KABE NE ZAMAN YAPILDI?

kabe

 

İslam’a göre Kabe’yi Adem yapmış. İbrahim ve oğlu İsmail de yeniden inşa etmiş. Bu bilgiler sadece Kur’an’da ve Kur’an’dan sonra yazılmış olan kitaplarda geçiyor. İslam öncesine ait bu bilgileri destekleyen hiçbir kayıt yok.

Kabe’den ilk olarak M.Ö. 60 senesinde Roma’lı tarihçi Diodorus bahsediyor. Arapların büyük saygı gösterdiği putevi olarak kitaplarında geçiyor. Ondan önce hiçbir tarihçi bahsetmemiş. Örneğin Heredot bütün Arabistan’ı gezmiş, Arap tanrılarını yazmış ama Kabe’den hiç bahsetmemiş. Halbuki Kabe o sıra varolsaydı muhakkak yazardı. Bu durumda anlaşılıyor ki Kabe Heredot ile Diodorus arasındaki zamanda yapılmış. Yani M.Ö. 440 ile M.Ö. 60 arasında.

İbrahim ise M.Ö. 2000’li yıllara yakın yaşamış. Yani bu tarihlerden 1500 yıl önce. Ve Tevrat’ta İbrahim’in hakkında yazılan geniş anlatımlarda ne Kabe’den bahseder ne de İbrahim’in Arabistan’a gittiğinden. İslamcılar bunu “Tevrat tahrif edilmiş” diyerek geçiştirmeye çalışırlar. Halbuki Muhammed’den 600 sene öncesine ait Tevrat bulundu ve bu tarihi Tevrat günümüzdekiyle aynı, hiç değişmemiş. Yani, dense ki “İslam’dan dolayı tahrif ettiler”, daha İslam ortada yokken, Muhammed dünyaya gelmemişken Tevrat’ta bir bahis yok. En basit şeyleri bile yazan Tevrat böylesine önemli bir ayrıntıyı atlamazdı.

Ve bir önemli nokta da Kur’an da dahil, hiçbir kitapta hac yapan, Kabe’yi ziyaret eden bir peygamberden söz edilmez. Madem ki Adem zamanında yapıldı ve Allah’ın eviydi burası, neden peygamberler hac yapmamıştır? Sadece Muhammed’in bahsetmesi ve Kur’an’da geçmesi; putperestliğin yerine İslam yerleştirilirken hac ve Kabe hakkındaki bilgilerin de İslam’a uygun şekilde düzenlendiğini gösteriyor.

Reklamlar
Bu yazı Din içinde yayınlandı ve , , , olarak etiketlendi. Kalıcı bağlantıyı yer imlerinize ekleyin.

KABE NE ZAMAN YAPILDI? için 36 cevap

  1. elevation dedi ki:

    İslam zaten İbrahimi dinlerin İsmaili kolundandır. Hristiyanlık ve Musevilik ise birbirini tamlayan iki tezat şeriata sahip İsraili kolundandır. Bunların hepsi masal, hayal ürünü şeyler. Temelde Sümer mitolojilerinden etkilenmiş, Babil sürgününde kütüphanelerde bunu okuyan Yahudiler tarafından uydurulmıuştur.

    • muhammed dedi ki:

      bir kere kuranda Kabeyi Adem’in inşa ettiğine dair hiçbir ayet yok. bigi sahibi olmadan fikir sahibi olan siz cahilleri gördükçe ateistlikten utanıyorum

  2. elevation dedi ki:

    Aryan ırkına mensupların, Avrupa’da bulunan kollarının Hristiyanlığı benimseme nedeni Roma imparatorluğudur. Yoksa Aryanların öncül dinleri, Hinduizm (Hindistan ve Çevresi) ile Zerdüştlük (İran ve Çevresi)tür. Ayrıca Hristiyanlık öncesi Roma döneminde de Pagan inanışlar sözkonusudur. Roma dini felan deniyor buna..

    Yine Türklerin ve Ortadoğu halklarının büyük çoğunluğunun islamı benimsemeside Dört Halife ve Emeviler dönemindeki fetihlerle ilgilidir. Yoksa ne Orta Asya menşeili Şaman ve Budist Moğol Türklerin, Ne doğu arilerinden İranlılar ve Kürtlerin vs. İsmaili boy yani Araplarla bir ilgisi yoktur.

    Her zaman derim, Din siyasetin bir aracıdır. Kendi başına herhangi bir fonksyonu olmaz. Uyduruk mitlerin elle tutulur bir gerçekliği sözkonusu değildir.

  3. semih dedi ki:

    bu yazıyı yazan cahil arkadaşa tevratın tekvin bablarını okumasını öneriyorum. orada ibrahimin mezbah ve beyt inşaa ettiği yazılıdır. biraz okuyun, kafadan uydurmayın.

    • pante dedi ki:

      Çok biliyorsun Semih. Hadi bir zahmet şu ayeti bul da bir göster, görelim:
      http://www.kutsalkitap.com/kkitap/?b=1&c=21
      Ya da uyduran kimmiş belli olsun..

      • Selim Serif dedi ki:

        ah semih ah.fena kapak olmuş.
        bunlar hep böyle,öyle bir kendine güvenle karşılarındakileri cahillikle suçlayışları vardır ki sanırsın adam 50 yılını teolojiye ayırmış.cahil cesareti,çoğu boş teneke.

    • kan ateş dedi ki:

      2:125 – Biz ta o zaman bu Beyt’i, insanlar için bir sevap kazanma ve bir güven yeri kıldık. Siz de Makam-ı İbrahim’den kendinize bir namazgah edinin. Ayrıca İbrahim ile İsmail’e şöyle ahid verdik: “Beytimi, hem tavaf edenler için, hem ibadete kapananlar için, hem de rükû ve secde edenler için tertemiz tutun!”

      3:96 – Şüphesiz insanlar için kurulan ilk mabed, Mekke’deki çok mübarek ve bütün âlemlere hidayet kaynağı olan Beyt (Kabe)dir.

      3:97 – Onda apaçık deliller, İbrahim’in makamı vardır. Oraya giren güvene erer. Ona bir yol bulabilenlerin Beyt’i haccetmesi Allah’ın insanlar üzerinde bir hakkıdır. Kim inkâr ederse, şüphesiz Allah bütün âlemlerden müstağni (kimseye muhtaç değil, her şey ona muhtaç)dir.

      5:97 – Allah, Kâbe’yi, o Beyt-i haram’ı, haram ayı, kurbanı ve (kurbanlardaki) gerdanlıkları insanlar için bir nizam kıldı. Bu, Allah’ın göklerde ve yerde olan herşeyi bildiğini ve Allah’ın herşeyi hakkıyle bilici olduğunu sizin de bilmeniz içindir.

      22:26 – Bir zamanlar Kâbe’nin yerini İbrahim’e şu şekilde hazırlamıştık: Sakın bana hiçbir şeyi ortak koşma; tavaf edenler, orada (kıyama) duranlar, ruku edenler ve secdeye varanlar için evimi tertemiz et.

  4. levent dedi ki:

    Evet Kardeşlerim,
    Yaratılış bölümünde İbrahim oğlu Hacer’den olma İsmail ile bir mabet yaptırdığı, bugünkü Mekke civarına geldiği şeklinde bilgi de yoktur. Fakat bu ayrıntıların Tevrat’ta geçmemesi bunların olmadığını göstermez. İnancımı Heredot’un kayıtlarına endeksleyemem, tamam tarihten önemli doneler sunuyor olabilir. Bu gibi ihtilaflı durumlarda hemen kendimizi akıllı farzedip şeytana teslim olmayalım. Bilelim ki biz bilmeyiz Allah bilir. Tanrı Bakara 113’de şöyle diyor:
    “Hepsi de kitabı okumakta oldukları halde Yahudiler: Hıristiyanlar doğru yolda değillerdir, dediler. Hıristiyanlar da: Yahudiler doğru yolda değillerdir, dediler. Ümmiler de birbirleri hakkında tıpkı onların söylediklerini söylediler. Allah, ihtilâfa düştükleri hususlarda kıyamet günü onlar hakkında hükmünü verecektir.”
    Kitaplarda birbiriyle uyuşmayan noktalarda eskilerin düştüğü hatayı Tanrı bize hatırlatıyor ve mutlak hakemin kendisi olduğunu belirtiyor.
    Saygılarımla,

  5. Gencer dedi ki:

    Tevratta geçmemesi olmadığını gösterir arkadaşım.Her tespite bir şey uydurmada üstünüze yok.Pante yazmış Kabe’ye Müslümanlıktan önce Hac düzenlenmiyordu.Madem Kabe’nin Allah’ın evi olduğu binlerce yıl önceden biliniyordu da Ne Yahudilik ne de Hıristiyanlık Kabe yi Kutsal ilan etmemiş.Sonuçta Adem ve Havva masalı Hıristiyanlığında masalıdır.Adem Kabe’yi yapsaydı bu yapı Yahudilik ve Hıristiyanlık için de Kutsal olurdu.
    Dinler saçmalıktan öteye geçememiş ve Cahillerin inandığı amacı insanları esareti altına almak olan politika malzemesinden başka bir şey değildir.
    Saygılar.

  6. kan ateş dedi ki:

    Arkadaşlar 4 tane allah aktından kutsal kitap indirilmiştir..bunlar incil,zebur,tevrat ve kuranı kerimdir..incil,tevrat ve zebur biz insanlar kendi istek ve arzularımız tarafından tamamen değiştirilmiş.ve diger insanalara karşı kendi cıkarlarımız adı altında kullanılmıştır..taki kuranı kerim hariçtir..sizler bu kitaplara dayanarak (vermiş oldugum 3 kitaba) yorumlar yapmakta ve dinden şüphe etmektesiniz arkadaşalr dinden şüphe varsa müslüman sayılmayız…kanıt olarak gösterdiğiniz kitaplar zamanında biz ademogulları tarafından değiştirilmiştir..sizler nerden biliyorsunuz ki bu kitaplarda kabe hakkında yazanların değiştirilmediğini ? tabi ki soru lar sorularak ögrenilir ama dini karşı cebhe alıp bilmem neyin herodotu bilmem neyin yabancısı gelmiş gezmiş yazmış arkadaşlar sizler bunlara inanarak yaptıgınız işler islamıyete tamamen karşıdır..sizler kanıt istiyorsunuz ama kanıtı bu kitpaları değişmesinde rol oynayan kişilere bakıyorsunuz..arkadaşlar kanıt aramanıza gerek yok etrafınıza bakın hangi insan ve ya metobolizması olan bir i bir yapragı yapabilir veya o yapraktagı hava olaylarını hareket ettire bilir..bir sinek bildiğim akdarıyla 9 kalbi var ve 42000 gözü ve bu canlı bir kac milim boyunda düşünsenize biz bunu yapmamız ne kadarı alır veya ne akdar yer kaplar biz bunu yapabilirmiyiz..kabe diyorsunuz ve kim yaptıgına bakıyorsunuz tabiki tarihi bilmek en güzel şey ama bazı şeylerde dogru olanı yapmak gerek kuranda hz.ibrahim aleyhi selam ve oglu ismail aleyhi selam yapmıştır demekte bizler bunun dışında allahın sözlerinden başka bir insanın sözlerine inanacak değiliz.gercek kabe arkadaşlar insanın kalbidir ve vicdanıdır ..bu soruları tanımadıgınz görmediğiniz..kişilerde araştırmaktansa neden kendi kalbinizde ve vicdanınızda aramıyorsunuz ?

    • 1okuyucu dedi ki:

      bizde zaten Kuranın değiştirilmediğini iddia ettiğiniz için, size itimat ediyor ve Kuranın tanrısının, tanrı kavramıyla ne kadar uygun düştüğünü bu sayede gözlemleyebiliyoruz, eğer Kuran değiştirilmiş olsaydı, biz o zaman sizi ,savaş kışkırtıcılığı yapan, insanları inanan inanmayan diye kategorize eden, kadını 2. sınıf vatandaş olarak gören, gerektiğinde dilediği şekilde davranan tanrıya iftira etmekle suçlardık, iyi ki Kuranı aynen korumuşsunuz!

      • Mehmetsaka dedi ki:

        Kuranın değiştırılmediği söylenmekte, ama hangi kuranın.
        Allah Rahmandır,Rahimdir,Kerimdir, Rahimdir,Allah kötülüklere karşıdır. Öldurmeyi büyük bir günah sayar Kuranı kerimde, Ama bu günkü meallerde Allah Bir insanı diğerine öldürtür, Dövdürür, İşkence ettirir.
        Hani ; nerede keldı Rahmanlık,Rahimlik.
        Eğer Bu mealler doğru ise, Kendine tezat teşkil eden bir Allah çıkıyor ortaya, Eğer bu mealler yanlışsa o zamanda bu günkü Kuranın aynen kendini korumuş olduğu söylenemez.

    • Mehmet dedi ki:

      Fazla söze hacet yok
      Madem tevrata inanıyorsunuz vede onda Kâbeden bahsedilmiyor dıyorsunuz. O zaman peygamberlere inanıyorsunuz demektir.
      Peki Tevrata inanıp Kurana inanmamak nasıl oluyor.
      Her türlü ikiside kutsal kitap değilmi?.
      O zaman Kuranda yazanlara inanacaksın.
      Neden Kuranı atlayıpta Tevrata kadar iniyorsunuz anlayamadım.
      Kuranı İnkar ediyorsanız açıkca yazın. Çekinmeyin kimse sizi yemez.

  7. yasir dedi ki:

    SAFFAT–99 – Bir de dedi ki: “Ben Rabbime gidiyorum, o bana yolunu gösterir.”

    SAFFAT–100 – “Ey Rabbim! Bana salihlerden (bir oğul) ihsan et!”

    SAFFAT–101 – Biz de kendisine yumuşak huylu bir oğul müjdeledik.

    SAFFAT–102 – Oğlu, yanında koşacak çağa gelince: “Ey oğlum! Ben seni rüyamda boğazladığımı görüyorum. Artık bak, ne düşünürsün?” dedi. Çocuk da: “Babacığım sana ne emrediliyorsa yap, inşaallah beni sabredenlerden bulacaksın” dedi.

    SAFFAT–103 – Ne zaman ki ikisi de bu şekilde Allah’a teslim oldular, İbrahim oğlunu şakağı üzerine yatırdı.

    SAFFAT–104 – Biz de ona şöyle seslendik: “Ey İbrahim! ”

    SAFFAT–105 – “Rüyana gerçekten sadakat gösterdin, şüphesiz ki, biz iyilik yapanları böyle mükafatlandırırız.”

    SAFFAT–106 – “Şüphesiz ki bu apaçık bir imtihandı.” (dedik)

    SAFFAT–107 – Ve ona büyük bir kurbanlık fidye verdik.

    SAFFAT–108 – Kendisine sonradan gelenler içinde iyi bir nâm bıraktık.

    SAFFAT–109 – Selam olsun İbrahim’e…

    Saffat süresinde İbrahim Kavmini uyarmış ve kavminin ona kurduğu tuzaktan Allahın izni ile kurtulup hicret etmiş ve akabinde evlet özlemi cektiğinden Allahatan bir Salih evlat için duasını dile getirdiği ve duasının kabul görüp ibrahime bir oğul bağışlandığı ve oğlu ile bir imtiğana tabi tutulup bu imtiğanı geçtiğini anlıyoruz…Bu imtiğan büyük olasılıkla Oğlu ismaili Kurban-Gurbet etmesiyle alakalıdır yani Hacer ve oğlu ismaili gurbete göndermektir ve oğlu ismailde bu gurbete tam teslimiyet gösterdiğinden ikiside Allah nazarında büyük lutuf bulmuşlardır…

    BAKARA–124 – Şunu da unutmayın ki, bir zamanlar İbrahim’i Rabbi, birtakım kelimeler ile imtihan etti, o, onları sona erdirince, Rabbi ona, “Ben seni bütün insanlara imam yapacağım.” buyurdu. İbrahim, “Zürriyetimden de yap!” dedi. Rabbi ona “zâlimler benim ahdime nail olamaz!” buyurdu.

    BAKARA–125 – Biz ta o zaman bu Beyt’i, insanlar için bir sevap kazanma ve bir güven yeri kıldık. Siz de Makam-ı İbrahim’den kendinize bir namazgah edinin. Ayrıca İbrahim ile İsmail’e şöyle ahid verdik: “Beytimi, hem tavaf edenler için, hem ibadete kapananlar için, hem de rükû ve secde edenler için tertemiz tutun!”

    BAKARA–126 – Ve o vakit İbrahim “Ey Rabbim, burasını güvenli bir belde kıl, halkından Allah’a ve ahiret gününe iman edenleri çeşitli meyvalarla rızıklandır” diye yalvardı. Allah buyurdu ki: “küfredeni dahi rızıklandırır da hayattan biraz nasip aldırırım, sonra da onu ateş azabına uğratırım ki, orası ne yaman bir duraktır!”

    Bkara süresinin bu ayetleri ise büyük ihtimal olayın bütünlüğünü sağlar durumda…
    Yani bu olaylar ardın sıra vuku bulmuş olup Allah ibrahimi bütün Müslümanların atası kılmıştır, kuranda milleti İbrahim olarak ismlendirmiş ve İbrahim milletini çoğaltmıştır…Aynı şekilde İbrahimi ardından gelenlerde iyi bir şekilde anılır ve Kurbanlarını keser kılmıştır.Tabiki en iyisini Allah bilir.

  8. tıbı dedi ki:

    peki ya gerçekte herodot yok sa

    • pante dedi ki:

      Herodot’un bile yazdığı eserlerin orijinali duruyor ama Muhammed’inkiler yok. Hakkında tek bir kanıt bile yok.
      “Ya Muhammed yoksa” diye de düşünebilir misin?

