ANAYASA VE ULUSAL SORUNUMUZ

468x321-anayasaveulusalsorunDemokrasinin beşiği olarak görülen Fransa Cumhuriyeti anayasasının başlangıç bölümünde şu ifadeler vardır:

“Geleneklerine sadık olan Fransa Cumhuriyeti, devletler arası hukuk kaidelerine uyar. (…)
Fransız Birliği, medeniyetlerini geliştirmek, refahlarını arttırmak ve güvenliklerini sağlamak amacıyla kaynaklarını ve gayretlerini birleştiren veya ahenkleştiren milletlerden ve halklardan oluşmuştur.”

Fransa Anayasasının ilk üç maddesi şöyledir:

Madde 1. “Fransa bölünmez, laik, demokratik ve sosyal bir cumhuriyettir.”
Madde 2: Cumhuriyetin dili Fransızca‘dır. Ulusal simge mavi, beyaz ve kırmızı renklerden oluşan üç renkli bayraktır. Ulusal Marş Marsillaise’dir. Cumhuriyetin veciz ifadesi “Özgürlük, Eşitlik, Kardeşliktir”. Cumhuriyetin ilkesi; “Halkın, halk tarafından ve halk için yönetimidir.”
Madde 3: Milli egemenlik Fransız halkına aittir. Halkın hiçbir parçası ve hiçbir fert milli egemenliğin kullanılmasını kendisine izafe edemez.

Şimdi de sıkça bahsi geçen İspanya Anayasasını görelim:

İspanya anayasasının giriş bölümü şu ifadelerle başlar:

İspanyol Milleti, adalet, özgürlük ve güvenlik oluşturmak ve her üyesinin refahını desteklemek için, egemenliğini kullanarak, şunları yapmak için iradesini ilan eder:”

İspanya Anayasasının ilk 3 maddesi ise şöyledir:

1. Bu Anayasa, İspanya‘yı, hukukun üstünlüğüne bağlı, kanun düzeni, özgürlük, adalet, eşitlik ve siyasi çoğulculuğun en yüksek değerlerini savunan sosyal ve demokratik bir Devlet olarak kurar.
2. Ulusal egemenlik, Devletin gücünü aldığı İspanya halkınındır.
3. İspanyol Devleti‘nin siyasi şekli parlamenter monarşidir.

Yeni Anayasa tartışmalarında neredeyse ilk 3 maddeden başka bir şey tartışılmıyor. Anayasada Türk sözcüğüne yer verilip verilmemesi, üzerinde en çok durulan konu. Son olarak CHP milletvekili Birgül Ayman Güler’in sözleri bu konudaki tartışmaları daha da alevlendirdi. “”Bana Türk ulusuna Kürt milliyetini eşit gördüremezsiniz” diyen Güler, ırkçılıkla, faşistlikle, Türkleri Kürtlerden üstün görmekle suçlandı. Halbuki Güler, 1921’deki Teşkilat-ı Esasiye kanunundan bugüne tüm anayasalarda yer alan bir olgudan ve gerçekten söz etmekteydi. Ama sadece AKP ve BDP’nin saldırılarına maruz kalmadı, CHP içinden de tepki gördü ve Kılıçdaroğlu tarafından uyarıldı.

CHP’li Güler’in söyleminde bir yanlış yoktu. Sadece eksiği vardı. Eksiği, bu gerçeği ortaya koyarken sözlerini çarpıtacak art niyetliler olacağını düşünememesi ve yeterli açıklamayı yapmamasıydı. Eğer sözlerinin başında Türk, Kürt ya da Çerkes her milliyetten yurttaşın birbirine eşit olduğunu, aralarında hiçbir üstünlükten bahsedilemeyeceğini belirtseydi; hiçbir suçlamayla karşılaşmazdı ve tartışılan kendi sözleri değil, anayasadaki “Türk ulusu” kavramı olurdu. Ama sanki AKP ve BDP’ye pas atmış gibi oldu, onlar da bu pası kamuoyuna farklı yansıtarak gole çevirdiler. Bu arada asıl ırkçılığı BDP’li Sırrı Sakık yaptı. Kafkaslardan, Boşnaklardan gelenlerin bu ülkenin sahiplerinden olmadığını söylemesi ve onlara karşı “haddinizi bilin” demesi düpedüz ırkçılıktır, ayrımcılıktır.

