ve hazinesinden çıkar. Başka suretle olamaz! Esbab ise, bir perdedir. Çünkü, en ehemmiyetsiz ve en küçük zannettiğimiz mahlûklar, bazan sanat ve hilkat cihetinde en büyüğünden daha büyük olur. Sinek, tavuktan sanatça ileri geçmezse de, geri de kalmaz. Öyle ise, büyük küçük tefrik edilmeyecek; ya bütünü esbab-ı maddiyeye taksim edilecek veyahut bütünü birden bir tek zâta verilecektir.
        Birinci şık
        muhal olduğu gibi, bu şık vâcibdir, zarurîdir. Çünkü bir tek zâta, yâni bir Kadîr-i Ezelîye verilse, madem bütün mevcudatın intizamat ve hikmetleriyle vücudu kat’î tahakkuk eden ilmi her şeyi ihata ediyor ve madem ilminde her şeyin miktarı taayyün ediyor ve madem bilmüşahede her vakit hiçten, nihayetsiz suhuletle nihayetsiz sanatlı masnular vücuda geliyor ve madem o Kadîr-i Alîmin, bir kibrit çakar gibi «Emr-i Kün Feyekûn» ile hangi şey olursa olsun icat edebildiğini, hadsiz kuvvetli deliller ile çok risalelerde beyan ettiğimiz ve hususan «Yirminci Mektub» ve «Yirmi Üçüncü Lem’a» nın âhirinde isbat edildiği gibi, hadsiz bir kudreti var… Elbette, bilmüşahede görülen harikulâde suhulet ve kolaylık, o ihata-i ilmiyeden ve azamet-i kudretten geliyor.
        Meselâ:
        Nasıl ki göze görülmeyen eczalı bir mürekkeple yazılan bir kitaba, o yazıyı göstermeye mahsus bir ecza sürülse, o koca kitab, birden her bir göze vücudunu gösterip kendini okutturur; aynen öyle de; o Kadîr-i Ezelînin ilm-i muhitinde, her şeyin suret-i mahsusası bir miktar-ı muayyen ile taayyün ediyor. O Kadîr-i Mutlak «Emr-i Kün Feyekûn» ile, o hadsiz kudretiyle ve nâfiz iradesiyle, o yazıya sürülen ecza gibi, gayet kolay ve suhulet ile kudretin bir cilvesi olan kuvvetini, o mahiyet-i ilmiyeye sürer, o şeye vücud-u harîcî verir, göze gösterir, nukuş-u hikmetini okutturur.
        Eğer bütün eşya birden o Kadir-i Ezelîye ve Alîm-i Külli Şey’e verilmezse; o vakit sinek gibi en küçük bir şeyin vücudunu dünyanın ekser nevilerinden hususî bir mizan ile toplamak lâzım gelmekle beraber; o küçücük sineğin vücudunda çalışan zerreler, o sineğin sırr-ı hilkatini ve kemal-i sanatını bütün dekaikiyle bilmekle olabilir.
        Çünkü: Esbab-ı tabiîye ile esbab-ı maddîye, bilbedahe ve umum ehl-i aklın ittifakiyle, hiçten icat edemez. Öyle ise, herhalde onlar icat etse, elbette toplayacak. Madem toplayacak, hangi zîhayat olursa olsun, ekser ânâsır ve envaından nümuneler içinde vardır. Adeta kâinatın bir hülâsası, bir çekirdeği hükmündedir. Elbette o halde bir çekirdeği bütün bir ağaçtan, bir zîhayatı bütün ruy-i zeminden ince elekle eleyip ve en hassas bir mizan ile ölçüp toplattırmak lâzım geliyor. Ve madem esbab-ı tabiîye cahildir, câmiddir, bir ilmi yoktur ki, bir plân, bir fihriste, bir model, bir program takdir etsin; ona göre mânevî kalıba gelen zerratı eritip döksün; tâ dağılmasın, intizamını bozmasın.

        Halbuki her şeyin şekli, heyeti, hadsiz tarzlarda olabildiği için hadsiz had ve hesaba gelmez eşkâller, miktarlar içinde bir tek şekil ve miktarda sel gibi akan ânâsırın zerreleri dağılmayarak muntazaman, miktarsız, kalıpsız, birbiri üstünde kütle halinde durdurmak ve zîhayata muntazam bir vücud vermek; ne derece imkândan, ihtimalden, akıldan uzak olduğu görünüyor. Elbette kimin kalbinde körlük yoksa görür.