      • muhammed dedi ki:

        kendinle çelişiyorsun arkadaşım bir karar ver Kuran yoksa Allah’ın eseri mi?

  9. ahmet dedi ki:

    Biraz arastirma ile heredotun yalanci olduğu bile anlasiliyor ta o zaman ki diğer yazarların heredottan yalanci diye bahsettiği ortada çoğu tarihçide olaylari kendince yorumladigini savunuyor

  10. slayer dedi ki:

    Çok değil daha şundan 200 sene önceki tarih bile tartışılıyor bazı yerler belirsiz bilinmiyor adam kalkmış mö.2000 lerden herodot tan bahsediyor yok arabistan a gitmişte kabe yokmuşta falan filan nerden biliyorsun gittiğini be adam farzedelim gitti zaten kabe çağlar boyu hep yıkılmış tahrif edilmiş tekrar restore edilmiş belki herodot gittiğinde yıkılmıştı veya herodot arabistan a gitmişti ama bugünkü mekke’ye gitmemişti birde adam tevratta incilde kabe nin yeri yok diyor tabiiki olmaz tahrif edilmiş!!! adam hem din mensubu değil ve inanmıyor ama mö 2000 veya 1500 tarihlerinde geçmiş olan (belirsiz) olaylara inanıyor tabii inanış birşey diyemeyiz 🙂 ilyada destanında troya savaşı birebir aynıdır 🙂 anlayana!!!

    • Gencer dedi ki:

      Tevrat ve İncil’in her yeri mi tahrif edilmiş.Doğru olan hiç bir şey yok mu bu kitaplarda?
      Her soruya aynı cevabı vermek Müslümanların verdiği en bayat cevap oldu çıktı”.Bu Kitaplar Tahrif edilmiş.”
      Kuran’ı iyi incelede bak saçmalıkların en alası Kitabın hemen hemen her sayfasında mevcut.Kuran tahrif edilmemiş ancak tahrifli bir dille ve düşünce tarzı ile yazılmış.Yani kafadan sakat bir Kitap.

      • Mehmet dedi ki:

        Emeviler zamanında Kuranın ne gibi bir hal aldığı meçhul,
        Bana göre bu kefereler Kuranda işlerine yarayacak bazı değişiklikleri kimseyi incitmeden ince ince işlemişler. Kuranın bu günkü meallerini okuduğumuzda Tanrı kavramına ters düşen anlatımların bulunduğunu, bu anlatımlarında çok ince bir şekilde yerleştirildiğini görebiliriz. Bunlar var diye de Kuranı yok sayamayız. Allah akıl vermiş vede cok az kullandığımız hakkındada bizleri uyarmış.
        EEEEE gerisi bize kalmış.
        Birazdaha fazla kullanmayı deneyelim isterseniz.

    • toro dedi ki:

      Dostum,

      Kuranda tevrat ve incilin İÇERİĞİNİN tahrif edildiğinden bahsedilmez! Kuranda tevrat ve incile inananların sonradan bu inançlarından saptıklarından bahsedilir! Eğer bu kitaplarıda tahrif edilmiş saymamızı gerektiriyorsa o halde yandınız demektir!

      Bakın bakalım kuranda inanırlarına, kuranın peygamberinin olduğu iddia edilecek hadislerle derlenen kitapların KURAN’a yardımcı kitap olarak kullanılmasını, peygamber ölene kadar kendisine tek yoldan gelinmesini ama öldükten sonra kafalarına göre takılmalarında mahsur olmadığını (mezheplere bölünerek ulaşma), aralarında yaptıkları savaşlarda gerekirse kabeyi yıkabileceklerini ve kuranda aksi yazsada kabenin yanında müslüman kanı dökebileceklerini söyleyen ayetler varmı?

      Bu şekilde ayetler tabi ki yok! Peki bu şekilde ayetler olmadığı halde yukarıda saydığım eylemler de yokmu?

      Bu itibarla dostum sana katılıyorum! İnanırlar sapmışlarsa yani tanrılarının sözlerini rehber almaktan vazgeçerek kendi iç seslerini tanrısallaştırmışlarsa kitaplarıda tahrif edilmiş demektir!

      Pirincin taşınıda sana bıraktım! Umarım ayıklarken sıkılmazsın!

      • Mehmet dedi ki:

        Ben Allah vede Kuranın varlığına gönülden inanan biriyim.
        Bir önceki cevabımde (Gencere verilen cevapta) Kurandaki Rab,Rahman,Rahim, vs. gibi Tanrı kavramlarına uymayan ayetlerden bahsetmiştim.
        Bu tesbitlerim bu günkü Kuran meallerine göre yapılmıştır.
        Bu mealler doğru ise ben böyle bir tanrı kelamı mantıken kabul edemem.
        —Baş örtüsü ayeti,
        —Teyemmüm ayeti.
        —Tanrının bir insanı diğer bir insana dövdürmesi ayetleri.
        —Namazın Salat mı Yoksa Salah mı olduğu ayetler.
        gibi.
        Birde Kuranda başka olupta uygulamada Kuranda varmış gibi gösterilen ayetler.
        —Namaz vakitleri ayeti,
        —Abdest ayeti
        —Yine Örtünme ayeti.
        —Kurban ayeti.
        —Zekat ayeti.
        —Diğer peygamberlerden Kuranda bahsedilenler dışındakı uydurma hikayeler.
        —Hadisler
        Bunlar tamamen Emevi zamanında Kuranda varmış gibi gösterilerek, Bizlere atalarımız aracılığı ile aktarılan safsatalar.
        ***Kuran Size yeter.
        ***Kuran tastamamdır. Onda eksik yoktur.
        ***Dıyeceklerkı, biz atakarımızdan böyle görduk…………..Ya atalarınız doğruyu bilmiyorlarsa.
        İşte o zaman Kuranı Aklımızla ve anlayarak okumamız gerektiği kanısındayım.

  11. slayer dedi ki:

    Sayın Gencer arkadaşım ben Tevrat ve İncil’in her tarafı tahrif edilmiş demiyorum bunu Kuran’da demiyor! ”Onlar bazı yerleri az bir paraya değiştirdiler” diyor sanırım simdi anlaşılmıstır!! işte az bir paraya değiştirilen bu (önemli hadiselerde) ihtilafa düşüyorsunuz dikkat et (en önemli) yerler değiştirilmiş ve kardeşim sen nasıl ki Tevrat ve İncil’e inanıp bunları yazıyorsan ve hakkı ise bende Kuran’a inanıp güvenip bunları yazıyorum ve bu da benim en doğal hakkım.Sen Kuran saçma sapan diyorsun ama ben Tevrat ve İncil’e saçma sapan demiyorum!!! Neden çünkü inanışıma göre hepsinin Allah tan geldiğini ve hepsinin kuran da yeri olduğunu biliyorum ve Tevrat ve İncil Kitabımıza da inanıyorum.Sanırım benim inanışım seninkinden daha objektif en azından Tevrat’a İncil’e saygım sonsuz ama bu sözlerinle senin hiçbirine saygın yok!!!

    Sayın Toro,

    Kuranda Tevrat ve İncil’in bazı kısım yerlerinin tahrif edilmesi kelimelerin cümlelerin veya ayetlerin değiştirilmesi olarak geçer bu hemen hemen çoğu surede yazar seninde söylediğin gibi inanırların inanışlarından sapması en evrensel mesajdır ve yaşadığımız bu çağda bu dahada fazla olmaktadır siz zannediyor musunuz ki şu anki İslam alemi İslamı kurana göre yaşıyor!!!
    YAŞAMIYOR!!!

    • toro dedi ki:

      Sayın Slayer,

      ”Kuranda Tevrat ve İncil’in bazı kısım yerlerinin tahrif edilmesi kelimelerin cümlelerin veya ayetlerin değiştirilmesi olarak geçer bu hemen hemen çoğu surede yazar” demişsiniz!

      Malesef durum dediğiniz gibi değildir! Yukarıdaki şekilde yazıya geçirilen bir ibare kuranda yoktur, zaten olamaz! Bahsedilen kitapların değiştirildiği iddiası kuran kaynaklı değildir, bunlar müslümanların kendi düşünceleridir!

      Sizden bir ricam var. Eğer Kuran dan bir alıntı yapacaksanız, suresi ve ayet numarasını belirterek tamamını yazınızda paylaşın! Örneğin;

      ”Onlar bazı yerleri az bir paraya değiştirdiler” diyor sanırım simdi anlaşılmıstır!!” şeklinde bir pasajını verdiğiniz ayet ile Tevrat ve İncilin değiştirildiğinin Kurn tarafından söylendiğini iddia ediyorsunuz! akın ben o ayeti önce buraya alayım!

      ”Allah’ın âyetlerini satarlar da karşılık olarak pek az ve âdî bir şey elde ederler ve halkı Allah yolundan menederler. Gerçekten de yaptıkları şey, ne de kötü şeydir.” Tevbe,9-Diyanet

      Şimdi dostum size tavsiyem, özellikle bir iddiaya binaen vereceğiniz ayetin önünü ve arkasını okuyarak ayetin kimlerden ve hangi olaydan bahsettiğini anlamaya çalışmanız olacaktır! Bu ayette bahsedilen eylemi yapanlar müşriklerdir! Hristiyanlar ya da Yahudiler değil! Bahsedilen eylem ise kabenin içindeki putların yani kendi tanrıların pazarlanmasıdır!1.ayetten başlayarak okuduğunuz da bunu anlamamanız mümkün değildir! Dolayısıyla yaptığınız savunmanın ya da ilk baştaki iddianızın dayanağı yoktur!

      Birşeye daha dikkatinizi çekerim, Kuranın tanrısı ayetinde tanrı sözü olarak satılanların ucuza gittiğinden de rahatsız!

      ”Allah’ın âyetlerini satarlar da karşılık olarak PEK AZ VE ADİ BİR ŞEY elde ederler”

      Sanırım daha büyük düşünmemelerinden de rahatsız olmuş.

      Neyse konumuza dönelim!

      Zannetmiyorum! İslam dünyası Kurana göre değil Ebu süfyan ailesinin medeniyeti olan Emevilerin yeniden dizay ettiği bir dine göre yaşıyor!Sizinde söylediğiniz gibi bu sapma konusunda mutabıksak nedenlerini sorgulamaya gerek yok! Sadece şunu bilelim, Kuranın tanrısının kuranı göndermesinin nedeni olan incil ve tevrat ahalisinin sapma hali kuran ahalisinde de aynen gerçekleşmiş durumdadır! Bu yüzden kuran ahalisi kuran gönderilmeden hemen önceki tevrat ve incil ahalisinin içinde bulunduğu durumla aynı noktadır! Bakalım yine tutmayan maya için yeni bir kitap gönderilecek mi?

      Bu arada izninizle size bir düşünme nedeni vereyim. Sizce niçin Kabenin üzerinde bir ÖRTÜ var?

  12. slayer dedi ki:

    Sayın Toro,

    Kabe’nin üzerinin örtülmesi benim düşünme nedenim olamaz bu islamiyetten önce gelmiştir bazı tarihçiler 200 300 kimisi 500 sene önce örtüldü derler bu bir adettir tanrılara kurban edilen hayvanlarla ilgili bir ritüeldir, ”Allah nuruda siyahla gizlenmiş saklanmıştır” örtünün anlamı budur!! Bence neden siyah örtüyle örtülmüştür diye sorman daha doğru olurdu :)Bak kardeşim burda kesinlikle demogoji yapmayalım bana kanıt sun veya sure ayet numarası göster demişşin sen zaten göstermişşin ne güzel:)ben inancıma göre konuşuyorum Kur’an bana derki bu kitap kıyamete kadar korunacak yani ayetler değiştirilemeyecek o zaman Tevrat ve İncil içinde aynı şeyi söylerdi!! demekki değiştirilen daha önce gelmiş kitaplardır sende demişşinki bunu ayetin temeli müşrikler üzerine gelmiştir çok acayip yani hristiyan ve yahudilerde müşrik yokmu? elbetteki var!! müslümanlarda yokmu? elbetteki var!! demekki o dönemdeki YAHUDİ veya HRİSTİYAN MÜŞRİKLER ayetleri ”Allah’ın âyetlerini satarlar da karşılık olarak pek az ve âdî bir şey elde ederler ve halkı Allah yolundan menederler. Gerçekten de yaptıkları şey, ne de kötü şeydir.” Tevbe,9-Diyanet bu ayete göre değiştirmişler.SAYGILAR

    • toro dedi ki:

      Sayın Slayer,

      Ben demogoji yapmam, bizzat demogoji yapanın demogokluğuyla uğraşırım!

      Bakın islam dinine göre sorunlu Hristiyanlar ve yahudiler münafık statüsünde değerlendirilirler. Yani;

      Dili ile iman ettiğini söylediği halde kalbiyle tasdik etmeyen kimselerdir!

      Müşrik ise,
      Allah’a eş koşan onunla birlikte başka ilahlar edinen anlamına gelir! Bu kavram islamın başında mekkeli putperestleri anlatmak için kullanılan bir kavramdır! Müşriklerin başı da Ebü Süfyandır! Sizce ebu süfyanın liderleri olduğu müşrik grubuna hristiyan ve yahudilerde dahilmidir? Bedir, Uhud ve Hendek savaşlarında müşrik ordusu içinde bunlar da kuranın peygamberine karşı savaşmışlarmıdır? Eğer öyleyse özellikle hendek savaşı çok ilginç hale gelir! Zaten Hristiyanları ya da yahudileri anlatırken onlardan israiloğulları ve hristiyanlar diye açıkça bahsetmektedir. Aksi halde müşrik dediğinde hiç bir müslüman kastedilenin mekkeli putperestler olduğunu anlamayacaktır!

      Tavsiyeme uyup tevbe suresini 1.ayettinden itibaren okumuş olsaydınız ahsedilenlerin açıkla müşrikler olduğunu görürdünüz!

      Siz kendiniz okumaya ve anlamaya niyet etmeyeceksiniz bari ben buraya kopyalayarak okumanızı sağlayayım!

      TEVBE SURESİ
      ******Allah ve Resûlünden,kendileriyle antlaşma yapmış olduğunuz MÜŞRİKLERE bir ültimatomdur: ﴾1﴿

      Yeryüzünde dört ay daha dolaşın. Şunu bilin ki, siz Allah’ı âciz bırakacak değilsiniz; Allah ise, inkârcıları perişan edecektir. ﴾2﴿

      Hacc-ı ekber gününde, Allah ve Resûlünden bütün insanlara bir bildiridir: Allah ve Resûlü, Allah’a ortak koşanlardan uzaktır. Eğer tövbe ederseniz, bu sizin için hayırlıdır. Ama yüz çevirirseniz, şunu iyi bilin ki, siz Allah’ı âciz bırakabilecek değilsiniz. İnkârcılara, elem dolu bir azabı müjdele! ﴾3﴿

      Ancak Allah’a ORTAK KOŞANLARDAN, kendileriyle antlaşma yapmış olduğunuz, sonra da antlaşmalarında size karşı hiçbir eksiklik yapmamış ve sizin aleyhinize hiç kimseye yardım etmemiş olanlar, bu hükmün dışındadır. Onların antlaşmalarını, süreleri bitinceye kadar tamamlayın. Şüphesiz Allah, kendine karşı gelmekten sakınanları sever. ﴾4﴿

      Haram aylar çıkınca bu Allah’a ORTAK KOŞANLARI artık bulduğunuz yerde öldürün, onları yakalayıp hapsedin ve her gözetleme yerine oturup onları gözetleyin. Eğer tövbe ederler, namazı kılıp zekâtı da verirlerse, kendilerini serbest bırakın. Şüphesiz Allah çok bağışlayıcıdır, çok merhamet edicidir. ﴾5﴿

      Eğer Allah’a ORTAK KOŞANLARDAN biri senden sığınma talebinde bulunursa, Allah’ın kelâmını işitebilmesi için ona sığınma hakkı tanı. Sonra da onu güven içinde olacağı yere ulaştır. Bu, onların bilmeyen bir kavim olmaları sebebiyledir. ﴾6﴿

      Allah’a ORTAK KOŞANLARIN Allah katında ve Resûlü yanında bir ahdi nasıl olabilir? Ancak Mescid-i Haram’ın yanında kendileriyle antlaşma yaptıklarınız başkadır. Bunlar size karşı dürüst davrandığı sürece, siz de onlara dürüst davranın. Çünkü Allah kendine karşı gelmekten sakınanları sever. ﴾7﴿

      ONLARIN bir ahdi nasıl olabilir ki! Eğer onlar size üstün gelselerdi, ne akrabalık (bağlarını), ne de antlaşma (yükümlülüğünü) gözetirlerdi. Ağızlarıyla sizi hoşnut etmeye çalışıyorlar, oysa kalpleri buna karşı çıkıyor. ONLARIN pek çoğu fasık kimselerdir. ﴾8﴿

      Allah’ın âyetlerini az bir karşılığa değiştiler de insanları onun yolundan alıkoydular. Bunların yapmakta oldukları şeyler gerçekten ne kötüdür! ﴾9﴿*******************

      Tevrat ve incilin değiştirilmesi konusunda sizinle bir tek bilgi paylaşarak konuyu kökten çözebilirim ama bu bilgiyi paylaşmak için özellikle bu konuyla ilgili Sayın Murat ve Bilal e yazdığım yazıya cevap verilmesini bekliyorum! O cevaplar geldiğinde sizinde tatmin olacağınız yanıtı alacağınızdan şüpheniz olmasın!