Dünyada her devletin anayasasında bir ulus kavramı vardır. Yazımızın başında Avrupa’nın demokraside en ileri görülen iki ülkesinin anayasasında ulus kavramının nasıl yer aldığını görmüştük. Devletimizin adı ve ulus kavramı da daha cumhuriyet kurulmadan, daha emperyalistlerin işgali altındayken, daha sınırlarımız bile belli değilken 1921 yılında Teşkilat-ı Esasiye kanununda oluşturulmuştu. 1. Maddede hakimiyetin kayıtsız şartsız milletin olduğu, 2. Maddesinde icra kudretinin Büyük Millet meclisinde olduğu, 3. Maddesinde ise Türkiye Devleti’nin Büyük Millet meclisince idare olunduğu belirtilmişti.

Çünkü Avrupa, 1200’lü yıllardan itibaren Anadolu’ya “Türkiye”, Anadolu insanına da “Türk” demekteydi. Üç kıtada geniş topraklara sahip Osmanlı İmparatorluğu parçalanmıştı ve elde kala kala Anadolu yani batılıların diliyle Türkiye kalmıştı. Bunun yanında elbette ulus-devletçiliğin ve milliyetçiliğin Osmanlı’daki yansıması olan Pantürkizm de etkili olmuştur. 600 yıllık Osmanlı döneminde gün yüzü görmeyen, ezilip aşağılanan Türkler kendi kurtuluşlarının, kendi bağımsızlıklarının mücadelesini vermekteydiler ve kuracakları yeni bağımsız devlete de kendi isimlerini vermek haklarıydı. Cumhuriyetin ilanından sonra düzenlenen 1924 Anayasasında “Türk milleti” kavramı vurgulanmış ve 88. Maddesinde vatandaşlık tanımı kesin olarak belirtilmişti.

“Türkiye’de din ve ırk ayırdedilmeksizin vatandaşlık bakımından herkese “Türk” denir.”

Görüldüğü gibi maddede din ve ırk ayırt edilmeksizin ibaresiyle Türklüğün bir ırk ve din bağı içermediğine açıklık kazandırılmıştı. 1961 ve 1982 anayasalarında “Türk Devletine vatandaşlık bağı ile bağlı olan herkes Türktür.” denildi. Anayasanın 10. Maddesinde ise “Herkes, dil, ırk, renk, cinsiyet, siyasî düşünce, felsefî inanç, din, mezhep ve benzeri sebeplerle ayırım gözetilmeksizin kanun önünde eşittir.” ifadelerine yer verildi.

Kuruluşundan itibaren Türkiye Cumhuriyetinin anayasalarında ırk ve din ayırımı yapılmaksızın her birey Türk vatandaşlığı tanımı kapsamına alınmıştır. Ne Türk’ün Kürd’e, ne Kürd’ün Çerkes’e üstünlüğü söz konusu değildir. Uygulamada da böyle olmuştur, hiç kimse etnik kökeni nedeniyle ayrımcılığa tabi tutulmamıştır. Her etnisiteden cumhurbaşkanı, başbakan, bakan ve milletvekilleri olunmuş, devletin her kademesinde hiç ayrım gözetilmeksizin görev alınmıştır. Ancak zaman zaman münferit ırkçı söylemler ve özellikle Şeyh sait isyanı, Ağrı ve Dersim isyanlarından sonra acı olaylar yaşanmıştır. İsyanlara tepki olarak baskı ve asimilasyon politikaları kaçınılmaz olarak ortaya çıkmıştır. Çünkü daha Kurtuluş Savaşı verirken başlayan isyanlar milliyetçi kesimden büyük tepki almaktaydı. İsyancılara hain gözüyle bakılmakta, İngilizlerin kışkırtmasıyla isyana kalkıştıkları düşünülmekteydi. Şeyh Sait İsyanı da saltanatın ve hilafetin kaldırılmasına, devrimlere karşı gerici bir ayaklanma olarak nitelendiriliyor, kimileri arkasında İngilizler olduğundan, kimileri ise İttihatçı Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası’nın parmağı olduğundan şüpheleniyordu.