        Evet, bu hakikata binaen:

        اِنَّ الَّذِينَ تَدْعُونَ مِنْ دُونِ اللَّهِ لَنْ يَخْلُقُوا ذُبَابًا وَلَوِ اجْتَمَعُوا لَهُ
        bu Âyet-i Azîmenin (Hâşiye) sırriyle, bütün esbab-ı maddîye toplansa, onların ihtiyarları da olsa, bir tek sineğin vücudunu ve o vücudun cihazatını mizan-ı mahsusla toplayamazlar. Toplasalar da, o vücudun mikdar-ı muayyenesinde durduramazlar. Durdursalar da, daima tazelenmekte olan ve o vücuda gelip çalışan zerratı muntazaman çalıştıramazlar.
        Öyle ise; bilbedahe, esbab bu eşyaya sahip çıkamazlar. Demek sahib-i hakikîleri başkadır.
        Evet, öyle bir sahib-i hakikîleri var ki,

        مَا خَلَقَكُمْ وَلاَ بَعْثُكُمْ اِلاَّ كَنَفْسٍ وَاحِدَةٍ
        (Allahtan başka, bütün çağırdığınız ve ibadet ettiğiniz şeyler toplansalar, bir sineği halkedemezler.)
        Âyetinin sırriyle, bütün zeminin yüzündeki zîhayatı, bir sineğin ihyası kadar kolay yapar. Bir baharı, bir tek çiçek kolaylığında icat eder. Çünkü toplamaya muhtaç değil. «Emr-i Kün Feyekûn» e malik olduğundan ve her baharda hadsiz mevcudat-ı bahariyenin madde-i unsuriyesinden başka hadsiz sıfat ve ahval ve eşkâllerini hiçten icat ettiğinden ve ilminde her şeyin plânı, modeli, fihristesi ve programı taayyün ettiğinden ve bütün zerrat onun ilim ve kudreti dairesinde hareket ettiklerinden, kibrit çakar gibi her şeyi nihayet kolaylıkla icat eder ve hiçbir şey, zerre miktar hareketini şaşırmaz. Seyyarat, mutî bir ordusu olduğu gibi zerrat dahi muntazam bir ordusu hükmüne geçer. Madem o kudret-i ezelîyeye istinaden hareket ediyorlar ve o ilm-i ezelînin düstûrlariyle çalışıyorlar, elbette o eserler, o kudrete göre vücudagelir.
        Yoksa, o küçük, ehemmiyetsiz şahsiyetlerine bakmakla o eserler küçülmez. O kudrete intisab kuvvetiyle bir sinek, bir Nemrud’u gebertir; karınca, Firavun’un sarayını harap eder; zerre gibi küçük çam tohumu, dağ gibi koca bir çam ağacının yükünü omuzunda taşıyor. Bu hakikati çok risalelerde isbat ettiğimiz gibi, nasıl ki bir nefer askerlik vesikasiyle padişaha intisab noktasında, yüzbin defa kendi kuvvetinden fazla bir şahı esir etmek gibi eserlere mazhar olur. Öyle de; her şey o kudret-i ezelîyeye intisabiyle, yüzbin defa esbab-ı tabiîyenin fevkinde mucizat-ı sanata mazhar olabilir.

        Elhâsıl, her şeyin nihayet derecede hem sanatlı, hem sühuletli vücudu gösteriyor ki; muhit bir ilim sahibi olan bir Kadîr-i Ezelînin eseridir: Yoksa, yüzbin muhal içinde, değil vücuda gelmek, belki imkân dairesinden çıkıp, imtina dairesine girecek ve mümkün suretinden çıkıp mümteni mahiyetine girecek ve hiçbir şey vücuda gelmeyecek, belki de vücuda gelmesi muhal olacaktır.