  13. slayer dedi ki:

    Toro kardeşim bak ne güzel söylüyorsun

    Müşrik : Allah’a eş koşan onunla birlikte başka ilahlar edinen anlamına gelir!
    bir diğer genel terim ismi ise TAĞUT ve rejimsel anlamda kullanılıyor ben kalkıpta Hristiyanlar ve Yahudiler Müşrik tir demiyorum ümmetler içerisinde müşrikler vardır diyorum Müslüman ümmetinde nasıl ki müşrik dediğimiz insanlar topluluklar var ise Hristiyan ve Yahudiler içerisinde de vardır ve ben bütün Hristiyanlar ve Yahudiler münafıktır da demiyorum dikkat et!!

    Münafık: Gerçekte iman etmediği halde, kendini mümin gösteren kimsedir. Bu müşriklikten daha tehlikelidir kanaatimce.Hristiyan ve Yahudiler içerisinde bu olmadımı?Müslümanlar içerisinde bu olmadımı?
    BAKARA
    8-İnsanlardan öyleleri de vardır ki, inanmadıkları halde, “Allah’a ve ahiret gününe inandık.” derler.
    9 – Allah’ı ve müminleri aldatmaya çalışırlar. Halbuki sırf kendilerini aldatırlar da farkına varmazlar.

    Musa Peygamber Tur’a çıktığında ardındakiler Buzağıya tapmadılarmı?Bu müşriklik değilmidir?Aynı zamanda diğer tabirle şirk koşmak değilmidir?

    İşte burada sadece Muhammet peygamberin ümmetine ve sonra geleceklere değil daha önceki ümmetlerin de bunu yaptığını (MÜŞRİKLİK) söyler ayet işte buda Müşriklik yani bunun neyini tartışıyoruz bütün peygamberlere ve gelen kitaplara en doğrusu Allaha karşı insanlar bunu yapmamış mı? Lütfen derin düşünelim. Mekke Müşrikliği sadece Ebü Süfyan ve Muhammet peygamber döneminde yaşanmamıştır daha önceki peygamberler zamanındada olmuştur mekke de değilde başka yerde başka kutsal mabedlerde olmuştur yukarıda TUR’da örneğini verdim ve günümüzdede hala süregelmektedir.Sadece Tevbe suresiyle yetinme güzel kardeşim!!!

    • toro dedi ki:

      Sayın Slayer,

      Buyrun size söz verdiğim yazıya, DİNLERE GÖRE DÜNYANIN VE İNSANLIĞIN YAŞI adlı konunun içinden aşağıdaki parametrelere göre aratma yaparak ulaşabilirsiniz!

      13/07/2014, 03:28

  14. Ahmet kara dedi ki:

    arkadaslar kuranda zeburun davut peygambere allah tarafindan indirildigi ve davud un peygamber oldugu yazar,halbuki davud un bizzat kendisi zeburu kendi elleriyle 150 siirden ibaret olarak yazdigini soylemistir ve ayni zamanda kendisinin bir peygamber olmadigini,peygamberinin
    musa oldugunu,kutsal kitabininda tevrat oldugunu belirtmis ve yasami boyunca zebura degil tevrata ibadet etmistir.
    oyleyse sizce kurandaki bu yanlis bilgi nereden kaynaklanmaktadir??????????

  15. Turan Sır dedi ki:

    HAYATIN MERKEZİ

    Bilgi bir nokta idi, cahiller onu çoğalttı.
    Düşünen herkese…

    VAROLUŞ

    Ezeli ve ebedi (başlangıcı ve sonu olmayan), varlığı kendinden olan Allah, bilinmeyi dilemiş; zamanı, evreni, melek, cin ve insanı yaratmıştır. Allah’ın yaratması; varlığı, yoklukta bırakmamak içindir ve tercihini yaratmaktan yana kullanmasının bir sonucudur. Bu ise Rahman ve Rahim isminin bir tecellisi olsa gerek. Allah; evreni, melek, cin ve insanı kendi ihtiyacı olduğu için, yani yaratmadığı takdirde kendi varlığını devam ettiremeyeceği için yaratmış değildir. Bu ihsanlar, her daim yaratmalar ve lütuflar olmasaydı, Allah’ın bu sıfatları belkide tecelli etmemiş olacaktı. Ama varlığı her daim hiç bir şeye ihtiyaç duymadan devam edecekti. Allah’ın varlığını kavrayabilecek potansiyelle yaratılan bilinçli varlıkların yaratılış sırası; önce melek, sonra cin, sonra insan şeklinde olmuştur. İnsanlar bir tür olarak yeryüzünün çeşitli bölgelerinde eşzamanlı olarak çok sayıda yaratılmışlardır. Bu üç varlığın dışında varolan, evrendeki canlı ve cansız diğer bütün varlıklar, Allah’ın evrende varettiği eşyanın tabiatına (doğadaki yasalarına-kurallarına) uygun olarak hareket ederler, ancak bilinçli ve sorumlu varlıklar değillerdir. Yani bilinçli ve sorumlu olarak üç tür mevcuttur. Melek, cin, insan… Yaratılışta, insan türüne saygı göstermeyi reddeten, cin türünün kafir olanı yani şeytandır. İnsanın yaratılışından sonra şeytanlaşma temayülü insan türünde de oluşmuştur. Şeytan; kafir cin ve insandır. (114:6) Şeytan ayrı bir tür değil, (kafir) gerçeği örten özellikler gösteren cin ve insanın bu durumunu devam ettirdiği süre içindeki halidir. Şeytan diye ayrı ontolojik bir varlık türü yoktur. Şeytanlık bir sıfattır. Kötülüğü temsil eder. Vesvese ve kötü düşüncedir. İnsan ve cin özgür iradesiyle yaşar ve ölür. Yaşam boyu tercihleriyle ilgili cennet ya da cehenneme muhataptır. Evrende bulunan; insan, cin, hayvanlar ve bitkiler dahil bütün canlılar ölümlüdür. Ahirette bütün canlılar tekrar, dünyadaki bedenleri ile diriltilecek ve hesaplaşma olacaktır. Adaletli olan Allah; insan, cin, hayvanlar ve bitkilerden, canlı ve cansız bütün varlıklardan; yaşamları boyunca birbirlerine hakkı geçenlerin haklarını Ahirette teslim edecektir. Melekler ve kafir olarak ölen insan ve cin dışındaki bütün canlılar, bir daha ölmemek üzere cennette, dünyadaki bedenleri ile sonsuz yaşayacaktır. Ancak kafir (gerçeği örten) insanlar ve cinler ise, hayatları boyunca yapmadıkları iyiliklerin ve yaptıkları kötülüklerin bir sonucu olarak Allah’ın takdir ettiği uzun bir süre cehennemde azap gördükten sonra yokolmayı istemedikleri halde Allah onları ikinci bir ölümle/yokoluşla cezalandıracaktır. Kötülük (cehennem) biter, sonludur. Güzellik (cennet) süreklidir, sonsuzdur.

    Hayatı kurgulayan Allah, tabiki Mutlak Tercih hakkına sahiptir. Neden? Niçin? soruları O’nu bulmaya yönelik olmalı, benlikleri, nefisleri tatmin etmeye yönelik değil. Çünkü cin ve insanın, Allah’a ulaşmadan varlığını anlamlandırması mümkün değildir. Varoluşu Yaratıcıya bağlı. Sonuç olarak diyebiliriz ki; Yaratılış, Allah’ın bir ihtiyacından kaynaklanmıyor, belki Allah’ın sıfatlarının tecelli etmesinden kaynaklanıyor. Mutlak hikmeti ve herşeyin en doğrusunu şüphesiz Allah bilir. İlk ve son, iç ve dış Allah’tır ve Allah her şeyi bilir. (Allah alimdir)’’ (Hadid-3). “Allah gökleri ve yeri altı günde (altı zamanda-aşamada-evrede) yarattı. Sonra Allah, arşa istiva etti (arşı istila etti-kapsadı)” (Araf-54). Şu ayetle her şeyi kapladığını teyit etti. “Allah her şeyi muhittir (ihate etmiştir, kaplamıştır)” (Fussilet-54) . “(Sonra her şeyi yok edecek, Zatı baki kalacaktır) “(Kasas-88). Allahın zatı, alemlerden (Her şeyden, evrenden yaratıklardan ganidir, müstağnidir). Allah evren olmadan da vardır ve alidir-aşkındır. Allah sameddir. Varolmada ve varlığını devam ettirmede hiçbir şeye muhtaç değildir. Fakat yarattıkları evren ve içindekiler, var olmada ve varlığını devam ettirmede Allah’ın zatına muhtaçtırlar. Allah, ilk varın kendisi, son varın kendisi, dış varın kendisi ve iç varın kendisi olduğunu buyurmakta. (Zahir-batın Allah’tır) Sonra kendisinin, evreni yaratıp, kapsadığını ve evreni aşkın olup, sonsuz olduğunu vurgulamakta. Evvel- ahir ilk ve son Allah’tır. Her şeyi bilen Rab olduğunu ve her şeyi donattığını, eğittiğini, yönettiğini buyurmaktadır. Allah’ın dışındaki bütün varlıklar evrende zamana bağımlıdır. Zaman ise canlılığı tüketir. Ahirette ise cehennem yine zamana bağımlıdır ve sonludur. Ancak, zamana değil, Allah’ın varlığına bağımlı olan cennet sürekli ve sonsuzdur…

    Allah; kendi kudretinde, gizli iken bilinmeyi dileyip, zamanı, evreni, alemleri ve içindeki her şeyi yarattığını, daha dünyanın ötesinde gökleri olduğunu orada da soyut-gaybi nesneler olduğunu (melek-cin) gayb-gizli alemlerin de bulunduğunu, canlılığı/ruhu gayb aleminden insana, cine, kendi ruhundan vererek, onu bilmekli, düşünen, akleden, anlayışlı kıldığını bu suretle cinle ve insanla diyaloğu, zati ve sıfati ilişkisi bulunduğunu beyan etmektedir. Allah kendi kudretinde gizli iken, kendinden başka hiç kimse yok iken ve kendini kendinden başka bilen de yok iken, zatından zatına tecelli edip, önce arşı, arşın nurundan melek ve cin türünü yarattığını sonra, sırası ile örnekler alemini, güneşi, gezegenleri, yıldızları, sonra cisimler alemi olan yerküreyi güneşin hararetinin yoğunlaşması sonucu yarattığını, sonrada insan türünü yaratıp, Zati Nuru olan ruhunu/nefsini/canını verdiğini açıklamıştır. İnsan ve cinin ruhu/nefsi/canı/kişiliği; kendi bedeninden ayrı bir varlık değildir ve bedeniyle birlikte gelişir, olgunlaşır, tekamül eder. İnsan ve cin bedeniyle birlikte vardır. Uyanıkken ve uyurken hayal aleminde dolaşan ise insan ve cin beyninin ürünü olan düşüncedir. İnsan ve cin kainattaki/evrendeki/dünyadaki bedeniyle ahirette tekrar diriltilecektir. Allah; herşeyi kapladığını, aştığını, melekle-cinle-insanla konuştuğunu, kelam ettiğini, okumayı, yazmayı, dilleri öğrettiğini açıklamıştır… En büyük öğretici Allah’tır. Allah’ın kainatı ve içindekileri yaratma amacı ise kendisini göstermektir.

    “Yaratan rabbinin adıyla oku! O, insanı alaktan yaratmıştır. Oku! Yazmayı öğreten rabbin sonsuz kerem sahibidir. O, insana bilmediklerini öğretendir.” (Alak, 96/1-5)

    İnsan ve cin, doğrudan bir etkileşim içerisinde kalmadan, O’nun yaratmasındaki kemâli, sıfatlarındaki nihayetsizliği ve nihayetsiz güzelliği, Zât’ındaki tarifi mümkün olmayan coşkuları kavrayabilmek için; bu kavrayışındaki anlamları ‘özgürce tasdik’, ‘coşkularıyla ifade’, ‘gıyabında, sözlü olarak ilan’ ve ‘görmedikleri Rablerinin huzuruna, görürcesine bir yakınlık içerisinde sunmak’; nihayet, ‘O’nun kavranmaktan da yüce olduğunu kavramak’ üzere yaratılmıştır. Yani, varoluşunun gayesi, yarattığı varlıkları seven, bu sevgisini ikramlarla ortaya koyan, bu sevgisini ve özenini, bin bir ihsan ve rahmet yansımalarıyla ispat eden Allah’a karşı; ibadetleriyle bu sevgiye layık olduğunu ispat etmesi, ubudiyetiyle bu sevgiyi geliştirmesi ve O’na yakınlaşmaya çalışmasıdır. Bu çabanın son basamağındaki engel, Yaratıcısına ulaşan yolda yıkması gereken son duvar, kendi benliğidir. İnsan ve cin, ilahî bir ikramla bu engeli de aştıktan sonra, meleklerin ulaşmasının mümkün olmadığı noktaya varmış, onların aşmaları mümkün olmayan bir engeli de aşıp, melekleri insanın üstün özelliklerini kabul eder hale getirten o hakikate râm olacaktır ve Allah’a ulaşacaktır… Yani insan ve cin, böylece melek gibi ölümsüz hale gelebilecektir…
    DİN = KURAN = HAYAT

    Allah inanç sahiplerini inananlar olarak isimlendirmiştir. İnananlara birden fazla din değil, tek bir din göndermiştir. Bütün Peygamberler hep aynı dini tebliğ etmiştir. İnsanlar ve cinler, inananlar ve inanmayanlar olarak sadece iki sınıfa ayrılır. Allah’ın gönderdiği dini hükümler hep aynıdır. İnananlar kendilerine gönderilen dine ve kitaplara gönderildikleri dönemlerde çeşitli isimler vermişlerdir. Bu isimlerin bir bağlayıcılığı yoktur. Hepsi aynı şeyi ifade eder. Allah’ın dini ve Allah’ın kitabı tektir. Din Kuran demektir, Kuran din demektir.

    Kutsal kitapların kelime kelime aynı olması değil, aynı emir ve yasakların bulunması esastır. Bugün Kuran’da bulunmayıp Tevrat, İncil vb. kitaplarda yer alan emir ve yasakların bir bağlayıcılığı yoktur. Bu kitaplara bu emir ve yasaklar sonradan inanırları tarafından eklenmiş ya da daha önce bu kitaplarda bulunan hükümler sonradan çıkarılmıştır. Tahrif edilmiştir. Zaten Kuran son olarak bu tahribatı düzeltmek için yeniden gönderilmiştir. İlk gönderilen Tevrat ve İncil gibi kitaplar da ilk hali itibariyle Kuran’dır.

    Peygamberlerin ilk gönderildikleri dönemlerde insanlar Haniflik, Hıristiyanlık, İsevilik, Musevilik, Muhammedilik, İslamiyet, Müslümanlık gibi sıfatlar kullanmışlar ve kullanmaya devam etmektedirler. Allah’ın, insanların ve cinlerin içlerinden kendisine inananları tanımlaması “inananlar” ve emir ve yasakları tanımlaması da “Kuran” (okunan, okunacak ayet) şeklindedir. Zaten bütün dinlerin emir ve yasakları Kuran’da mevcuttur. Kuran, bütün emir ve yasakların bir arada bulunduğu (toplanmış, kitaplaşmış) şeklidir. Kuran’da bulunmayan emir ve yasaklar diğer kutsal kitaplara sonradan tahrif edilerek girmiştir. İslam (müslümanlık) yeni bir din değildir. Allah’ın inananlara gönderdiği tek bir din vardır. Bu dinin adını, inanırlarının çeşitli isimlerle adlandırmış olmalarının bir önemi yoktur. İyi bir Hıristiyan, ya da iyi bir Musevi olmak isteyenler, erdemli olmak, Allaha ulaşmak isteyenler Kuran’a uymak suretiyle inananlardan olurlar. Emirler (ibadetler) vardır. Yasaklar (kötülükler) vardır. Allah koruyan (rahman) ve bağışlayan (rahim) olandır. Emirlerle sevap, yasaklarla günah yüklenir cin ve insan…

    Muhammed Peygamberin vefatından kısa süre sonra cahiliyye devrinin kabileciliğini ve putperestliğini hortlatan münafıklar, birçok Müslümanı öldürmüşler ve Emevilerin başlattığı sapkınca halifelikle birlikte İslam’ın mesajını tahrif etmek ve onu ortaçağ Arap kültürüne dönüştürmek için maaşlı din adamlarını seferber etmişlerdir. İslam dininin tek ve biricik kaynağı olan Kuran’ın anlaşılmaz, detaysız ve yetersiz olduğunu ileri süren müşrik din adamları, yalnız Allah’a özgülenmesi gereken dini; Allah + Peygamber + sahabe + tabiin + mezhep imamları + mezhepte müçtehitler + eski alimler ve şeyhler + daha sonra gelen alimcikler ve şeyhciklerden oluşan bir anonim şirketin ortaya koyduğu bir beşerî din çorbası haline dönüştürdüler. (Lütfen şu sure ve ayetlere bakınız: 7:29; 9:31; 16:52;39:2,11,14; 40:14,65; 42:21; 98:5). Zamanımıza kadar etkileri süren bu felaketli dönemde Kuran’ın yeterli olmadığı inancı yaygınlaşmış ve ciltlerle hadis ve fıkıh kitapları uydurulmuştur. Bu “mişna”ları kabul etmeyenler sapık ve mürted (dinden dönenler) olarak damgalanmışlar ve hatta işkenceler altında katledilmişlerdir. Ebu Hanife, hadis uydurukçularının gazabına uğrayan ve Emevi ve Abbasi zalimlerinin işkencehanelerinde çile çeken mazlumlardan sadece birisidir. Oldukça şiddetli bir devlet terörünün estiği o günlerde Kuran’a rağmen bambaşka dinler oluşturulmuştur. Kuran’daki kavramların anlamını kaydırmak için seferber olunmuştur.