O dönemde toplum henüz ümmet-millet kavram kargaşasından kurtulabilmiş değildi. 600 yıl boyunca ümmet toplumu olarak yaşamış ve kimliğini “Müslüman” olarak görmüştü. Millet kavramını da ümmet gibi görüyor, etnisite ayrımını sadece gayrimüslimler için yapıyordu. Yani, Türkmen, Yörük, Arnavut, Kürt, Arap, Laz, Çerkes tüm Müslüman kesim toplumun gözünde milletti.Türk milleti denilince Anadolu’da yaşayan tüm Müslümanlar anlaşılıyordu. Sadece küçük bir Kürt azınlık Kürt milliyetçisiydi ama Kürt toplumu ulus bilincinde olmadığından isyanlarda Kürtçülükle değil, dini söylemlerle halkı kışkırtıyorlardı.

Siyasiler ise sorunun ciddiyetini ancak Şeyh Said isyanından sonra anlayabildiler. Devletin ve milletin birliğini korumak amacıyla çeşitli raporlar düzenlendi. Bunların çoğu entegrasyon amaçlı idi. Ağırlıklı olarak topraksız köylülere toprak dağıtılarak feodalitenin yıkılması, şeyh, şıh, ağa gibi derebeyi baskısı altında yaşayan köylülerin özgürleştirilmesi ve uygarlaştırılması öngörüleri uygulanmaya çalışılıyordu. Bölgeye Balkanlardan ve Kafkaslardan göç etmiş muhacirlerin yerleştirilmesi, bölge halkından isteyenlerin de batı illerine yerleştirilmesi düşünülen tedbirler arasındaydı. Bu tür iskan politikalarının yanında, İçerisinde Türkçeden başka dil konuşulmasını yasaklayan ve asimilasyon amacı taşıyan maddeler de içeren “Şark Islahat Planı” ise münferit örnekler dışında pek uygulama alanı bulmuyordu.

Sonuçta ne toprak reformu yapılabilmiş, ne derebeylikler yıkılabilmiş ne de entegrasyon sağlanabilmişti. Sorun büyüyerek günümüze miras kaldığı gibi, geçmiş hoş olmayan asimilasyon örnekleriyle ve katliam niteliğinde katı müdahalelerle hatırlanır olmuştu. Hatta 80’li yıllarda bile Kürt kimliğini reddedip Kürtlerin dağlarda kar üzerinde yürürken kart kurt sesi çıkaran dağ Türkleri olduğu şeklindeki komik tezini sürdürenler vardı. 70’li yıllarda yükselen Türk milliyetçiliği ve ırkçılığına tepkisel olarak Kürt milliyetçiliğinde de yükselme başladı. 12 Eylül faşizmi ile bu milliyetçi Kürt hareketi teröre dönüştü. Yani, Kürt milliyetçiliğinin yayılması; Ülkücü faşistlerin ırkçılığı, PKK terörünün hayat bulması ise; 12 Eylül cuntası sayesindedir. 12 Eylül öncesinde derin güçlerin solu zayıflatabilmek için ayrı bir Kürt hareketi yaratma planı solu bölme açısından tutmuş ama ülkenin başına terör belasını getirmiştir.