        İşte bu gayet ince ve gayet kuvvetli ve gayet derin ve gayet zâhir bir bürhan ile şeytanın muvakkat bir şakirdi ve ehl-i dalâletin ve ehl-i felsefenin bir vekili olan nefsim sustu. Ve Lillâhilhamd, tam imana geldi ve dedi ki:
        Evet bana öyle bir Hâlik ve Rab lâzım ki, en küçük hatırat-ı kalbimi ve en hafi niyazımı bilecek ve en gizli ihtiyac-ı ruhumu yerine getirdiği gibi, bana saadet-i ebediyeyi vermek için koca dünyayı Âhirete tebdil edecek ve bu dünyayı kaldırıp Âhireti yerine kuracak. Hem sineği halk ettiği gibi, semavatı da icat edecek; hem güneşi semanın yüzüne bir göz olarak çaktığı gibi, bir zerreyi de gözbebeğimde yerleştirecek bir kudrete malik olsun. Yoksa sineği halkedemeyen; hatırat-ı kalbime müdahale edemez, niyaz-ı ruhumu işitemez. Semavatı halketmeyen, saadet-i ebediyeyi bana veremez. Öyle ise benim Rabbim odur ki; hem hatırat-ı kalbimi ıslah eder, hem cevv-i havayı bulutlarla bir saatte doldurup boşalttığı gibi; dünyayı âhirete tebdil edip, Cenneti yapıp, kapısını bana açar. «Haydi gir» der.
        İşte ey nefsim gibi bedbahtlık neticesinde bir kısım ömrünü nursuz felsefî ve ecnebi fünuna sarfeden ihtiyar kardeşlerim!
        Kur’ânın lisanındaki mütemadiyen «LA İLÂHE İLLÂ HU» ferman-ı kudsîsinden ne kadar kuvvetli ve ne kadar hakikatli ve hiç bir cihette sarsılmaz ve zedelenmez ve tegayyür etmez bir
        rükn-ü imanîyi anlayınız ki, nasıl bütün mânevî zulümatı dağıtır ve mânevî yaraları tedavi eder…»

  5. Seymur dedi ki:

    sayin Serdar Kangil bey yazdiginiz mekaleleri seve-seve okuyorum.Paralel olarak ünlü yönetmen Aaron Russonun ,Rokfeller ailesi hakda verdiyi aciklamalardan sonra öldürüldüyü düsünülen belgesel filmleri ve öylecede Jacque Fresconun Venus projesi ile yakindan ilgileniyorum.Bu proje tum dünya insanlari ,yani hepimiz icin cok önemli.Progede ne kadar para sistemi mevcutsa biz. insanlar kul gibi yasamaya devam edeceyiz diyor.Proje tüm dünya insanlarini birlesmeye davet ediyor.Prezidentsiz ,Basbakansiz ,Senatsiz,Kongresmensiz bir dünyayi tercih ediyor.Evet sayin Serdar bey ve saygideyer site okuyuculari cok rica ediyorum,Jacque Fresconun Venus projesi ile Yootubede tanisin ve destek olun .Buna tüm insanligin ihtiyaci var ,mesela bu projeyle bagli güzel bir mekale yazarsaniz eyer cok yardim etmis olursunuz.Kisacasi evet ne kadar Prezidentlik ,basbakanliq, konqresmenlik senatorluk dünyasinda yasarsak ,birak Suriye ve Iraki tüm dünyada hep kanlar durmadan akicak.Buna bir dur demenin ,son vermenin tam zamani geldi artik.Rusiya ,Fransa ,Avstriya ülkeleri artik yeteri kadar bu projeyi desteklemekteler.Sunu bizlerde yapa biliriz .Cok rica ediyorum insanliga katkida bulunalim.Tesekkürler .

    • Abdullah dedi ki:

      SORU: Ulûm-u felsefiyenin vekâleti namına nefsim dedi ki: «Bu kâinattaki eşyanın, tabiatiyle bu mevcudata müdahaleleri var, her şey bir sebebe bakar. Meyvayı ağaçtan, hububatı topraktan istemeli. En cüz’î, en küçük bir şeyi de Allahtan istemek ve Allaha yalvarmak ne demektir?