    Peygamberin okuma yazma bilmediği yalanından, onun insanların gözlerini kızgın çivilerle oyup çölde ölüme terkettiği iftirasına kadar… Taşla öldürme iftiralarından, Kuran’da nasih-mensuh ayetler bulunduğu şeklindeki melanete kadar… Aç bir keçinin yiyerek Kuran’dan çıkardığı taşlama ayetinden, halktan korktuğu için onu Kuran’a sokamayan hazrete kadar… Mezhepçiliğin kutsanmasından, şefaat mitolojilerine kadar… Hacerül esved denilen işaret taşının putlaştırılmasından, peygamber mezarının ziyaretinin faziletlerine kadar… Peygamberin sünnetli doğduğu yada sonradan sünnet olduğu yalanlarından, Peygamberin 30 erkeğin cinsel gücüne sahip oluşu hikayesine ve sahabenin savaş dönüşü kadınlarına koşarken orgazm oldukları uydurmalarına kadar… Aişe annemizin 53 yaşındaki Peygamberle evlenirken 19 yaşında bir ergen olduğu halde, 9 yaşında olduğu yalanından, Peygamberin bir gecede 9 kadınla cinsel ilişkide bulunduğu uydurmasına kadar… Peygamberin Medine’de bir Yahudi tarafından büyülendikten sonra haftalarca şaşkın şaşkın dolaşmasından, açlıktan ötürü zırhını bir Yahudi’nin yanına bir kaç kilo arpa karşılığında rehin bırakmış olarak ölmesine kadar… Alimlerin icmasının dini kaynak oluşundan, sevadül azam yani büyük karaltı masallarına kadar… Miracta Allah ile namaz pazarlığı uydurmasından, ayın mucizevi bir biçimde yarılıp bir parçasının Ali’nin bahçesine düşmesine kadar… Dinden dönenin öldürülmesinden, namaz kılmayanın dövülmesi veya öldürülmesi gerektiğine kadar… Erkeklerin kadınlardan üstün olduğu yanlış çıkarsamasından, hayızlı kadınların camiye girmemeleri ve Kuran’a el sürmemelerine kadar… Kadınları eşekler ve köpeklerle aynı kategoride değerlendirmekten, cehennemi kadınlarla doldurmaya kadar… Haremlik ve selamlık yoluyla kadınları hayattan soyutlamaktan, kadınları başörtüsü, peçe ve çarşafla örtüp kimliklerinden soymalarına kadar… Kuran’daki, kadınların göğüslerini örtmelerini emreden ayeti saptırarak, saçlarını örtmeleri emredildiği yalanına kadar. Erkeklere altın yüzük ve ipek elbisenin yasak/haram olduğu uydurmasından, kadınla erkeğin tokalaşmasının kötü görülmesine; erkekler için gümüş yüzük ve sakal bırakmanın dinin bir alameti gibi görülmesinden, müziğin, resmin ve satrancın haram edilişi yalanına kadar… Boşama haklarını gasbederek kadınları köleleştirmekten, erkeğin ağzından kazara çıkan bir kaç sözle aileleri dağıtmaya kadar… Zekatı senede bir kereye indirmekten, Haccı birkaç güne sıkıştırmaya kadar… Namazı üç vakitten beşe çıkarmaktan; sünnet, teravih ve bayram namazları uydurmaya kadar… Kurban kesmek yalanından ve hayvanlarla ilgili yüzlerce haramlar uydurmaktan, Kureyş’in yemek tercihlerinin dini ölçü kabul edilmesine kadar… Hilafetin Kureyş’in hakkı oluşundan, La ilahe illallah demedikçe insanları öldürmenin gerekliliğine kadar… Sakal bırakmanın ve sarık sarmanın faziletinden, kabak sevmemenin peygambere hakaret sayılmasına kadar… Peygambere uymanın hadis kitaplarına uymakla eş anlamlı oluşundan, hadislerin ayetleri iptal edebileceği küstahlığına kadar…

    İnsan ve cinin varlık iddiasında bulunması ve hurafelere sapması geçici ve mecazidir. İnsan ve cin ancak, acziyetinin farkına varıp yaratanına yöneldiğinde bilme duygusunu kavrayabilecek ve gerçeğe ulaşacaktır…
    Dini meslek edinen profesyonel din adamları, insanları Kuran’dan uzaklaştırmak için Kuran’ın zor, anlaşılmaz ve mücmel olduğu yalanını yüzyıllarca empoze ettiler. Kuran’ın anlaşılması için yüzlerce ciltlik rivayet kitaplarının didik didik edilmesi gerektiği yalanına kananlar, Kuran‘ı öğrenmeye vakit bulamadılar. Vakit bulanlar ise kafalarını binlerce hurafeyle doldurduklarından ve üstelik Kuran’ı bunlara muhtaç kabul ettiğinden onu anlama şansını baştan kaybettiler. Nitekim, Allah’ın korunmuş Kelamını korunmamış kul sözlerine muhtaç görenler, Kuran’ın anlaşılmasının zor olduğunu iddia edip durdular.

    Muhammed Peygamberin biricik şikayetinin halkının Kuran’dan uzaklaşması hakkında olması çok ilginç (25:30). Buna rağmen, son Peygamberin halkı, daha hicri birinci yüzyılda hadis üretim fabrikaları kurmaya başladı. Bu felaketli davranışın sonucunda Kuran’ı anlamaya verilen mesai alabildiğine azaldı, bunun yerine binlerce çelişkiyi içeren ilkel rivayetler üzerinde ihtisaslaşma baş gösterdi. Rivayet kitaplarını değerlendirmede ortaya çıkan ihtilafları kurumlaştırıcı usul ve mezhep çalışmalarıyla bu sapkınca tuzak güçlendirilerek orijinal evrensel mesaj Arap, Yahudi ve Hıristiyan kültürlerinin karması bir din haline dönüştürüldü.

    Peygambere yakıştırılan yalanların Hadis ve Sünnet adıyla anılacağını önceden bilen Tanrı, Hadis (söz) kelimesini ayetlerden başka bir söz için kullandığında genellikle kötü bir anlamda kullanır (12:111; 31:6; 33:53;45:6; 52:34; 66:3). Sünnet (yasa) kelimesi de sürekli “Allah’ın sünneti (sünnetullah)” olarak tanımlanır (33:38,62; 35:43; 40:85; 48:23). Dahası, Hadis ve Sünnet’in yanında uydurulan üçüncü öğreti olan İcma (toplu karar) kelimesi de Allah hariç kimin için kullanılmışsa olumsuz bir anlamla mahkum edilir (20:60; 70:18; 104:2; 3:173; 3:157;10:58; 43:32; 26:38; 12:15;10:71; 20:64; 17:88; 22:73; 54:45; 28:78; 7:48; 26:39; 26:56; 54:44…).

    Kuran’ı yeterli görmeyen inkarcılar, Tanrı tarafından Kuran’ı anlamaktan engellenmişlerdir (17:45; 18:57). Çok ilginçtir ki, Kuran’ı kaynak olarak yeterli görmeyenler Kuran’ın anlaşılması ile ilgili ayetlerin bizzat kendilerini anlamamışlardır. Nitekim, 7:3; 17:46; 41:44; 56:79 ayetleri, hem-tez-hem-kanıt olan özgün bir dille kanıtı tezin içine gömen birer sanat eseridir. Hemen hemen tüm Kuran ciltlerinin arka kapağında Arapça üç ayet yer alır. Elinizdeki Kuran’a bakarsanız büyük olasılıkla 56:77-79 ayetlerinin yazıldığını göreceksiniz. Bütün Kuran’ın içinden neden bu ayetler icma ile seçiliyor merak ettiniz mi? Neden, ellinin üzerindeki isim-sıfatı arasından sadece bir kez burada geçen Kerim (Şerefli/Yüce) seçiliyor? Neden Kuran için sıkça kullanılan Zikr (Mesaj), Hakim (Hikmetli), Mübin (Apaçık), Nur (Işık) gibi kelimeler değil de bu ayette geçen Kerim? Neden bu ayet? Neden örneğin, Kuran’ın anlaşılır bir kitap olduğunu üst üste dört kez vurgulayan ayet değil (54:17,22,32, 40)? Veya neden 12:111; 15:1; 17:9; 17:88; 17:89; 30:58; 41:3; 55:2… ayetlerinden biri değil? Mesajın “dirileri” uyarmak için gönderildiğini bildiren biricik ayeti içeren Yasin suresini, inadına ölülere hasredenlerin niyetlerinden kuşkulanmaya hakkımız var (36:70). Kuran’ın bilgisine sahip olanlarınız bu sorunun cevabını iyi bilirler: Müşrik din adamları, bu üç ayeti (56:77-79) icma ile anlamamışlar ve anlamadıkları biçimiyle onların halkın büyük çoğunluğunu Kuran’dan uzaklaştırabileceğini düşünmüşlerdir. Nitekim onlar bu ayetlerin anlamını, abdestsiz olanların Kuran’a dokunmamaları olarak çarpıtırlar. Hayızlı kadınları pis olarak değerlendirdiklerini de düşünürsek, anlamı icma ile çarpıtılmış bir ayeti en popüler ayet ve o ayette geçen Kerim kelimesini en popüler sıfat haline getirmelerinin şeytanca bir melanetin ürünü olduğu anlaşılır. Kuran’ın bir cep kitabı, bir başucu kitabı olmasını engellemek, Kuran’ı rafa kaldırmak ve duvara çivilemek amacını güden plan ne yazık ki büyük oranda başarıya ulaşmıştır. Kuran, bir tren gibi, yüksek voltajlı bir trafo veya cin gibi çarpacak tehlikeli bir nesneye çevrilmiştir. Kuran, anlaşılması çok zor, dokunulması tehlikeli, ve ulaşılması imkansız yüce bir kitap olunca, hoşgelsin hadisler, sünnetler, mezhepler ve din ticareti yapan parazitler.

    Kuranın dışındaki din adına ortada duran bütün kaynaklardaki bilgiler Kuranın aydınlığına muhtaç ham bilgilerdir. Hadis, sünnet adıyla Peygamber sözü ya da uygulaması olduğu iddia edilen sözler ve uygulamalar da olsa bu böyledir. Ki hiç bir sözün veya uygulamanın peygamber sözü veya peygamber uygulaması olduğu ispatlanamaz. Tarihsel olarak bu mümkün değildir. İletişimin ve kayıt sistemlerinin bu kadar yaygınlaştığı günümüzde bile bir kaç yıl önce bir insanın söylediği sözün gerçekten kendisine ait olup olmadığı bile tartışılabilirken, peygamberin ölümünden bir asır sonra yazılan hadis kitaplarından peygamber sözleri veya uygulamaları hakkında gerçeğe uygun bilgi elde edilemez. Şüphesiz, Allah bize bilginin tek kaynağının Kuran olduğunu bildirerek düşünüp öğüt alanlar için bu durumu açıkça vurgular. Bilgiye sınır konulamaz. Evrende varolan bütün bilgilerin kaynağı ise Kuran’dır…

    Allah’ın yol gösterdiği akıl sahipleri, kaynak bilginin en güzeli olan Kuran’a uyarlar. (39:18)

    Din adına uydurulan inanç ve uygulamalardaki çelişkiler; rivayetlerden (hadis, sünnet, içtihat, icma gibi kaynak kabul edilen rivayetlerden) kaynaklanmaktadır. Oysa Allah’ın tek dininin tek kaynağı sadece Kuran’dır. Kuran’ın kendisinde çelişki bulunmaz. Çelişki zannedilen hususlar yanlış anlaşılmalardan ve yanlış Kuran meallerinden, tefsirlerinden kaynaklanmaktadır. Din adına Kuran’a dayanmayan, fakat İslam’ın bir emri ya da tavsiyesi zannedilen konulara örnek olarak, erkek çocukların sünnet ettirilmesi bidatını (kötü geleneğini) hemde sünnet adı altında dine sonradan sokulmuş, insan fıtratını bozan sağlıksız bir adet olarak görmekteyiz.

    Erkek çocukların sünnet ettirilmesi, erkek çocuklara yapılan en büyük kötülüktür ve fıtratı (yaratılışı) bozmak, değiştirmektir. Allah’ın böyle bir emri yoktur. Cahili bir adettir. Erken boşalmanın ve ereksiyon kaybının en önemli sebebi olduğu bilimsel olarak kanıtlanmıştır. Zaten bu geleneğin ortaya çıkması ve yapılış amacına bakılırsa cinsel isteği azaltmayı ve ruhbanlaşmayı artırmayı amaçlayan Yahudi ırkına mensup insanların geleneğinden kaynaklandığı bilinen bir gerçekliktir. Oysa cinsel isteğin azaltılması değil, meşru bir şekilde tatmin edilmesi fıtratın gereğidir. Bu kötü geleneğin, Yahudilik diye de adlandırılan Musevilik inancıyla da bir ilgisi yoktur.
    Kötü bir gelenek olan bu işlem Musevilik dininin bir gereğiymiş ve Allah’ın bir emriymiş gibi önce uydurma rivayetlerle Tevrata eklenerek Musevilik dinine sokulmuş daha sonra da Müslümanların güçlü olduğu dönemlerde Müslümanmış gibi görünen bazı münafık Yahudiler tarafından deşifre olmamaları için İslam dinine yine uydurma rivayetler yoluyla hem de sünnet adı altında şeytani bir akıl oyunuyla sokulmuştur. Münafık bazı Yahudiler şekil itibariyle Müslümanmış gibi görünebilmekte ancak Musevilik dininin bir emri haline getirdikleri bu gelenekleri gereği sünnetli oldukları için (Müslümanlar da sünnetsiz oldukları için) deşifre oluyorlar ve münafıklıkları kolayca ortaya çıkıyordu. Bu çirkin geleneği Müslümanlar arasında da yaygınlaştırarak böylece münafıklıklarını gizlediler.

    Erkek çocukları sünnet ettirme geleneğinin Musevilik veya Müslümanlıkla bir ilgisi yoktur. Kuran’da erkek çocukların sünnet edilmesi diye bir emir bulunmamaktadır. Allaha ve Kuran’a inananların; bütün hayatlarını olumsuz etkileyen en büyük kötülük olan bu işlemden kendilerini ve çocuklarını korumaları, Allah’ın verdiği aklın kullanılmasının gereğidir. Allah’a inananlar çocuklarını sünnet ettirmezler. Kendilerinin rızası olmadan sünnet ettirilmiş olanların ve bilmeden çocuklarını sünnet ettirmiş olanların durumu ise Allah’a kalmıştır…

    “Hiç kimse Allah’ın verdiği bilgiyi ve aklını kullanmadan inanamaz ve Allah akıllarını kullanmayanları rezilliğe mahkum eder.” (Kuran-ı Kerim 10-Yunus Suresi 100. Ayet)

    Günümüz Müslümanlarının bildiği ve uygulamaya çalıştığı İslam, yüzyıllar boyu, din adamlarının uydurdukları kurallarla öylesine bozulmuştur ki Muhammed Peygamberin bildirdiği İslam diniyle ilgisi kalmamıştır. “Ulema” geçinen din adamları, o kadar çok şeriatlar, haramlar, çarşaflar, peçeler, gıdasal yasaklar, sakallar, sarıklar, istincalar, istibralar, misvaklar, sağ ayaklar, sol ayaklar, hadisler, sünnetler, şefaatler, hazretler, efendiler, kerametler, melanetler, mehdiler, evliyalar, şerifler, seyyitler, hırkai şerifler, sakalı şerifler, takiyyeler, takkeler, tespihler, tekkeler, mezhepler, tarikatlar, şatahatlar, muskalar, istihareler, hülleler, hileler, türbeler, nafileler, mekruhlar, menduplar, sevaplar, müstehaplar, fetvalar ve palavralar uydurmuşlardır ki İslam dinini Allah’ın doğadaki ayetleriyle çelişen, karmaşık ve yaşanmaz bir dine çevirmişlerdir. Müslüman halkların dünyanın bu kadar gerisinde kalmalarının en önemli sorumluları bu müşrik din adamları ve onları kullanan politikacılardır.

    Maalesef, bugün müslümanlık iddiasında olanların büyük çoğunluğu, Muhammed Peygamberin tebliğ ettiği din yerine onun baş düşmanları olan Ebu Cehil’in ve Ebu Leheb’in savunduğu şirk ve cehalet dinini izlemektedirler. Ne var ki Allah’ın verdiği söz gelmiş ve yüzyıllardır anlaşılmaz ve yetersiz diye damgalanarak köşeye atılan Kuran’ın mesajı karanlıkları dağıtmaya başlatmıştır. Ördükleri örümcek ağlarının ve cehalet duvarlarıyla oluşturdukları karanlıklarının dağılacağını hisseden profesyonel din adamları ve onların kör izleyicileri büyük gürültüler koparsalar da Allah nurunu devam ettirmektedir. Kuran, tüm Kuran, başka şey değil sadece Kuran.

    “Bu Kuran senden önce gönderdiğimiz elçilerimizin de yasasıdır. Sen bizim yasamızda bir değişiklik bulamazsın.” (Kuran’ı Kerim 17-İsra Suresi 77. Ayet)

    KURAN SOY BİR KİTAPTIR

    Kuran 24 ayar altına benzer. Sahtekarlar altına teneke yapıştırsalar da, hatta altın rengine boyasalar da, altının özelliklerini bilen bir sarraf altını tenekeden rahatlıkla ayırabilir. Demek ki soy metal olan altın, kimyasal yapısıyla herhangi bir sahtekarlığa karşı korunmuştur. Aynı şekilde soy ve son kitap olan Kuran, asal bir sayı olan 19 sayısı üzerine kurulu matematiksel bir yapıyla herhangi bir sahtekarlığa karşı korunmuştur (74:30). Mesajını böylesine mükemmel ve otomatik bir iç savunma sistemine sahip kılan Tanrı çok yücedir!