Sovyetler Birliğinin ve Doğu Blok’unun dağılması sonucunda ABD’nin yeni dünya projesi ve bu projenin Ortadoğu ayağı olan BOP’la 100 yıl öncesine dayanan planlar yeniden hortlatıldı. “Büyük Kürdistan” hayali taşıyan Kürt milliyetçileri, ABD’nin 2. İsrail yaratma planının parçası ve deyim yerindeyse ajanı haline geldiler. Gömlek değiştiren oligarşinin milli güvenlik siyaset belgesi de değişti. Daha önce gündeminde bölücülük, irtica, Kıbrıs ve Ermeni tehditleri yer alırken son dönemde Ergenekon tertibi, TSK tasfiyeleri, Kürt açılımı, Suriye, Irak ve İran almış durumda. 80 öncesinde sivil uzantı olarak ülkücüleri kullananlar şimdi İslamcıları ve cemaatleri kullanmakta. Ne hikmetse zayıf 3’lü koalisyon döneminde beli kırılan ve sıfırlanan terör, tek başına iktidar olan güçlü AKP döneminde zirve yapmıştır. Ve önceki hükümetlerce kesinlikle düşünülmeyen teröristlerle müzakere, bu dönemde adeta teröristlere tepsiyle armağan edilmiştir. Tam da yeni anayasa çalışmalarına denk getirilmiş olması da tesadüf değildir.

Anayasadan ne Türkiye ismi ne de Türk ulusu tanımı kaldırılamaz. Bu kavramları kaldırmakla terörün ve Kürt sorununun biteceğini sananlar yanılırlar. Kürt milliyetçilerinin istekleri kesinlikle son bulmayacaktır. Bu kavramlar çıkarılsa bile bir müddet sonra bir bahaneyle terör yeniden başlayacak, bütün tavizler beyhude yere verilmiş olacaktır. Ayrıca anayasadan Türk sözcüğünün kaldırılması, ilaveten Türk sorununun çıkmasına neden olacaktır. Bu da yeniden Kuvayi Milliye hareketinin başlaması demektir. Karşı devrimle Türk ulusunu yok etme planı içinde olan varsa bilmelidir ki hevesleri kursağında kalır ve 2. Milli Mücadele ile süpürülüp atılırlar. Yeni anayasa diye milletin karşısına yıkıcı ve bölücü bir anayasayla çıkanlar milletin sillesini yiyebilirler. Böyle bir çılgınca girişim yerine Türk ulusu tanımına dokunulmaksızın, bu tanım içinde Kürt, Çerkes isimlerine de yer verilmesi kendileri açısından daha akılcı bir düzenleme olacaktır.

Türkiye’nin önündeki en büyük sorun ulusal sorundur, Kürt sorunudur. Bu sorun, emperyalistler eliyle ya da yardımıyla çözülmez. ABD’nin, batının çizdiği yol haritasıyla değil, bir taraftan ulusal birliğimizi, bütünlüğümüzü güçlendirecek diğer taraftan Kürtlere güven sağlayacak kendi yurtsever yol haritamızla hareket edilmesi şarttır. Emperyalizme göbeklerinden bağlı sağcı, dinci, ırkçı-milliyetçi iktidarlar bunu yapamazlar. Aynı toprak devrimi gibi, feodalitenin tamamen tasfiyesi gibi, emperyalizme bağımlılıktan kurtulunması gibi diğer sorunlarla birlikte bu sorunun da çözümü için tek yol ulusal demokratik devrimdir. Devrimle birlikte gerici, ırkçı-milliyetçi, şoven tutum ve uygulamalar ortadan kalkacağından demokratik haklar sağlanabilecek ve ayrımcılık ortadan kalkacaktır. Böylece ulusal birlik bozulmaksızın barış içinde bir arada yaşam mümkün olabilecektir. Oligarşinin, burjuvazinin değil halkın iktidarı egemen olduğunda bozuk düzen de değiştirilebilecektir. Kürt kardeşlerimiz içinde yer alan gerçekten ilerici, devrimci, sosyalist unsurlar bilmelidir ki tek başına mücadele ile kurtuluş asla mümkün değildir ancak ortak mücadeleyle, omuz omuza, el ele vererek ülkemizi pisliklerden temizler ve huzur içinde yaşanacak bir vatan haline getirebiliriz. Sonuç olarak yuvamızdan hırsızları kovmadan yani emperyalizme bağımlılıktan kurtulmadan sorunlarımızın çözümü olanaksızdır. Kirli oyun ve pazarlıkları içeren yeni anayasa senaryosu karşısında boyun eğmeden dimdik durmak ve olası bir referandumda kirli senaryolarını başlarına çalmak yurtseverler için farz olmuştur.