      CEVAP(Risale i Nur dan tarihçe i hayat 11.rica ortaları) :
      O vakit Nur-u Kur’ân ile, sırr-ı tevhid şu gelecek suretle inkişaf etti. Kalbim o mütefessif nefsime dedi: En cüz’î ve en küçük şey, en büyük şey gibi doğrudan doğruya bütün kâinat hâlikının kudretinden gelir ve hazinesinden çıkar. Başka suretle olamaz! Esbab ise, bir perdedir. Çünkü, en ehemmiyetsiz ve en küçük zannettiğimiz mahlûklar, bazan sanat ve hilkat cihetinde en büyüğünden daha büyük olur. Sinek, tavuktan sanatça ileri geçmezse de, geri de kalmaz. Öyle ise, büyük küçük tefrik edilmeyecek; ya bütünü esbab-ı maddiyeye taksim edilecek veyahut bütünü birden bir tek zâta verilecektir.
      Birinci şık
      muhal olduğu gibi, bu şık vâcibdir, zarurîdir. Çünkü bir tek zâta, yâni bir Kadîr-i Ezelîye verilse, madem bütün mevcudatın intizamat ve hikmetleriyle vücudu kat’î tahakkuk eden ilmi her şeyi ihata ediyor ve madem ilminde her şeyin miktarı taayyün ediyor ve madem bilmüşahede her vakit hiçten, nihayetsiz suhuletle nihayetsiz sanatlı masnular vücuda geliyor ve madem o Kadîr-i Alîmin, bir kibrit çakar gibi «Emr-i Kün Feyekûn» ile hangi şey olursa olsun icat edebildiğini, hadsiz kuvvetli deliller ile çok risalelerde beyan ettiğimiz ve hususan «Yirminci Mektub» ve «Yirmi Üçüncü Lem’a» nın âhirinde isbat edildiği gibi, hadsiz bir kudreti var… Elbette, bilmüşahede görülen harikulâde suhulet ve kolaylık, o ihata-i ilmiyeden ve azamet-i kudretten geliyor.
      Meselâ:
      Nasıl ki göze görülmeyen eczalı bir mürekkeple yazılan bir kitaba, o yazıyı göstermeye mahsus bir ecza sürülse, o koca kitab, birden her bir göze vücudunu gösterip kendini okutturur; aynen öyle de; o Kadîr-i Ezelînin ilm-i muhitinde, her şeyin suret-i mahsusası bir miktar-ı muayyen ile taayyün ediyor. O Kadîr-i Mutlak «Emr-i Kün Feyekûn» ile, o hadsiz kudretiyle ve nâfiz iradesiyle, o yazıya sürülen ecza gibi, gayet kolay ve suhulet ile kudretin bir cilvesi olan kuvvetini, o mahiyet-i ilmiyeye sürer, o şeye vücud-u harîcî verir, göze gösterir, nukuş-u hikmetini okutturur.
      Eğer bütün eşya birden o Kadir-i Ezelîye ve Alîm-i Külli Şey’e verilmezse; o vakit sinek gibi en küçük bir şeyin vücudunu dünyanın ekser nevilerinden hususî bir mizan ile toplamak lâzım gelmekle beraber; o küçücük sineğin vücudunda çalışan zerreler, o sineğin sırr-ı hilkatini ve kemal-i sanatını bütün dekaikiyle bilmekle olabilir.
      Çünkü: Esbab-ı tabiîye ile esbab-ı maddîye, bilbedahe ve umum ehl-i aklın ittifakiyle, hiçten icat edemez. Öyle ise, herhalde onlar icat etse, elbette toplayacak. Madem toplayacak, hangi zîhayat olursa olsun, ekser ânâsır ve envaından nümuneler içinde vardır. Adeta kâinatın bir hülâsası, bir çekirdeği hükmündedir. Elbette o halde bir çekirdeği bütün bir ağaçtan, bir zîhayatı bütün ruy-i zeminden ince elekle eleyip ve en hassas bir mizan ile ölçüp toplattırmak lâzım geliyor. Ve madem esbab-ı tabiîye cahildir, câmiddir, bir ilmi yoktur ki, bir plân, bir fihriste, bir model, bir program takdir etsin; ona göre mânevî kalıba gelen zerratı eritip döksün; tâ dağılmasın, intizamını bozmasın.