    Kuran’daki toplam ayet sayısıyla ilgili olarak; Kuran hakkında önemli bir bilgiye sahip olmayan bir Müslüman’a sorarsanız büyük olasılıkla 6.666 sayısını cevap olarak alacaksınız. Ne var ki, bu sayı Zamehşeri adında bir hikayecinin uydurduğu hoş bir sayıdan ibarettir. Altılardan oluşan bu sayı kolayca akılda kaldığı için popüler olmuştur. Fakat elinizdeki Kuran’dan dikkatle sayarsanız, sonucun farklı olduğunu göreceksiniz. Kuran nüshalarında 6.236 ayet bulunduğuna tanık olacaksınız. Bu sayıya Fatiha Suresinin (İlk Sure) başındaki ve Karınca (Neml) Suresinin (27. Sure) içinde geçen Besmeleler dahildir. Bağımsız birer ayet olarak numaralanmadıkları halde Kuran’ın yapısına dahil olan Sure başlarındaki diğer 112 Besmele’yi de eklediğinizde bu sayı 6.348 olur. Ültimatom (Barae, Tevbe) (9. Sure) suresinin sonuna eklenen, ancak Kuran’ın koruma sistemi tarafından dışlanan 2 “ayeti” bu sayıdan çıkardığımız vakit Kuran’da Besmelelerle birlikte tam 6.346 ayet olduğunu görürüz. Bu sayı, Kuran’ın diğer birçok elementi gibi 19 sayısının tam katıdır. Kısacası, 6.234 adet bağımsız ayet içeren Kuran, tekrarlanan Besmelelerle birlikte toplam 6.346 ayete sahiptir.

    İSLAM MUHAMMED PEYGAMBERLE BAŞLAMADI

    İslam özel bir isim olmayıp Tanrı’ya teslimiyet anlamına gelir. Tüm elçiler ve inananlar islam ve müslüman kelimelerinin kendi dillerindeki karşılıklarını, kendi inançlarını tanımlamak için kullanmışlardır (2:131; 7:126; 10:72; 22:78; 27:31,42; 28:53; 72:14). Nitekim, Tanrı yanında makbul biricik din İslam’dır, yani Allah’a teslimiyettir (3:19). Bir çok sözde müslüman, “(Allah’ın buyurduğu gibi) Kuran, tam ve detaylı ise namazların rekatlerini Kuran’ın neresinde bulabiliriz?” diye Tanrı’ya meydan okumaktadır. İslam’ın tüm pratiklerinin Kuran’ın vahyinden çok önce ortaya konmuş olduğunu yine Kuran’dan öğrenmekteyiz (8:35; 9:54; 16:123; 21:73; 22:27; 28:27). İbrahim Peygamber ve tüm elçiler namazı gözetiyorlar, zekatı veriyorlar, oruç tutuyorlar ve hac ediyorlardı (2:43; 3:43; 11:87; 19:31,59; 20:14; 28:27; 31:17). Mekke müşrikleri ise rivayetlerin ileri sürdüğü gibi heykellere tapmıyorlardı; Allah’ın kutsal kulları olduklarına inandıkları Lat, Uzza, Menat gibi isimlerden şefaat bekledikleri (53:19-23; 39:3) ve Allah adına haramlar ve farzlar uydurdukları için müşrik olarak tanımlanmışlardır (6:145-150).
    Mekke putperestleriyle olan benzerliği ortadan kaldırmak için rivayetler uyduranlar, uydurdukları heykel tasvirlerindeki çelişkileri ile aslında yalanlarını ele vermektedirler. Kuran’ın hiçbir yerinde onların heykellere taptıkları, Muhammed Peygamberin heykelleri kırdığı v.s. bildirilmemektedir. Aksine, Mekke müşriklerinin kendilerini İbrahim Peygamberi izleyen ve Tek Tanrı’ya inanan insanlar olarak gördüklerini öğrenmekteyiz (6:23; 39:3). Nitekim onlar, İbrahim Peygamberin hatırası olan Kabe’ye saygı gösteriyorlar (9:19), namaz, oruç ve haccı bazı tahrifatlarla da olsa uyguluyorlar, (2:183,199; 8:35; 9:54; 107:4-6), zekatı bildikleri halde gereği gibi yerine getirmiyorlardı (53:34). Zekat, gelirin ihtiyaçtan fazla olan bölümünü (2:219) geciktirmeden (6:141) ihtiyaç sahiplerine ve Allah yoluna (9:60) gizli veya açık olarak (2:274) verme yükümlülüğüdür (51:19).
    İslam özel isim değildir; kök olarak teslimiyet/barış anlamına gelir. İbrahim Peygamberle tekrar yenilenen (4:125; 22:78) ve tüm peygamberler ve elçiler tarafından iletilen ilahi sistem Allah tarafından bu kelimeyle tanımlanır (5:111; 10:72; 98:5). Yalnızca Allah’a teslim olmaktır (2:112,131; 4:125; 6:71; 22:34; 40:66). Yaratılışımızdaki sistemdir (30:30). Doğa ile uyumlu evrensel ilkeler sistemidir (3:83; 33:30; 35:43). Yalnızca öznel deneyimler değil nesnel kanıtları da ister (3:86; 2:111; 21:24; 74:30). Bir savın doğruluğunu kabul etmek için kalabalıklara veya duygulara değil aklın ölçüsüne başvurmamızı bekler (17:36; 4:174; 8:42; 10:100; 11:17; 74:30-31). Bilgi, eğitim, ve öğrenime önem verir (35:28; 4:162; 9:122; 22:54; 27:40; 29:44,49). İnsanın yeryüzündeki yaratılışını bilimsel olarak araştırmamızı öğütler (29:20).

    “KURAN’A GÖRE NASIL NAMAZ KILABİLİRİZ?”
    Kuran’daki 16:123 ayeti, bütün peygamberlerin ve İbrahim Peygamberin pratiklerinin Muhammed Peygamber tarafından da izlendiğini bildirir. Kuran, ilk insandan bu yana herkes tarafından bilinen bir ibadet olan namazla ilgili olarak yapılan tahrifatları ve eklenilen bidatleri düzeltmiştir. Kuran’da namazla ilgili ayetleri topluca incelendiğinde, Kuran’ın namazı tüm gerekli detaylarıyla bildirdiği görülür. Üstelik, Kuran’daki namaz hakkındaki detaylı bilgi hadis kitaplarında yapılan namaz tarifinden çok daha üstündür. Ne Kuran ne de hadis kitapları peygamberlerin ve eski ümmetlerin nasıl namaz kıldığını gösteren resimler ve video klipleri içermemektedir. Hem Kuran ve hem hadis kitapları namazı kelimelerle tarif eder. Şimdi bu tarifleri üç maddede karşılaştıralım:
    1. Kuran’ın dili hadis rivayetlerde kullanılan dilden daha üstündür. Hadis rivayetleri, farklı lehçeler, kronik ve endemik gramer hataları içermektedir. Kuran’ın dili genel olarak sadedir. Kuran’ın bu özelliği ayetlerle vurgulanır ve Kuran’ı inceleyen inananlarca teslim edilir (11:1; 54:17,22,32,40). Hayatın merkezi Kuran’dır. Peygamberler ve inananlar yaşayan Kuran’dır.
    2. Hadis kitapları çok daha fazla detay içermektedirler. Ancak bu detaylar Allah’ın gerekli gördüğü ve elçisinin öğrettiği detaylar mı? Bu detaylar Kuran ile uyumlu mu? Bu detaylar arasında çelişkilere ne demeli? Hadis kitaplarında namazın detaylarıyla ilgili düzinelerce çelişkiden hangisini seçeceğiz? Babamızın üzerinde bulunduğu mezhebin imamının seçtiğini mi seçmeli? Örneğin, Sahih-i Müslim’de Peygamberin Fatiha okuduktan sonra rükuya vardığını, yani eğildiğini bildiren birçok hadis rivayeti var. Ancak, bir başka hadis kitabında Muhammed Peygamberin falanca veya filanca sureyi zammettiği rivayet edilir. Abdestin alınması ve bozulması hakkında çelişkili bir sürü hadis, mezhepler arasındaki ihtilaflara katkıda bulunmuştur. Elleri salmalı mı bağlamalı mı? Bağlayınca göbek üzerinde mi yoksa kalp üzerinde mi tutmalı? Tekbir getirirken elleri ne kadar kaldırmalı? Ayak parmaklarını nasıl tutmalı? Şehadeti söylerken işaret parmağını ne yapmalı? Ağzı nasıl misvaklamalı? Cemaatle kılarken omuzları ne kadar sürtüşmeli? Kılarken önündekinin ensesine mi yoksa yere mi bakmalı yoksa gözleri tümüyle mi kapamalı? Akşamdan sonra kaç rekat sünnet kılmalı? Öğle namazından sonraki iki rekat sünnet mi, vacip mi, müstehap mı? Abdesti alırken sağdan başlamak ne kadar önemli? Kafaya sarık sarmak mı yoksa takke takmak mı daha sevap? Tuvalete girerken ne demeli ve hangi ayakla girmeli?… Hadis kitaplarında namaz konusunda rivayet edilen çelişkili “detayları” Allah’ın kelamındaki detaylara eklemek doğruya iletmez; olsa olsa kıldan tüyden, parmaktan tırnaktan bir sürü gereksiz detayla meşgul ederek namazın asıl amacını kaybettirir bize.
    3. Hadis kitapları namazın vakitleri konusunda garip bir hikaye anlatırlar. Buhari’deki en uzun hadislerden biri olan “miraç” rivayeti ünlüdür. Beş vakit namazın aslında az bile olduğunu vurgulayan, ama bu arada Allah’a hakaretler yağdıran ve Muhammed Peygamberi düşünemeyen birisi olarak tanıtan bir rivayet! Rivayete göre, acayip bir ata binerek göğe yükselen Muhammed Peygamber, altıncı gökte ikamet eden Musa Peygamberden akıl alarak, altıncı gök ile yedinci gök arasında mekik dokuyarak, Allah ile büyük bir pazarlık sonucunda günde 50 vakit (her 28 dakika için bir vakit) emredilen namazları 5 vakte indirmiş. Hesap-kitap bilmeyen ve kullarına karşı acımasız olan bir tanrı ile cesaretle pazarlık yapan ve ümmetini bu büyük felaketten kurtaran bir kurtarıcı olarak olarak sunulmak istenir Muhammed Peygamber. Tabii, onun bu basit hesabı bilebilmesi için, sürekli olarak Musa Peygamberden akıl alması gerektiği de… 5 vakit namaz uygulamasında bile namazların giriş-çıkış zamanları arasındaki vaktin kısa olması hayatın olağan akışı içinde uygulaması güçlüklere yol açmaktadır. Kuran, kuşkusuz böyle hikayeleri içermez. Bilginin kaynağı Kuran’dır ve Kuran’a yönelen de Allah’a ulaşır.
    Dini sadece Allah’a özgülemeye çağrıldıkları, Kuran’ın dışında izledikleri öğretilerdeki çelişkiler ve hurafeler sergilendiği vakit, Sünnilerin ve Şiilerin koro halinde: “Hadisleri, sünneti, mezhep imamlarının ictihadlarını Kuran’a eş koşmasak nasıl namaz kılabiliriz?” diye mazeret ve soru yönelttikleri bilinen ve sürekli tekrarlanan bir durum. Bu soruyu samimiyetle soranlar varsa, onlara bir müjdemiz var: Namaz kılabilme uğruna onca çelişkiyi ve hurafeyi din edinmenize ve şirk çamurunda boğulmanıza gerek yok artık; Kuran sorunuzun cevabını vermekte ve namazın nasıl kılınacağını detayıyla bildirmektedir. Gerçeğe ulaşmada ise hiçbir mazeret asla başarının yerini tutamaz.
    Sadece Kuran’ı izlersek mezhep kitaplarının tarif ettiği namazın gerçeğini bulabiliriz. Namaz uygulamalarında mezhepler tarafından ilave edilen hususları ve eksik bırakılan yönleri tespit edebiliriz. Kuran’dan Allah’ın emrettiği, elçilerinin ve müminlerin kıldığı namazı tüm detaylarıyla öğrenebiliriz. Kuran’a yöneleni Allah mahcup etmez. Mutlak başarıya ulaştırır.
    Namaz kılmak mutluluktur. Namaz hayatın/dinin direğidir. Hayatımızda namaz yoksa her şey boştur. Hayatın merkezinde namaz vardır. Namaz Allah ile konuşmaktır. Kalp gözü açılanlar, namaz kılmanın ne kadar büyük bir mutluluk olduğunu bilirler. Düşünün ki; karşınızda bir duvar var. Ama Allahû Teâlâ size o duvarı göstermiyor, duvar yok. Önünüzde âlemleri açmış Allahû Teâlâ. Dilediğini kalp gözünüzle gösteriyor. Baş gözleriniz açık olsa da açık olmasa da netice değişmez. Kalp gözünüzle görürsünüz. Bu sebebe dayalı olarak kalp gözü açık olanlar, baş gözleri kapalı namaz kılarlar. Kapalı olarak kılmaları da bazılarını rahatsız eder. Bazıları aralarında kaideler koyarlar. “Namaz kılarken gözler kapanmaz.” diye. Bu kural Allah’ın emrine uygun değildir. Kalp gözü açık olanlar, dış dünya ile ilişkilerini minimuma indirmek amacıyla gözlerini kapatabilirler. Allah’ın size göstereceği şeyi görebilmek için gözlerinizi özellikle kapatın ki; manzarayı bozan bir negatif faktör oluşarak dikkatiniz dağılmasın. Bütün kâinat önünüzde açıktır. Bütün kâinat; yerler, gökler… Allah’ın gösterdiklerini birer birer görürsünüz.
    Eğer Allahû Teâlâ kalp gözünüzü açmışsa, size bu dünyada görmek mümkün olmayan güzellikleri gösteriyorsa, o zaman namaz kılmak bir mutluluktur. Namaz boyunca Allahû Teâlâ size kalp gözünüzle neyi isterse onu gösterir. Son bilmece, Allah’ı görmektir. Bir gün Allah’a ulaşacaksınız. İradenizi de Allah’a teslim edeceksiniz ve Allah’ın Zat’ını göreceksiniz. Allah’ı dünyada görebilmek inananlar için imkansız değildir…
    Allah yoktan varedendir. Allah sürekli yaratandır ve yokedendir, herşeye hakimdir ve Allah için imkansız yoktur. Allah her şeye kadirdir ve Allah için herşey mümkündür. Allah dilediğine/dileyene, dilediğini verendir…

    Eğer siz Allah’ı gereği gibi tanımış olsaydınız, sular üzerinde gezerdiniz ve duanız sayesinde dağlar yerinden oynardı…

    NAMAZ VE VAKİTLERİ

    • Sabah Namazı, Öğlen Namazı, Akşam Namazı olmak üzere bir günde üç vakit namaz kılmayı Allah bütün inananlar üzerine farz kılmıştır.

    • Cuma Namazı olarak bilinen, Cuma günü kılınan Öğlen Namazının cemaatle kılınması gerekir. Diğer zamanlarda namazlar cemaatle veya yalnız kılınabilir.

    • Farz olan Sabah-Öğlen-Akşam namazlarına bu namazların kendi isimleriyle niyet edilir ve ancak kendi vakitlerinde kılınır. Vakti geçtikten sonra kaza namazı adı altında bu namazların kılınması söz konusu değildir. Allah’ın tanımladığı namaz kendi isimleriyle Kuran’da belirtilen Fecr-Vusta-İşa Namazlarıdır ve birinin vaktinin girmesiyle diğerinin vakti sona erer. Allah’ın iki bağımsız ayette 3 vakit namazı tanımlaması da vakitlerin başlama ve sona erme zamanlarının belirtilmesi amacıyladır. Önce Sabah ve Akşam namazları bir ayette (11:114) tanımlanmış, sonra başka bir ayette (2:238) orta namaz tanımlanmak suretiyle vakitlerin giriş-çıkış zamanları vurgulanmıştır. Yani bir günlük süre 3 ayrı namazın vaktinin bulunduğu zaman dilimine ayrılmıştır. İmsak-Öğlen arasındaki zamana sabah, Öğlen-Akşam arasındaki zamana Öğlen, Akşam-İmsak arasındaki zamana Akşam tanımlaması yapılmış ve namazların bu geniş zaman dilimlerinde kılınması emredilmiştir. Kuran’da namazla ilgili geçen diğer bütün ayetler de hep bu üç vakitle ilgilidir. Kuran’da sabah-öğlen-akşam namazı dışında herhangi bir namazdan bahsedilmez.

    • Vacip, sünnet, teravih, bayram, kuşluk, istihare, teheccüd adıyla bilinen diğer bütün farz olmayan ve sevap amaçlı kılınan nafile (serbest) namazlar kılınırken “Niyet Ettim Allah’ım Rızan İçin Namaz Kılmaya” diye niyet edilir. Vacip, sünnet, teravih, bayram, kuşluk, istihare, teheccüd namazını kılmaya diye veya başka isimler altında niyet edilmez.

    • Allah rızası için, farz namazlar öncesi ve sonrasında ya da diğer zamanlarda her zaman namaz kılınabilir.