      Halbuki her şeyin şekli, heyeti, hadsiz tarzlarda olabildiği için hadsiz had ve hesaba gelmez eşkâller, miktarlar içinde bir tek şekil ve miktarda sel gibi akan ânâsırın zerreleri dağılmayarak muntazaman, miktarsız, kalıpsız, birbiri üstünde kütle halinde durdurmak ve zîhayata muntazam bir vücud vermek; ne derece imkândan, ihtimalden, akıldan uzak olduğu görünüyor. Elbette kimin kalbinde körlük yoksa görür.

      Evet, bu hakikata binaen:

      اِنَّ الَّذِينَ تَدْعُونَ مِنْ دُونِ اللَّهِ لَنْ يَخْلُقُوا ذُبَابًا وَلَوِ اجْتَمَعُوا لَهُ
      bu Âyet-i Azîmenin (Hâşiye) sırriyle, bütün esbab-ı maddîye toplansa, onların ihtiyarları da olsa, bir tek sineğin vücudunu ve o vücudun cihazatını mizan-ı mahsusla toplayamazlar. Toplasalar da, o vücudun mikdar-ı muayyenesinde durduramazlar. Durdursalar da, daima tazelenmekte olan ve o vücuda gelip çalışan zerratı muntazaman çalıştıramazlar.
      Öyle ise; bilbedahe, esbab bu eşyaya sahip çıkamazlar. Demek sahib-i hakikîleri başkadır.
      Evet, öyle bir sahib-i hakikîleri var ki,

      مَا خَلَقَكُمْ وَلاَ بَعْثُكُمْ اِلاَّ كَنَفْسٍ وَاحِدَةٍ
      (Allahtan başka, bütün çağırdığınız ve ibadet ettiğiniz şeyler toplansalar, bir sineği halkedemezler.)
      Âyetinin sırriyle, bütün zeminin yüzündeki zîhayatı, bir sineğin ihyası kadar kolay yapar. Bir baharı, bir tek çiçek kolaylığında icat eder. Çünkü toplamaya muhtaç değil. «Emr-i Kün Feyekûn» e malik olduğundan ve her baharda hadsiz mevcudat-ı bahariyenin madde-i unsuriyesinden başka hadsiz sıfat ve ahval ve eşkâllerini hiçten icat ettiğinden ve ilminde her şeyin plânı, modeli, fihristesi ve programı taayyün ettiğinden ve bütün zerrat onun ilim ve kudreti dairesinde hareket ettiklerinden, kibrit çakar gibi her şeyi nihayet kolaylıkla icat eder ve hiçbir şey, zerre miktar hareketini şaşırmaz. Seyyarat, mutî bir ordusu olduğu gibi zerrat dahi muntazam bir ordusu hükmüne geçer. Madem o kudret-i ezelîyeye istinaden hareket ediyorlar ve o ilm-i ezelînin düstûrlariyle çalışıyorlar, elbette o eserler, o kudrete göre vücudagelir.
      Yoksa, o küçük, ehemmiyetsiz şahsiyetlerine bakmakla o eserler küçülmez. O kudrete intisab kuvvetiyle bir sinek, bir Nemrud’u gebertir; karınca, Firavun’un sarayını harap eder; zerre gibi küçük çam tohumu, dağ gibi koca bir çam ağacının yükünü omuzunda taşıyor. Bu hakikati çok risalelerde isbat ettiğimiz gibi, nasıl ki bir nefer askerlik vesikasiyle padişaha intisab noktasında, yüzbin defa kendi kuvvetinden fazla bir şahı esir etmek gibi eserlere mazhar olur. Öyle de; her şey o kudret-i ezelîyeye intisabiyle, yüzbin defa esbab-ı tabiîyenin fevkinde mucizat-ı sanata mazhar olabilir.

      Elhâsıl, her şeyin nihayet derecede hem sanatlı, hem sühuletli vücudu gösteriyor ki; muhit bir ilim sahibi olan bir Kadîr-i Ezelînin eseridir: Yoksa, yüzbin muhal içinde, değil vücuda gelmek, belki imkân dairesinden çıkıp, imtina dairesine girecek ve mümkün suretinden çıkıp mümteni mahiyetine girecek ve hiçbir şey vücuda gelmeyecek, belki de vücuda gelmesi muhal olacaktır.

      İşte bu gayet ince ve gayet kuvvetli ve gayet derin ve gayet zâhir bir bürhan ile şeytanın muvakkat bir şakirdi ve ehl-i dalâletin ve ehl-i felsefenin bir vekili olan nefsim sustu. Ve Lillâhilhamd, tam imana geldi ve dedi ki:
      Evet bana öyle bir Hâlik ve Rab lâzım ki, en küçük hatırat-ı kalbimi ve en hafi niyazımı bilecek ve en gizli ihtiyac-ı ruhumu yerine getirdiği gibi, bana saadet-i ebediyeyi vermek için koca dünyayı Âhirete tebdil edecek ve bu dünyayı kaldırıp Âhireti yerine kuracak. Hem sineği halk ettiği gibi, semavatı da icat edecek; hem güneşi semanın yüzüne bir göz olarak çaktığı gibi, bir zerreyi de gözbebeğimde yerleştirecek bir kudrete malik olsun. Yoksa sineği halkedemeyen; hatırat-ı kalbime müdahale edemez, niyaz-ı ruhumu işitemez. Semavatı halketmeyen, saadet-i ebediyeyi bana veremez. Öyle ise benim Rabbim odur ki; hem hatırat-ı kalbimi ıslah eder, hem cevv-i havayı bulutlarla bir saatte doldurup boşalttığı gibi; dünyayı âhirete tebdil edip, Cenneti yapıp, kapısını bana açar. «Haydi gir» der.
      İşte ey nefsim gibi bedbahtlık neticesinde bir kısım ömrünü nursuz felsefî ve ecnebi fünuna sarfeden ihtiyar kardeşlerim!
      Kur’ânın lisanındaki mütemadiyen «LA İLÂHE İLLÂ HU» ferman-ı kudsîsinden ne kadar kuvvetli ve ne kadar hakikatli ve hiç bir cihette sarsılmaz ve zedelenmez ve tegayyür etmez bir
      rükn-ü imanîyi anlayınız ki, nasıl bütün mânevî zulümatı dağıtır ve mânevî yaraları tedavi eder…»

  6. bir kul dedi ki:

    –OKUMAK NEDİR?
    Herhangi bir metni, anlamını düşünce süzgecinden geçirmeksizin okumak her ne kadar okumak sayılabilirse de, okumanın aslı, bir metni derinliğine düşünerek hissetmek ve metnin mesajını anlayarak öğrenmektir. Öğrenmek
    ise bir davranış değişikliğini getirir. O halde okumak değişmektir. İlahi amaca uygun olarak Kur’an’ı okumak anlamını derinliğine düşünmekle ve kendimizi onun sunduğu hayat tarzına doğru değiştirmekle mümkün olabilir.
    Sadi der ki; “Ne kadar çok okursan oku, bilgine yaraşır biçimde davranmazsan cahilsin!”
    Ve her konuda sözün özünü söyleyen Yunus şöyle der:
    “İlim ilim bilmektir İlim kendin bilmektir Sen kendini bilmezsen Ya nice okumaktır”
    İNSAN NE İÇİN OKUR?
    Varlığını sorgulayan insan, bu konuda kendini ikna etmeye çalışır. Kendisiyle tanışmak ve gerçeğiyle yüzleşmek ister. Bunun için okur. Böylelikle varlığının bilincine erecektir. Başlangıcını ve sonunu, varlığının amacını öğrenmek,
    hayatını bu amaçla taçlandırmak ister. Bu uğraş içinde eksiklerini fark ettikçe kendisini tamamlamaya çalışır. Hiçbir zaman mükemmel olamayacağını bilse
    bile, yine mükemmel olmak ister ve bu yolda okudukça tamamlanmanın tadını alır.
    İnsan merak eder. Kendisini ve içinde yaşadığı evreni, evrendeki gücünü tanımak ve gücünün nerelere ulaşabileceğini görmek ister.
    Kitaplar insanların zihin emeğidir, insan eli değmiş varlıklardır. Mutlak doğru olarak algılanamayacakları gibi, her an yanılgıya düşürme payları da vardır. İnsan düşüncesinin daima gelişmekte olduğunu da hesaba kattığımızda, bu kitaplar mutlak doğruyu arayan insana yeterli cevabı veremeyebilirler.
    İnsan ancak mutlak doğruyu aradığı için okur. Aklıyla onayladığı, kalbiyle hissettiği doğrularını seçmek için okur. Neyi red ve neyi kabul edeceğini bilmek için okur.
    –İNSAN NEYİ OKUMALIDIR?
    Yeryüzünde basılmış kitapların yanı sıra, gökte yazılmış kitaplar da vardır. Onlara semavi kitaplar diyoruz.
    İnsan eli değmemiş, ilahi kitaplardır onlar. Bizim gibi birer insan olan yazarların kitaplarına gösterilen olağanüstü ilgilere baktığımızda, Yaratıcının Kitabı’na bu kadar ilgisiz kalınması düşündürücüdür.
    Bildiğimiz gibi bu kitaplara “vahiy” yani “Allah’tan peygamberler aracılığı ile gelen ilahi esin” deniliyor. Olur olmaz karalamaları bile okuyan insan, Rabbinin aydınlığına da bir bakmalıdır. İnsan Yaratan’ı ile konuşmaktan kaçmamalıdır. Aklının onaylamadığı, kalbinin hissetmediği hiçbir şeye inanmak zorunda da değildir.
    Yüce Allah sadece öğüt verir. Hatırlatır.
    kalın saglıcakla