    • Farz olan Sabah-Öğlen-Akşam namazları dahil bütün namazlar için rekat sayısında bir sınırlama bulunmamaktadır. Ancak namaz en az 2 rekat olarak ikame edilebilmektedir. Bütün namazlar 2-3-4 rekat olarak kılınabilir. Allah’ın namazla ilgi farz olan emri Sabah 2 rekat, Öğlen 2 rekat, Akşam 2 rekat olmak üzere bir günde üç vakitte 6 rekat namaz kılınmasıdır. İlave kılınan kısımlar/rekatlar ilave sevap amacıyladır.

    • Namaz Allah tarafından çok sevilen ve değer verilen bir ibadet olduğu için; farz ve diğer namazların 2 rekattan fazla olarak 3 veya 4 rekat kılınması, farz namazlardan önce veya sonra ayrıca nafile (serbest) namaz kılınması ilave sevap kazanılması amacıyladır. Normal zamanlarda 3 veya 4 rekat olarak kılınan farz namazlar ve sevap amaçlı kılınan diğer namazlar, her türlü ihtiyaç halinde, (yolculuklarda, sıkışık zamanlarda vb.) 2 rekat olarak da kılınabilir. Nitekim Cuma günleri öğlen namazı 2 rekat olarak kılınmaktadır. Cuma namazı diye ayrı bir namaz bulunmamaktadır. Cuma günü cuma namazı diye 2 rekat olarak cemaatle kılınan namaz öğlen namazıdır ve öğlen namazı olarak niyet edilerek kılınmalıdır.

    SABAH (FECR) NAMAZI

    • İmsak ile Öğlen arasındaki vaktin tamamı Sabah Namazının vaktidir. Bu zaman aralığı içinde kılınır.

    • Bismillahirrahmanirrahim. “Niyet Ettim Allah’ım Rızan İçin Namaz Kılmaya” “Allah’u Ekber” diye niyet ederek önce 2 rekat namaz kılınır.

    • Bismillahirrahmanirrahim. “Niyet Ettim Allah’ım Rızan İçin Sabah Namazını Kılmaya” “Allah’u Ekber” diye niyet ederek 2 rekat Sabah (Fecr) Namazı kılınır.

    ÖĞLEN (VUSTA) NAMAZI

    • Öğlen ile Akşam arasındaki vaktin tamamı Öğlen Namazının vaktidir. Bu zaman aralığı içinde kılınır.

    • Bismillahirrahmanirrahim. “Niyet Ettim Allah’ım Rızan İçin Öğlen Namazını Kılmaya” “Allah’u Ekber” diye niyet ederek önce 4 rekat Öğlen (Vusta) Namazı kılınır.

    • Bismillahirrahmanirrahim. “Niyet Ettim Allah’ım Rızan İçin Namaz Kılmaya” “Allah’u Ekber” diye niyet ederek 2 rekat namaz kılınır.
    AKŞAM (İŞA) NAMAZI

    • Akşam ile İmsak arasındaki vaktin tamamı Akşam Namazının vaktidir. Bu zaman aralığı içinde kılınır.

    • Bismillahirrahmanirrahim. “Niyet Ettim Allah’ım Rızan İçin Akşam Namazını Kılmaya” “Allah’u Ekber” diye niyet ederek önce 3 rekat Akşam (İşa) Namazı kılınır.

    • Bismillahirrahmanirrahim. “Niyet Ettim Allah’ım Rızan İçin Namaz Kılmaya” “Allah’u Ekber” diye niyet ederek 2 rekat namaz kılınır.
    NAMAZIN AMACI
    Namaz kılmak, sıkça zekatla ve muhtaçlara yardım etmekle birlikte anılarak namaz kılan kişinin toplumsal bilinç ve sorumluluğa sahip olması vurgulanır (2:43,83,110; 4:77, 22:78; 107:1-7). Namaz sadece Allah’ı anmak için kılınır (6:162; 20:14). Bu özel anma ve iletişim ibadeti gözetilirken dış dünya ile ilişkiler minimuma indirilmeli (4:101-103). Namaz, müslümanları günahlardan ve başkalarına zarar vermekten alıkor (29:45). Namaz hayat boyu gözetilecek bir görevdir (70:23).

    VAKİTLER

    Gecenin gündüzün iki ucuna yakın bölümlerinde gözetilmesi gereken Sabah (Fecr: 24:58; 11:114) ve Akşam namazlarıyla (İşa: 24:58; 17:78; 11:114; 38:32) güneşin göğün ortasından sarkmaya başlamasından akşama kadar kılınması gereken Orta (Vusta: 2:238; 17:78) namazı olmak üzere üç vakit namaz mevcuttur.

    Kuran’da sadece üç namazın ismi geçer. Bir başka deyişle, “salat” (namaz) kelimesi, zaman bildiren üç tanımlayıcı kelime ile birlikte anılır. İkindiyi anlattığı zannedilen ayetler öğleni, yatsıyı anlattığı zannedilen ayetler akşamı anlatır. Kuran’dan ve bütün peygamberlerin uygulamalarından bu üç vaktin dışında bir namaz vakti çıkmaz.

    1. Salat-el Fecr : Sabah Namazı (11:114; 24:58)

    2. Salat-el İşa : Akşam Namazı (11:114; 17:78; 24:58; 38:32)

    3. Salat-el Vusta : Orta Namaz (2:238; 17:78)
    Kuran’da Namaz vakitlerini belirleyen ayetlerin hepsinin bu üç vakit hakkında olduğunu görüyoruz. Kuran’da geçen namaz ayetlerinin tamamını topluca değerlendirdiğimizde Orta Namaz olarak adlandırılan namazın sabah ile akşam namazı arasındaki öğle namazı olduğunu rahatlıkla bulabiliriz. Gecenin uyumamız için yaratıldığını (78:10-11) ve gece ortasında kalkıp Allah’ı anmanın üzerimize farz kılınmadığını (73:20) ve Cuma günü kılınan öğlen namazının günün ortasında kılınmasının emredildiğini (62:9-11) düşündüğümüzde “orta” namazın sabah ile akşam namazı arasındaki öğlen namazı olduğunu anlarız.
    Tevrat da bu anlayışı destekler. İbrahim Peygamberin, İsa Peygamberin, Musa Peygamberin ve bütün peygamberlerin namaz kıldığını hatırlarsak Tevrat’ta namaz vakitleriyle ilgili ifadelerin tarihsel değerini daha iyi idrak ederiz. Tevrat’ın çevirilerine tam olarak güvenilememekle birlikte Tevrat’ın en az üç ayetinde bulunan bu desteğin bir hata veya tahrif sonucu oluştuğu olasılığı zayıftır. Tevrat’taki bu ayetlerin gerek birbirleriyle ve gerekse Kuran ayetleriyle olan tutarlılığı dikkat çekicidir. (Bak: 1 Samuel 20:41; Zebur 55:16-17; Daniel 6:10).
    Namaz vakitlerinin beşe çıkarılmasının oluşturduğu kara dumanların izini mezhepler tarihinde görebilirsiniz. Şia’nın beş vakit namazı üç vakte sıkıştıran garip pratiği, namazları beşe çıkartan Sünniler’in baskısı neticesi bir uzlaşmadan kaynaklanıyor olmasın? Sünnetlerle, nafilelerle, teravih namazlarıyla namaza sürekli zam yapan hadis ve sünnet izleyicilerinin üç vakit namazı beşe çıkarmaları çok mu uzak bir ihtimal?
    CUMA GÜNÜ KILINAN ÖĞLEN NAMAZI
    Kadın-erkek tüm inananlar haftada bir Cuma (toplantı) günü öğlen namazına açık bir duyuru ile çağrılır ve namazı erkek veya kadın bir müslümanın önderliğinde topluca gözettikten sonra herkes tekrar işine döner (62:9-11). Duyuru Allah’ı anmaya bir çağırı olup başka isimler zikredilmez (72:18-20). Hutbe namazın bir parçası olmayıp toplantıdan yararlanılarak yapılan bazı hatırlatmalar ve güzel öğütlerden ibarettir. Mescitler (camiler) sadece Allah’a özgülenmeli.
    Allah’ın ismi bir levhaya asılmışsa O’nun ismi yanında hiç bir ismi özellikle yerleştirmemeli (72:18-20). Mescitler topluma açık yerler oldukları için mescitlere gidenler temiz ve güzel giyinmeli. (7:31).
    CENAZE NAMAZI / DUASI
    Cenaze namazı olarak bilinen dua, bir namaz değil aslında. Dileğe bağlı bir duadır. Allah’a ortak koşmadan ölmüş olanları hayırla anıp geride kalmış yakınlarına destek verme amacını güder (9:84).
    ABDEST
    Namaz kılmak için abdestli olmak gerekir (4:43; 5:6). Yüzler, eller yıkanır, başlar meshedilir, ayaklar da topuklara kadar. Ayetlerdeki ifade, ayakların hem yıkanabileceği ve hem meshedilebileceği biçiminde anlaşılır (nitekim bunu bir önceki cümleyle yansıtmaya çalıştık). Böylece, duruma ve iklime göre bize serbesti tanınır. Abdesti sadece cinsel ilişkide bulunmak ve tuvalet ihtiyacını gidermek bozar; Kanamak, kadınlarla tokalaşmak ve kadının adet görmesi abdesti bozmaz ve namaza engel olmaz (5:6; 2:222). Su bulunmazsa, namaza zihinsel olarak hazırlanmak için temiz bir zemine dokunularak eller ve yüz meshedilir (5:6).
    GİYİM
    Namaz için örtünme diye bir koşul yoktur. Odasında kendi başına veya eşiyle birlikte namaz kılan biri dilerse şortla çıplak olarak namaz kılabilir. Allah bizi elbiselerimize göre değerlendirmez ve bizim saklamaya çalıştığımız organları yaratan ve çalıştıran da kendisi olduğundan onları görmekten mahcup olmaz. Adem ve Havva’nın cennetteki tavırları (çıplaklıklarını saklamaya çalışmaları), kurallara uymayarak bedenlendikleri için, suçluluk psikolojisiyle gösterdikleri bir refleksti. Aradan milyonlarca yıl geçmiş ve bu suç herkese ayan beyan olmuştur!
    Ayrıca, örtü olarak kullanılan pamuk, yün, naylon gibi nesnelerin çıplak vücutları meleklerden gizleyeceği biçimindeki yaygın inanış da temelsiz. Bizim çıplak vücudumuz meleklerin umurunda bile olmaz. Kaldı ki, banyolardan veya yatak odalarından melekler kaçmaz.
    Onlar her an bizim hizmetimizdedirler ve yaptıklarımızı her an kaydetmektedirler. Ayrıca, namazda muhatabımız melekler değil, Allah’tır. Örtünme toplumsal bir gereksinme olup kişiyi cinsel ve duygusal ilişkilerde diğerlerinden koruma amacını güder. (7:26,31; 24:31; 33:59).

    KIBLE
    Namaz için İbrahim Peygamberin yeniden kurduğu Kutsal Mescide yani Kabeye yönelmeli (2:125, 143-150; 22:26). Yolculuk anında kıbleye dönme koşulu ihmal edilebilir (2:115).
    REKAT SAYISI
    Kuran namaz için belli bir rekat sayısı bildirmeyerek serbest bırakıyor. Normal koşullarda Rekatlerin minimum 2 rekat olduğu tartışılabilir (4:101-103). Cuma günü kılınan öğlen namazının sadece iki rekat olması ilginçtir. Bu namaz her hafta topluca tekrarlandığı için rekat sayısına ekleme yapılamamıştır. Cuma günü kılınan öğlen namazı dışında, cemaatle kılınmayan namazların rekat sayıları çeşitli biçimlerde zamma uğramış olabilir. Namazın kaç rekat kılınacağı kişinin durumuna ve koşullara bağlıdır. Toplu namazlarda namazı iki rekatle sınırlandırmak daha uygundur.
    MEKANİĞİ

    Namazı ayakta durarak kılmaya başlamalı (2:238; 3:39; 4:102) ve özel durumlar hariç durulan yerden hareket edilmemeli (2:239). Namazda eğilerek yere kapanmalı (ruku ve secde) böylece Allah’a teslimiyet fiziksel olarak da bildirilmeli (4:102; 22:26; 38:24; 48:29). Herhangi bir korku durumunda ayakta durma ve eğilerek yere kapanma koşulu aranmaz (2:239).

    OKUMA

    Namazda okuduğumuz sure ve duaların anlamını namaz anında bilmeli ve Allah ile konuştuğumuzun bilincinde olmalıyız (sure ve duaların anlamlarını öğrenmeliyiz) (4:43). Namazları saygı içerisinde kılmalı (23:2). İhtiyacımıza ve içinde bulunduğumuz duruma uygun olarak Allah’ın herhangi bir ismini (sıfatını) zikredebiliriz (17:111). Namazda Allah’tan başkasını anmak namazın amacıyla çelişir (6:162; 20:14; 29:45). Namazda Allah’ı anmalı, düşünmeli, yüceltmeli, tesbih etmeli, tevbe etmeli ve sadece O’ndan yardım istemeli (1:1-7; 20:14; 17:111; 29:45; 2:45). Fatiha suresi baştan sona Allah’ı muhatap alan bir dua niteliğinde olan biricik sure olup değişik dilleri konuşanların topluca namaz kılabilmelerini sağlayabilmesi açısından uygundur (62:9-11; 4:101-103). Fatiha suresinden sonra ilave olarak ayrıca bir sure daha okunabilir. Namazlarda sure ve duaları orta bir sesle okumalı. Sure başlarındaki besmeleler okunmalı, namazlar ne özellikle gizlenmeli ne de gösteriş amacıyla açıkta kılınmalıdır (17:111). Toplu namaz kılınırsa, namaza önderlik eden kişinin orta bir ses tonuyla okuduğu sure ve dua dinlenmeli (7:204; 17:111). Otururken “Tahiyyat-Salli-Barik” denilen duaları okumamalı; zira bu dualar Muhammed Peygamber sanki herşey nazır ve hazır bir tanrıymış gibi bir hitap içermekte ve Allah’tan başkalarını anmaktadır. İlla bir şey okunmak dilenirse, Allah’ın birliğine şehadet getirilebilir veya herhangi bir dua yapılabilir. Namazda otururken Kunut Dualarını ve Rabbena duasını okumak, Tahiyyat-Salli-Barik dualarını okumaktan anlam itibariyle daha uygundur.

    NAMAZ SONRASI

    Namazları oruç gibi kazaya bırakmak ve sonradan kaza namazı olarak kılmak diye bir şey olmayıp belli vakitlerde yerine getirilmeli (4:103). Namazdan sonra Allah’ı anmaya ve zikretmeye devam etmeli (4:103).

    BİDATLER (EKLEMELER-ÇIKARMALAR)

    Öğlen namazı, ikindi namazı adı altında mükerrer olarak ikinci kez kılınmaktadır. Aynı şekilde akşam namazı da yatsı namazı adı altında mükerrer olarak ikinci kez kılınmaktadır. Kuran’da ikindi ve yatsı vakti geçmez. Günün tam ortasından başlayıp güneş batıncaya kadar devam eden ve ikindi diye bilinen öğlenden sonraki akşamdan önceki zamanı da kapsayan zaman dilimine Öğlen denilmektedir. Aynı şekilde güneş battıktan sonra, yatsı denilen zamanı da kapsayacak şekilde güneşin doğmasına, yani imsak vaktine kadar geçen zaman dilimine akşam denilmektedir. Zaten ikindi denilen zaman dilimi öğlenin son vakitleri, yatsı denilen zaman dilimi de akşamın son vakitleridir. Ayrı bir zaman dilimi değildir. Kuran’dan ikindi diye anlaşılan namaz aslında öğlen namazıdır. Yine aynı şekilde Kuran’dan yatsı diye anlaşılan namaz akşam namazıdır. Kuran dikkatle incelendiğinde bu sonuca varıldığı açıkça görülecektir.

    Aslında öğlen ve akşam namazı olan ve sevap amaçlı kılınan ikindi ve yatsı namazlarını farklı ve ayrı namazlarmış gibi farzlaştırmak, Öğlen ve ikindi ile akşam ve yatsı namazlarını bazen veya her zaman cem etmek suretiyle birleştirmek (şii dünyasında ve bazı sünni kesimde yapılan bu uygulama ile yapılan, aslında namazları zaten üç vakitte kılmaktır), kaçırılmış namazları kaza etmek, Allah’ın emrettiği ve ilk insandan bu yana kılınagelen, bütün peygamberlerin, İsa Peygamberin, Musa Peygamberin, Muhammed Peygamberin de kılmış oldukları üç vakit olan orijinal namazlara sonradan eklenen fazladan bidatlerdir.

    Camide, mescitte veya herhangi bir yerde ikindi namazı kılan cemaatle imama uyarak, öğlen namazına niyet edilerek kılınan namaz öğlen namazı olur. Aynı şekilde yatsı namazı kılan cemaatle imama uyarak, akşam namazına niyet edilerek kılınan namaz akşam namazı olur. İkindi ya da yatsı diye ayrı bir vakti olan, ayrı bir namaz yoktur.

    Güneşin sabah imsak (fecr) vaktinde doğmasıyla başlayan ve öğlene kadar devam eden zamana (Sabah – Fecr), güneşin gökyüzünde tam ortadayken başlayan ve akşama kadar devam eden zamana (Öğlen – Vusta) ve güneşin batmasıyla başlayan, ertesi sabah güneşin tekrar doğmasına kadar devam eden zamana (Akşam – İşa) tanımlaması yaparak; namaz vakitlerini kolaylık için tamamen güneşe duyarlı halde kodlayan, inananları karmaşık hesaplara, takvimlere, saate ve zamana bağlı olmaktan kurtararak, bütün enerjilerin kaynağı olarak yarattığı güneşe uyumlu bir şekilde zamana serbestçe hakim hale getiren, namaz vakitlerini akla ve hayatın olağan akışına uygun ve net bir şekilde tasarlayan ve yaratan Allah’ın şanı yücedir.