  7. Cenk dedi ki:

    İnsanın tek bir amacı var ve bu amaca o kadar odaklanmış ki bu amaç için başka birini öldürebilir! bu amaç ne din nede tanrı heyecanlanmayın boşuna. 🙂

    Bu amaç, YAŞAMAK; İnsan yaşamak için mesela ürüyor, ama bunu sevgi için değil sadece kendi için yapıyor, çocuk ve eş artık bu insan için yaşam kaynağı artı bir enerji gibi. Yaşam kaynakları elinden alınmış birini düşünün bazen intihar ediyor.

    İnsan yaşamaya o kadar odaklanmış ki ölümden sonrasını da hesaplamaya başlamış, bunun devamını düşünmeye başlamış.

    Ölümden dönen insanların hikayelerine bakın, hep aynı; Beyin yaşamak için ne denemeler yapıyor. Beyin tüm hayatının en güzel sahnelerini gözünün önüne getiriyor ki oradan bir şey yakala, yaşamak için savaş bırakma kendini.

    Tanrı ve din bir yaşam kaynağı olabilir mi? Cevap basit; hemde ne 🙂

    insan kendine bir B planı yaratmış. Buna asıl sebep inkar etseniz de her insan humanist doğar.

    Dinler neden olamaz? dini yöneten iradedir ve insanda irade yoktur;

    Sebebi de sinir sistemi aklı yanlışa dikte edebilir. yani sen doğruyu yapmak istiyorken çok sinirli iken sinir sistemin gergin ise hata yaparsın. Bunu yediğin yemek bile tetikleyebilir, grip bile bir insanı gergin yapabilir.

    Bu akıl kararı ve irade değildir.

    Belkide 1 saat önce biri ile tartıştın sinirlendin ve çocuğun telefon ederek bir şey istedi direk yokk! dedin ve çocuğunu üzdün. Nerede şimdi irade ve akıl? Hani düşünemedin basit bir şey için çocuğunu üzdün.

    Kısaca insan kararlarını, sinir sistemine göre rasgele alır, insan rasgele işler ve rasgele tavırlar ile cenneti tutturamazsın emin ol.:)

  8. silah ve öfke seytan isi dedi ki:

    Bak cenk. Bey iyi oku. 1986 da gazetede calisiyorum. Cirakim acemiyim, telefon geldi.cinayet var. Olen ahmet mehmet her neyse öldüren kim mustafa. Herkes o adam cok iyi biriydi diyor, bu işi nasil yapti, komsusuyla basit bir tartismada adami öldüruyor hemde. Komsusuna gucu yetmemis. Silahi cikarip mermileri saydirmis. Cok iyi adamdi ama yaninda silah tasiyan cinsinden. Yaninda silah tasiyan bicak tasiyan mutlaka birgun adam öldürur. Boyle iyi adam olmaz. Icinde bu durtu olmasa bu silahi tasimaz. Abdestinde namazinda olan adam silah tasimaz. Bicak tasimaz. Olaylari barisci yollardan halleder. Kendisine yapilan kötuluklere sabreder. Alttan alir. Hic birsey yapamazsa yasal yollara basvurur.
    Sen kendi kusurundan sebep Allahi yok sayiyorsun boyle bir mantik varmi. Sana irade vermis Allah aklini kullan demis.silah tasimayarak o iradeni kullanmis oluyorsun. Silah seytan isi zaten adam öldürmek icin yapilmis birseydir.ondan uzak duracaksin. Adam oldürmesen çocuklar oynarken birbirini vuruyor oylede ölum oluyor. Dogru adamin silahla işi olmaz. Öfkede silahda seytandandir. Bunlar olmadimmi cinayet olmaz.
    Adam öldürmedin çocuguna kötu davrandin ne olacak ondan. Az sonra gonlunu alirsin.
    Bende sinir var o halde Allah yok boyle bir mantik olurmu ya. Zivtlenme ickini sigarani. Kafani iyi dinle dinc tut.hicbir sorun olmaz.

  9. cenk bey iyi oku dedi ki:

    Savas ay hic evlenmdi. İntihar etmedi eceliyle öldü 59 yasinda, 80 yasindaki muftu kizi hic evlenmedi 1993 te eceli ile öldu. Sanatci Aydin tansel dedesi müftü idi.70 yasinda hic evlenmedi intiharda etmedi.
    Öfke tabiiki deliliktir ama durmasini bilmezsen, öfkeli adam duasiyla mezardan ölü kaldirsa o kadar buyuk evliya olsa öfkesini kontrol edemiyorsa bir gun katil olur ve cehenneme gider. Öfkeye sebep olacak seylerden uzak duracaksin. Gamsiz ve sakin olan kazanir.
    Bu saydiklarin haşa Allah yoka gerekce gosterilemez. Çunku kainati bu gerekceler yaratmadi. Bir yaratan var.

  10. karaca dedi ki:

    ne diyelim ateist bir dernek kurulmuş demek ihtiyaç varmış ihtiyaç sahipleri üye olmuşlar,birbirlerinin dilinden iyi anlarlar, bakalım,kavga çekiş döğüş,yaparlarmı yapmazlarmı
    ne verecekler bu ülkeye barış kardeşlikmi yoksa insanları birbirine mi düşürecek bekleyip göreceğiz,kapasiteleri ne olacak nelere imza atacaklar

  11. toro dedi ki:

    Bundan yüzlerce yıl önce, sıcak bir ülkenin sıcak bir kentinde bir adam, ”tanrı benmle konuştu ve beni size peygamber yaptı” diye ilan ettmiş durumunu! En yakınlarından bir kaçı doğru söylediğine kanaatle hemen onun yanında durmuşlar!

    Bu arada o sıcak şehrin insanları, ”o tanıdığımız kişi, kendinin peygamber olduğunu söylemiş ve yeni bir din getirdiğini ilan etmiş”,

    ”ne diyelim -yeni bir din gelmiş- demek ihtiyaç varmış ihtiyaç sahipleri -inanmışlar-,birbirlerinin dilinden iyi anlarlar, bakalım,KAVGA ÇEKİŞ DÖĞÜŞ,yaparlarmı yapmazlarmı
    ne verecekler bu -şehre- BARIŞ KARDEŞLİKMİ yoksa insanları birbirine mi DÜŞÜRECEK bekleyip göreceğiz,kapasiteleri ne olacak nelere imza atacaklar”

    demişler….

    Sizce sonrasında ne olmuş?

    Hikayenin gerçek kişiler ve olaylarla alakası yoktur! Zaten bunu sizde anladınız!

    • karaca dedi ki:

      ya toro bende biliyorum insanlarla ilgisi ve alakası yok işin latifesini yapmışsın
      kim neyi kurarsa kursun,insanlığa zarar vermesin yeter,belki de bu ateistelerden istifade ederiz adamlar bizim gibi düşünmüyorlar,söylediklerine dikkat etmek gerekir akıl akıldan üstündür diye buna derler benim düşünemediğimi o düşünür onun düşünemediğini ben düşünürüm,belli mi olur belki de birbirimize faydalı oluruz.

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Connecting to %s