    Sevap amaçlı her zaman kılınabilecek olan nafile (serbest) namazları katagorize etmek suretiyle, vacip, sünnet, teravih, bayram, kuşluk, istihare, teheccüd namazı gibi isimlerle farklı bir namaz çeşidi olarak kılınmasını öngörmek, namaz kıldırma memurluğu (imamlık) diye bir meslek icad etmek, kadınların namazda önderlik etmesini yasaklamak, otururken Et-tahiyatu duasını okumak ve bu duada Peygambere ikinci şahıs olarak seslenmek, eller ve parmakların yeri konusundaki detaylarla meşgul olmak, namazdan önce ağzı misvaklamanın, sarık veya terlik giyilmesinin daha sevap olacağına inanmak gibi nice kurallar ve inançlar, hadis, sünnet ve mezhepler yoluyla Muhammed Peygamberden daha sonra Kuran’ı ve aklı devre dışı bırakarak bilinçsizce dine eklenen bidatlerdir.

    ORUÇ – HAC – ZEKAT

    21 Haziranda “Yaz Gündönümü” ile başlayan Ramazan Orucu 21 Temmuza kadar 30 gün sürer (2:183-187). Yine 21 Haziranda “Yaz Gündönümü” ile başlayan ve 21 Haziran ile 21 Eylülde “Güz Gündönümü”nün başlamasıyla biten ve en az 2 gün olması gereken, Mekke Vadisindeki Kabenin ziyareti ise 3 ay devam eder. (2:196-203)

    Maddi manevi olarak gönülden yardım etmek anlamına gelen zekat; hediye, bağış, vergi olarak verilir. (9:60)

    28:88 Her şey fani olacak, ancak Celâl ve İkram sahibi Rabbinin zatı Bâki kalacaktır.

    51:56 Cinleri ve insanları ancak beni bilmeleri ve bana ulaşmaları için yarattım.

    Bilinmeyi dileyerek evreni, melek, cin ve insanı yaratan Allah’a ulaşarak, Allah’ta baki kalmaya andolsun…

    Turan Sır
    Telefon : 0532 474 59 63
    İnternet : bilgedenetim@msn.com

  16. ercan dedi ki:

    Kuranda neyazıyorsa tamamı dogrudur neden dersen kuran kerim.ALLAH.C.C.HU.KELAMIDIR.hıristiyanların kendi yazdıkları kitabların hepsi yalan ve dolandır.çünkü kendi insanlarını kandırmak için böyle yalan dolan yazarlar.kuranı kerimin açıklamasını okursan nekadar dogru oldugunu anlarsınız.

  17. KABEYİ KİM YAPTI ? ARAP VE İBRANİ YALANLARI.

    Araplar ile ilgili olarak verilen genel bilgi, İbrahim peygamberin ikinci eşi olan Mısır’lı Hacer’den doğma İsmail’in soyundan
    gelenler oldukları söylenir. Arap geleneğine göre İslam peygamberi Hz Muhammed’in ve Arapların atası İsmaildir. Öte yandan yahudi ve müslüman kaynakları İbrahim peygamberin ilk karısı Sara’dan olan İshak’ın oğlu Yakub’un soyundan gelenlerin İsrail oğullarını
    oluşturduğunu söylerler.
    Kuran ise İbrahim peygamber konusunda Ali imran 67’de O’nun ne yahudi, nede
    hiristiyan olmadığını söyler.
    M.ö. 2000’li yıllarında Sümer Ur kentinde yasamış olan İbrahim peygamberin yahudi olmasıda mümkün değil, çünkü o dönem daha yahudilik diye bir inanç, İsrail oğulları diye bir kavim dünyada henüz oluşmamıştı.
    Arapların millet olarak daha çok sonraları tarihte yerlerini almalarından dolayı kök kimlik olarak Arapların İsmailden sonra oluştuklarını iddia etmek tarihi verilerle uyuşmamaktadır.
    Eski ahit İncilde (Telvin/yaratılış 11:27-31; 15:7.) ise İbrahim peygamber
    daha sonraları Ur kentini ele geçiren Keldaniler döneminde yaşadığı belirtiliyor. İncil yorumcuları Ur kentinin çok sonraları keşfedilmesi ve
    İncilin yazıldığı çağda bu kentin bilinmemesini bir mucize olarak öne sürmektedirler !!!
    Oysa Keldani uygarlığının en parlak dönemi m.ö. 700’lü yıllarıdır. Tarihçiler bu uygarlığın oluşumunu en geç m.ö. 800’lü yıllara dayandırmaktalar. Yani eski ahit verilerine göre İbrahim peygamber m.ö. 600-700’lü yıllarında Keldani uygarlığında yaşamış oluyor !!!
    Eski ahit Tevrat hesabına göre İbrahim peygamberin torunu Yakup ise m.ö. 1700-1500’lü yıllarda yaşadığı sonucu çıkmakta.
    İbrahim peygamberin torunundan 1000 sene sonra nasıl yaşadığına dair umarım Vatikan ve yahudi rabinleri akli ve bilimsel bir açıklama yaparlar. Yine İncile göre Yakub’un oğullarından olan Judan’ın ismi yahudilik inancına ismini vermişti.
    Oysa İsrail oğulları ile ilgili verinin ilk defa mö 1200’lü yıllarda eski Mısır Merneptah stelinde yazılmış bilgi, tarihte İsrail oğullarının kavim olarak oluştukları kabul gören tarihsel en eski bilgidir.
    Yukarıda verdiğimiz bilgilerde fark edildiği gibi rakamlarda tutarsızlaklar görülmektedir. Keza Mısırlıların yaptıkları ilk İsrail oğulları tanımlamasından önce İsrail oğullarının kendi yazdıkları yazıtları yoktur.
    En eski yazıtları olan Tevrat ise m.ö. 600’lü yıllarında yazılmaya başlanmıştı.
    Bu bilgilerde de Tevrat yazarları olan rabinlerin yine tarihi verileri gösteren rakamlar içinde çuvalladıkları görülüyor.
    Araplar ise İsrail oğullarından daha çok sonraları oluşmuşlardı.
    İlk Arap tanımlaması diyeceğimiz bulgu m.ö. 853 yılında Asurlu kral III Salmanzar’ın isyancı Gindibu Aribi isimli bir prensle savaştığından söz edilen yazıtlar bulunmuştu. M.ö. 530 yıllarında Pers yazıt belgelerinde Arabaya ismimli kavimden fazlaca söz ediliyor.
    Kapsamlı biçimde derli toplu Arap/Arabiya tanımlamasını ünlü Yunan tarihçi Herodot’un yazılarında görmekteyiz.
    Heredot, yazılarında Arapları, “çöl adamı, çölü geçen insanlar” olarak tanımlamıştı. Heredot tanımlamalarındaki insanlar Arap yarım adasınıda kapsayan bölgede yerleşik düzene geçmemiş konar göçerler olan bedevi dediğimiz insalardı.
    Keza Arap yarım adası çöl ikliminden dolayı yerleşime elverişli bir bölge değildi.
    Konar göçerler olan bu insanlar genellikle çadırlarda yaşıyor, vadiler arasında dolaşıyorlardı.
    İbni Halduna göre Araplar 14 ayrı kabileden oluşmaktaydı. Arap coğrafya bilimcileri ise Arapları millet olarak iki kısımla derecelendiriyorlar.
    Bunlar; birinci basamakta İsmail’in soyundan gelenler, ikinci basamakta ise
    Kahtan’ın soyundan gelenlerdi. M.s. 839 İran doğumlu tarihci Tabari’ye göre Havva Arabistan Cidde kentinde, Adem ise Serandim isimli bir yerin dağlarında yaşamaktaydı. 1304 Fas, Tanger doğumlu İbni Battuda günümüzde ismi Adem zirvesi olan dağın Sri Lankada olduğunu iddia etmişti. İbni Battuda yazısının devamında Adem ve Havva Hindistana gönderildikten sonra şimdiki Arabistana geliyorlar, hac yapmak için Mekkeye yerleşiyorlardı !!!
    Arap ve ibrani verilerine göre m.ö. 4-5 binli yıllarda yaşadığı sonucu çıkan Adem ve Havva’nın onca güzel, bereketli, yaşamın kolay olduğu cennet gibi yerler dururken yerleşim yeri olarak bula bula yaşamın çok zor ve suyun kıt olduğu Arabistan çölünü buldular iddiaları gerçekten de tuhaf. Bazı müslüman düşünürler Ademin konuştuğu dilin arapca olduğunu iddia etmişlerdi, lakin 10’cu asırda İbni Jinni bu görüşe karşı çıkmıştı.
    Tarihi arkeolojik bulgular ise Arabistan yarım adasında ilk yerleşim kalıntılarının m.ö. 200-300’lü yıllarından kalma olduğunu gösteriyor.
    Yerleşik düzene diğer milletlere göre çok geç geçen Arapların Sümer ve diğer uygarlıklardan önce kentleştiklerini iddia etmek imkansız gibidir. Yerleşik düzene çok geç geçen Arapların İbrahim ve İsmail’i Araplaştırarak Kabe’yide Arapların inşa ettiği iddiaları akıl ve bilim dışıdır. Türkçe Kabe, Arapca Kâba sözcüğünün kök anlamı ne batı dillerde nede Sami dillerde vardır.
    Kabe’nin yapı olarak küp biçiminde olması ve bu yapı biçiminin küp sözcüğünede ismini vermesi Kabe’nin gerçek anlamda kök anlamı değildir. Türkmenistan Anu ve Sümerden önce yerleşik düzene geçerek devasal kentleri oluşturan binaları yapan bir uygarlık olmamasından dolayı Arap tarihcilerin Kabe’yi ilk insan Arap Adem’in inşa ettiği iddiaları onların milliyetci sayıklamalarıdır. Üstelik Adem tanımlaması bile Arapca değildir.
    Tarihi 40 bin yıl öncesine dayanan adı Türkçe ADAM sözcüğünden türetilen Adem/Atapa zamanında Arap isminden değil cisminden bile söz etmek, hatta Arap yarım adasında insanların yaşadıklarını bile iddia etmek imkansızdır.
    M.ö. 2000’li yıllarda Sümer Ur kentinde yaşamış olan Sümeri İbrahim peygamberin Kabe’yi inşa etmesi daha anlamlı ve Kuran’saldır.
    Kuran’da İbrahim peygamberin ibrani olmadığı ve Kabe’yi oğlu İsmail ile inşa ettiği bakara suresi 127’de açıkcada belirtilmişti.
    Mö 2000’li yıllarında kavim veya kabile olarak İsrail oğulları ve Arapların isimleri degil cisimleri bile yoktu.
    Bu sebeplerden dolayı İbrahim peygamber zamanından yapıldığı iddia edilen, eski yapısından iz bile kalmayan”Kabe/Kâba” yapısının tanımlama sözcüğü ön Türkçe Sümerce olması daha mantıklı ve gerçekcidir.
    Sümer uygarlığına ait İbrahim peygamberin Sümerce konuşuyor olması ve inşa ettiği Kabe’ninde bu dilde anlamlarının olması daha gerçekci ve bilimseldir. Sümerce kapı anlamına gelen Kâba sözcüğününde ilk hecesi olan Ka tanımlamasından Sümercede türetilen sözcüklerin
    Türkçe anlamları:
    Sümerce. Türkçe.
    Ka-ta kapı-dan/kapı-da
    Ka-n-ı Kapı-y-ı
    Ka-n-a kapı-y-a
    Kâba sözcüğünün son hecesi “Ba”nın Sümerce anlamı diyeceğimiz benzerlik “Bar” sözcüğü Türkçede parlaklık ve taht anlamına geliyor.
    Bunun yanısıra Sümerce “ba-ra-e” cümlesi Türkçede öne gitmek, öne varmak, sürmek anlamına geliyor.
    “Ba ra du”: Türkmenistan Türkçesiyle “öne barmak”, Türkiye Türkcesinde
    “öne varmak” anlamına geliyor.
    “Ba ran dal”: öne uçmak, uçarak varmak.
    “Ba ra gub”: çıkıp gitmek, önceki durduğu yerinden, yurdundan ayrılmak anlamlarındadır.
    Bu bilgilerden Kabe/Kâba sözcügünün kök anlamının Tanrı’nın kapısına varmak, ulaşmak anlamına geliyor diyebiliriz.
    Bakara suresi 130’da Allah “Öz benliğini beyinsizliğe itenden başka kim, İbrahim’in milletinden yüz çevirir? yemin olsun ki biz onu dünyada seçip yüceltmiştik. Ve o, ahirette de barış severlerden/iyilerden biri olacaktır elbette” diyor.
    Burada İbrahim milleti olarak üstün köken kimlik olarak Sümerlerden bahs ediliyor diye düşünebiliriz, lakin Allah hiç bir milleti köken kimliğinden ötürü diğerlerinden üstün olamayacağını Kuran’da kesin bir dille belirtmişti.
    Burdaki vurgu, inançsal anlamda İbrahim’in sinsilesi ve ezelden beri var olan Hak inancına inananlardan bahs ediliyor diye düşünüyorum.
    Yahudi inancında da olan kurban geleneğinde İbrahim peygamber Mısır kökenli Hacer isimli hizmetçisinden olan İsmailin yerine Sarah isimli karısından olan İshak’ı kurban etmek istemişti.
    Öykünün devamı aynı İslam geleneğinde olduğu gibi Allah İbrahim peygamberin kendisine olan bağlılığını göstermiş olmasından dolayı Cebrail vasıtasıyla bir koç gönderir.
    Burada dikkat edilmesi gereken sözcükler, Halil,İsmail, Cebrail, Mikail, İsrafil, Azrail isimlerinde olduğu gibi Sümeri göksel varlıklar olan Enlil, Ninlil isimlerinin son eklerindeki Sümerce göksel, uzayı dolduran boşluk anlamına gelen “Lil”, Türkçede “Yel” sözcüğü olarak kullanılıyor.
    Hiristiyanlıkta İsa’nın haç üzerinde ölmesi ise insanlığı kurtarmak için kendini kurban ettiğine inanılmaktadır.
    Yeni ahit İncil, Philippiens mektubunda şunlar yazmakta ; “İbrahim, Allah için İshakı kurban etmek istemişti, İshak babasının emrini yerine getirmesi için babasına teslim oldu. Allah insanlığı kurtarmak için tek oğlu İsa’yı kurban etmiştir. İsa Allahın iradesine kendini feda ederek teslim oluyor”.
    İncilde bunlar yazarken İncilin baska bir yerinde İsa ölüme giderken “Baba beni neden terkettin” diye yalvardığı yazmakta.
    Biryerde Allah’ın iradesine teslim oluyor, başka yerde beni neden terkettin diye isyan ediyor !!!
    Gerçekten ilginç !!!
    İsevilerde Allah olduğuna inanılan İsa’nın insanları kurtarmak için kendini feda etmesi, kendi yarattığı Adem’in islemiş olduğu basit günahtan kaynaklanmaktadır.
    Bilindiği üzere hiristiyanlık inancında telsis/üçleme vardır.Bunlar; Allah/Baba, İsa/Oğul ve kutsal ruh’tur.
    Bu tanımlamada algılanan üç Tanrı olgusununun kafa karıştırmasından dolayı hiristiyan dinbilimcileri son düzeltmeleriyle aslında bunların üçte bir olduğunu söylemeye başladılar.
    Sanki yüzbinlerce Khatarı, Bogomilleri, Pavlikanı, Ariusçüler gibi İsa’nın Tanrı’nın oğlu olmadığına inanan insanları katleden onlar değillerdi.
    Yukarda verdiğim Philippiens mektubunda Allah’ın biricik oğlunu kurban ettiği yazmakta.
    Hani hepsi üçte bir oluyorlardı !!!
    İncilde anlatılan öykülerde İsa ölümünün üçüncü gününde aynı Mısırlı Horüs, Persli Mithra, Hintli Krişna, Frikyalı Attis gibi tekrar diriliyor.
    sonra Allah’ın sağ tarafına oturuyor !!!
    Kutsal ruh nerde duruyor pekiyi ?
    Madem hepsi üçte bir oluyorlar, neden Allah insanlığı kurtarmak için Meryemin rahminde dokuz ay bekledikten sonra sıradan insanlar gibi
    yaşıyor, daha sonra insanlığı kurtarmak için kendisinin Allah’ın oğlu olduğunu söylüyorda, neden kendisinin Allah olduğunu gizleyerek kendisini feda etme gereksimini duyuyor ?
    Burası daha karmaşık, haydi diyelim bizler Adem’in işlemiş olduğu günahtan dolayı kirliyiz. İsa insanlığı bu günahtan kurtarmak için kendini feda ediyor. Burada kendini feda eden İsa’mı? yoksa Allah’mı?
    Hepsi üçte bir olduklarını farz edelim, pekiyi herşeyi yaratan Allah’ın üç
    gün ölü kalıp tekrar dirilmesi mümkünmü !!!
    Hani Allah sonsuzdu ???
    Üç gün ölü kalan Allah nasıl sonsuz oluyor ???..
    Sonsuz olan, her şeye gücü yeten Allah’ı romalı askerlerin çarmıha gererek
    iskenceyle öldürmeleri mümkünmü ?
    Romalı birkaç askerin öldürdüğü Allah’ın gücüne ve kutretinin olduğuna nasıl ikna olacagız !!!
    Burada kendini feda eden Allah’ın oğlu İsa desen, Allah’ın birliğine
    muhalefet etmiş oluyorsun.
    Yok, kendini feda eden Allah desen, bu defada İsa’nın Allah’ın oğlu
    olduğunu inkar etmiş oluyorsun. Madem hepsi bir, neden Allah yasak meyveyi yiyen, kendi yarattığı, Allah
    için sıradan bir varlık olan Adem’in işlemiş olduğu basit günahtan arınmak için kendini feda ediyor ?
    Şu mantıksızlığa bir bakın. Allah, Akadlarda Lilith olan Sümeri kısıkıl lilla’nın Havva’yı aracı ederek
    Ademi kandırması sonucunda işlenen günah için kendini feda ediyor!!! Madem öyle, milyonlarca insanın kanına giren emperyalist sömürücü
    sionist ve evanjilistlerin elinden insanlığın kurtulması için Allah kendini ne kadar feda etmesi gerekiyor ?
    Çık çıkabilirsen işin içinden.
    İsa’nın ölümünden 4 asır sonra sokuşturulan zıtlıklar yumağı telsis anlayışında galiba herşey mümkün oluyor.
    İkibin senedir kimse anlayamadı bu olguları, hatta Vatikan bile
    anlamdırarak akli cevaplar veremiyor, bunun içindirki sürekli eklemeler üzerine düzeltmeler yapıyorlar, lakin yine bir kalıba sığdıramıyorlar.
    Üstelik bir dedikleri diğerini tutmuyor.
    Birde biz neden Adem’in işlemiş olduğu günahın ceremesini çekiyoruz !!!
    Allah bu kadar zalim bir yaratıcımı ?
    Sorularımızı hiristiyanlık inancı olgu ve anlayışlarına göre yapmamızdan
    dolayı böyle sorulara cevap bulmak imkansız gibidir.
    İznikte pagan kral Konstantin önderliğinde, yunanca yazan İncil yazarları iki bin yıl sonra insanlar arkeolojik bulgular eşliğinde bilimsel
    verileri kullanarak bu tür sorular soracaklarını bilmiş olmalarının mümkün olmamasından dolayı birbirine zıt bu tür konuları islemiş olmalılar.
    Francis bacon’un dediği gibi “sapkın odun üstünde yananlar değil, o odunu yakanlardır”.
    Hiristiyanlık ve yahudilik ile ilgili verdiğimiz bu anlayışların bizi daha
    çok ilgilendiren yer ise eski ahit Tevratı oluşturan Eşther isimli tarihi olayların anlatıldığı kitabın olmasıdır.
    Yıllarca sürmüş olayların öyküleri anlatılan bu kitapta yahudi bir kız,Pers imparatorluğunun en güçlü olduğu dönemde çağının en güzel kızı olmasından dolayı Pers kralı Assuerus ile evlenmesi sonucunda tahta çıktığı anlatılmaktadır. Bu dönemde Haman isimli vezirin yahudileri yok etme girişimini tahta çıkan Eşther ve amcası Mardoşe’nin önlemesi, sonsuza kadar belleklerden silinmemesi gereken kutsal Purim günü ismiyle her yıl sürgün ve kurtuluş mucizesi olarak yahudilerce kutlanılmakta.
    Tarihi olayların anlatıldığı bu kitabı inceleyen bilim insanları bu anlatımları Pers tarihiyle karşılaştırmaları sonucunda bu kitapta anlatılan
    öykülerin ordan burdan toplanan tarihi dahada eskilere dayanan Babillilerin efsanevi öykülerinden ibaret olduğunu gördüler.
    Kitapta kral ve yardımcılarının isimlerinin bir kısmının Pers imparatorluğunda olmadığı, bir kısmının ise başka uygarlıklarda olan inanç olgu isimlerinin olmasından dolayı o dönem olduğu iddia edilen yahudi göç ve katliam girişimlerini araştıran bilim insanları Eşther kitabında anlatılan öykülerin gerçekle bir alakasının olmadığını gördüler.
    Geneli eski efsanelerden esinlenerek oluşturulmuş, uyarlanmış hayal ürünlerinden ibaretti.
    İbranice anlamları olmayan Eşther ismi Akadlarda aşk tanrısı olduğuna inanılan İştar isminden, Mardoşe ismi ise yine Akadlarda en büyük Tanrı olduguna inanılan Marduk’un hizmetkarı anlamina gelen Aramice Mardoşe sözcüğünün ibraniceye anlamının değiştirilmesiyle yahudiliğe yerleştirilmişti.
    Ne tesadüs…
    Akadların aşk ve güzellik tanrıcası İştar kadın, Tevratı oluşturan kitabın yazarı, çağının en güzel kadını olduğu iddia edilen Eştherde kadın !!!
    Pers tarihinde bu isimde bir kraliçe hiç olmamışken birde çağının en güzel kızı olarak Pers kralıyla evlenerek tahta oturuyor !!!
    Akadlarda güzellik ve aşk tanrıçası olduğuna inanılan İştarı ibraniler Eşther ismiyle kendilerine uyarlayarak çağının en güzel kadını yaparak
    yahudileştirmişlerdi.
    Marduk erkek, Mardoşede erkek !!! Aramice Marduk’un hizmetkarı anlamına gelen Mardoşe sözcüğünü ibraniler
    katakülleyle Allahın hizmetkarı olarak çeviriyorlar !!!
    Bu kitapta anlatılan öykülerin gerçek kökenleri incelendiğinde Akadlar döneminde mezopotamyanın en büyük tanrısı bir anlamda ibranilerinde tanrısı olmuş oluyordu. Şu tarihi tahrifata ve yozlaştırılmışlığa bir bakın, Sümerlerde Tengri’nin Kadın kaganı olan In Anna Akadlarda aşk tanrıçası İştar olmakla kalmıyor yahudiliğin ve hiristiyanlığın oluşmasına kaynak oluşturduğuna inanılan kitabında yazarı oluyor. Eşther kitabında Pers imparatorluğunda vezir olarak kötü adamı oynayan Haman ise Elamlılar panteonunda tanrı olduğu iddia edilen tarihi bir kişilik olarak karşımıza çıkmakta…
    Yahudilerin mucizevi kurtuluş “Purim” bayramları ise ismini Babillilerde baharın gelişi olarak kutlanan, çıkmak anlamına gelen “Puru” isimli
    bayramlarından araklanıyor. İnanılması mümkün olmayan tarihi olduğu iddia edilen öykülerde anlatılan zaferler Babilliler efsanelerindekilerle aynı. Aramice Tanrı Mardukun hizmetcisi anlamına gelen ibranice bir tanımlama
    olmayan Mardoşe ismini yahudiler Tanrı’nın hizmetkarı olarak çevirerek kutsamışlar.
    Eşther kitabında dağınık olan bu öyküler eski ahit Tevratı oluşturan Samuel kitabında daha bir derli topludur. Bu kitapta Mardoşe’nin atası Saul’un yahudi düşmanı Haman’ın atası Agagı büyük bir zaferle yendiği anlatılmaktadır.
    Agag ise Uruk hakanı Sümeri Gılgamışın bölgeyi yönetmek için amansız mucadeleye girdigi Kişh kenti hakanıdır.
    Samuel kitabındaki öykülerinde Gılgamış destanından arakladığını görmekteyiz.
    Sallamak ve araklama diye ben buna derim işte, öyle güzel sallamışlarki
    insanlık binlerce yıl bu yalanlara Allah’ın gönderdiği din diye iman eder olmuş.
    Sümerlerde Tengri sıfatı olan “Mar-utu” Akadlar döneminde mezopotamyanın en
    büyük tanrısı olmakla kalmamış İsrailoğullarını zalim Hamandan kutaran
    Eşther’in amcasıda olmuş.

  18. Tengri Menem dedi ki:

    İSLAM’IN PAGAN KÖKLERİ.

    Pakistanlı araştırmacı yazar Dr Jawad Ali’nin İslam’dan önce arap tarihi kitabı 5’ci cilt, sayfa 223.
    http://matricien.org/matriarcat-religion/islam/origines-islam/

    ATAERKİL YAPININ ARABİSTANA GELİŞİ.
    Ataerkil yapı tarihi süreçte m.ö. 4.000 yıllarda Sümerlerle mezopotamyada oluşmaya başlamıştı.
    Bu dönemden sonra eski ana tanrıçalar yavaş yavaş asimile edilmiş, yeni ata tanrılarla değiştirilmeye başlanmıştı.
    Babil tanrısı Hu Baal ortadoğuda hızla yayıldığı için Arabistanın ana tanrıçaları olan Allat, Uzza ve Manat için tehtit oluşturmuştu.

    YAY BİÇİMİNİNDE OLAN AY VE BİRİNCİL ANA TANRIÇA SİMGESİ.
    Ay ve yıldız günümüzde İslam’ın simgesi olarak görülür. Oysa bu simgenin antik çağlarda anadoluda kullanıldığını biliyoruz. İslama geçmeden önce m.s. 800’lü yıllarda anadoluya yerleşmiş Türk boyları bu simgeyi kullanılıyorlardı.
    Tarihi daha eskilere dayanan hilali Babil ve eski Mısırlılarda da görüyoruz.

    MEKKENİN ÜÇ TANRIÇASI.
    Kureyş kabilesi Mekkede Allat, Uzza ve Manat isimli üç tarıçayı kutsayarak inanıyor, Ka’aba etrafında dönerlerken tarıçaların isimlerini söylüyorlardı. 737-819 yılları arasında yaşamış Arap tarihçi İbn al-Kalbi, kureyşlilerin Ka’aba etrafında dönerlerken “Allat, Uzza, Manat üç idol/önderimiz siz bizim (al-gharānīq) üst ulu kadınlarımızsınız” dediklerini ve onlara saygı olarak kafalarını kazıdıklarını kitabına yazmıştı. İslam öncesi tarıçalara saygı ifadesi olan kafa kazıma uygulaması İslamın haç ritüelinde de uygulanmakta.

    HU-BAL,TANRIÇALARIN BABA TANRISI.
    Nabateanlar (Petra, Ürdün) için , Allat tüm tanrıların annesi iken öbür Araplar için Allat, El-Uzzâ ve Manat ( الله جل جلاله ) Allah’ın kızları olarak Allah’ın rızasını sağlayan aracılar olduğuna inanılırdı. Allah(tanrı) inancı tanrı Sin – Hubal ( Baal ) olarak Arap panteonuna mezopotamyadan getirilmiş, daha sonra Mekkede egemen olmuştu. Çok az da olsa bu tanrı ile ilgili küçük tapınaklar, temsiller ve yazılı kayıtlar günümüze kadar gelmiştir . Allah ismini İslam öncesi araplarda kullanıldığını Muhammed’in babasının ismi olan Abd’Allah sözcüğünde Allah’ın kulu, yardımcısı anlamında görüyoruz.

    KABE, TANRIÇA ALLAT TAPINAĞI.
    Ka’aba sözcüğü Arapça küp anlamına gelir. Fakat “kızlık” anlamına gelen eski yunanca “Kaabou” sözcüğünün Yunan mitolojisinde tanrıçalar olan Astarte ve Aphrodite inançsal vurgusunu İslam öncesi üç tarıçaya inanılan Ka’aba-Kaabou sözcüğünün benzer anlamlar içerdiğini ve ortak inançsal olguları paylaştıklarını görüyoruz . El-Uzzâ (العزى) cahiliye dönemi denilen islam öncesi araplarda aynı Roma imparatorluğunda venüs gibi bekaret tanrıçası olduğuna inanılırdı . Antik tarihçiler İslam (jahilya, cehalet dönemi) öncesinde Arap yarımadasında 24 Ka’aba olduğunu, Mekke Ka’aba’sının ise tüm kabilelerin saygı duydukları tapınak olduğunu yazmışlardı. Suudi araştırmacılar Arabistanın birçok yerinde benzer Ka’aba’ların olduğunu ve bu yapılar etrafında belirli günlerde dairesel yürüyüşler ve kurban ritüelleri gerçekleştirildiğini bulmuşlardı. Bunlardan en önemlileri Taif’te bulunan tanrıça Allat, Nakhlah’ta tanrıça Uzza ve Quadayd’a ki tanrıça Manat Ka’aba’larıdır.

    TANRIÇA ALLAT’IN RAHİBELERİ.
    Yedi çıplak rahibe her gezegen için ( güneş / ay / mars / Merkür / Venüs / Jüpiter / Satürn) yaklaşık yedi defa taş etrafında dönerlerdi. Günümüzde Ka’aba bekçilerine yaşlı kadının oğulları, Saba’nın oğulları anlamına gelen “Beni Shaybah” denilir. İslam öncesi ise tanrıça Allat’ın bir takma adı veya lakabı vardı. Shaybah/Şeybe olarak telafuz edilen Saba isimleri “kadim bilgeliğin” veya “eski/yaşlı bilge kadına ait” anlamlarına geliyordu.
    İslam öncesi Ka’aba’nın bekçilerine yaşlı bilge kadının kızları anlamına gelen “Bathi-Sheba”, Saba evinin rahibe kızları anlamına gelen “Bethsabée” denilirdi. Günümüzde ise müslümanlar tanrıça Allat rahibelerinin tapınma ritüellerini aynı biçimde Ka’aba etraffında yedi defa dönerek bu geleneği tekrarlarlar.
    Ka’aba bekçileri olan rahibelerin yerini İslam’dan sonra erkekler almıştır.

    TAŞ KÜLTÜ.
    Aynı paganlar gibi bir taşı kutsamak !!!
    Çok tanrılı eski dönemde tanrısal taş anlamına gelen béthyle sözcüğünü İbranice Bethel “kutsal taş” anlamında da görüyoruz. Kâbe taşıda bu inançsal uygulamadan ayrı değildir. Bir taşı kutsama anlayışı islamiyetin ilk dönemlerinde ortadoğunun her yerinde ve eskiden beri antik çağlarda yaygın dinsel bir uygulamaydı. Örnek olarak roma imparatoru olmadan önce büyük rahip olan Élagabal/Elagabalus veya Héliogabalus’un kutsadığı Emese’nin siyah taşını, Petra’da bulunan Dusares’in siyah taşını ve m.ö 204 yılında roma imparatorluğuna giren, anadolunun bir çok yerinde eski kalıntılarda bulunan Fikikyalılardan kalma Kibele, Artemis, Sardes ve eski Mısırda bereket ve verimlilik tanrıçası olan Astarte’nin kutsal taşlarının takipçilerince kutsandıklarını gösterebiliriz. İslam öncesi Arabistanda sadece siyah taş kutsanmıyordu, Arabistanın güney kenti Ghaimanda kırmızı taşa ve Mekkenin güneyinde olan Tabala kenti yakınlarında bulunan Kaaba d’al Abalat’ta Beyaz taşa tanrısallık verilerek kutsanıyordu.

    ALLAT’IN CİNSEL ORGANI VE KARA TAŞ.
    Birçok batılı, özellikle de bilge kadınlar Kabe’nin köşesinde olan, deliği kadın cinsel organına, kara taşları da organdan çıkan bebek başına benzetmişlerdi. Mekkede kabe etrafında dönülerek yapılan Hajj/hac sözcüğü arapçada sürtünme anlamına geliyor. İslam öncesi pagan Arap inancında kadınlar doğurganlıklarını yükseltmek için kara taşa cinsel organlarını sürtüyor ve sonra kan revan içinde çıplak olarak (tavaf) etrafında dönüyorlardı.

    MEKKE DE AYAKTA KALAN FALLİK KÜLTÜMÜ ? ŞHİVA HACILIĞIMI ?
    Şeytan taşlama; arapçada : رمي الجمرات, Ramy al-Jamarat, bir hedefe (taş) atma anlamına geliyor.
    Hacılar önceden topladıkları taşları hac sırasında üç şeytan’ı simgeleyen sütunlara fırlatırlar.
    Bu ritüel hac’cın üçüncü günü Mekkenin 5 km uzağında olan Mina’da uygulanır. Eskiden küçük yuvarlak olan sütunları günümüzde devasal duvarlar almıştır. Ka’aba’nın kenarında,içinde kara taşların bulunduğu oval biçimli delik kadın cinsel organını andırdığı gibi şeytan olarak taşlanan üç sütun ise üç tarıçayı dölleyen üç phallus/erkek cinsel organı simgesi kökenli olarak bize İslam öncesi pagan doğurganlık inancından kalma olduğunu gösteriyor. Çember içinde taşlanan bu üç sütunları aynı Hinduizm tanrısı Şhiva inancından kalma Phallus/Fallik simgeleri olduğunu söyleyebiliriz. Çünkü hacılar aynı Hinduizm inancında olan Brahmanlar gibi beyaz giyiniyor, aynı onlar gibi hac sonunda kafalarını kazıyorlar.

    RAMAZAN ORUCU VE ALLAT’IN HAMİLELİĞİ.
    Miladi takvimden 11 gün eksik olan müslümanların kullandıkları hicri takvim ayın hareketlerine göre hesaplanıyor, bir yılda 12 ay ve 29,30 gün bulunuyor. İslam öncesi pagan inançlarda insanlar ayın hareket süresine anlamlar veriyor, kadınların hamilelik dönemlerine benzetirlerdi.
    İslamda ise Ramazan ayı hicri takvimin 9’cu ayıdır, bu ayda müslümanlar oruç tutarlar ve sonunda bayram ederler.
    Ramazan ayı, orucu ve bayramı bize Allat’ın dokuz ay hamileliğinden sonra gerçekleşen doğumu için yapılan eski pagan bayramları kökenli olduğunu gösteriyor.
    http://matricien.org/matriarcat-religion/islam/origines-islam/

Bir Yanıt Bırakın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Connecting to %s