Serdar Kaan Korkmazgil

http://www.kemalistler.net/yazarlar/serdar-kaan-korkmazgil/1769-anayasa-ve-ulusal-sorunumuz.html

Reklamlar
Bu yazı Politika içinde yayınlandı ve , , , olarak etiketlendi. Kalıcı bağlantıyı yer imlerinize ekleyin.

ANAYASA VE ULUSAL SORUNUMUZ için 2 cevap

  1. elevation dedi ki:

    Bu saatten sonra yeni anayasa girişimi komedidir. Marx, 18 Brumaire’ın giriş bölümünde “tarihte bütün olaylar iki şekilde cereyen eder, ilki trajedi ikincisi komedi” der. 2010’da konjunktur yerli yerinde olduğu için anayasa değişikliği referandumu onaylandı. Ancak 1982 anayasası olduğu gibi korundu yani 82 anayasası yürürlükten kalkmadı, sadece üstünde oynamalar yapıldı. Bu nedenle anayasa değişikliğiydi bu olay.

    2011 sonlarında ve 2012’de bir ihtimal yeni anayasa olabilirdi, bu olsaydı Beşar Esat’ta düşürülürdü. Ama artık postmodern konjunktur sona erdiği için bu girişim ancak tiyatro oyunu kadar ilgi çekici görünüyor. 🙂 Bu nedenle anayasa değişikliği trajedi ise, bu komedidir. 1982 anayasası olduğu gibi devam edecek gibi görünüyor. Çünkü Emperyalizm ve Faşizm varlığını devam ettirmektedir. 2006-12 aralığında etkin olan postmodernizm bunu ortadan kaldıramamıştır. Faşist diktatörlük iktidarı varlığını sürdürdüğü için, Devrimci savaş ve Proleter devrim ihtimalide halen yürürlüktedir. Kısacası o kıllı kıçınızı yırtmayın artık, bir iki sene önce olsa belki, günümüzde komik.

    Zaten, yeni anayasa komisyonunda bir türlü uzlaşı sağlanamaması da bunun gerçekleşmeyeceğini gösteriyor bize. Ülkede bu kadar değişim geçirilme çabası tamamen Proletarya Devriminden, Sosyalizmden ve Kürt sorununun PKK’nin gerçekleştireceği bir Kürdistan Devrimi ile sonuçlanması korkusudur. Aksi taktirde ne yapısalcılık, ne modernizm, ne de kemalizm terk edilmeye çalışılmayacaktı. Artık siz ulusalcıların yandaş medya dediğiniz kesim bile, Esat’a Esed değilde Esad demeye başladı. Daha dün tvnet denen yandaş medya kuruluşlarından birisinde denk geldim. 2011-12’de komple Esed telefazu kullandıkları için Postmodern-AKP dönemi sona erdiği ve Beşar Esat düşürülemediği için artık Esad demeye başladılar.

    O postmodern simgelerden iPhone’lar bile 2011-2012 yıllarında Küreselleşmeyi getiremedi bu dünyaya, artık hiç kimse getiremez. Müslümanların allahı bir mucize yapar da getirir mi bilmiyorum artık 🙂

    Komünizm ve Kürdistan Devrimi korkusu rejimi kendinden şüphe ettirmeye yöneltti. Şimdi gülüp geçiyorum bunlara.

  2. elevation dedi ki:

    Şu an vaktim biraz fazla o yüzden bütün düşünceleri atıp çekileceğim .:)

    Üstteki 18 Brumaire’ın “ilki trajedi ikincisi komedi” ifadesi aslında 2010 anayasa değişikliği ve yeni anayasa ikilisine uyarlanamaz diye düşünüyorum. Çünkıü ikisi aynı şey değildir. İlki anayasa değşikliği iken ikincisi farklı bir anayasa girişimidir. Dolayısıyla ikincisi zaten gerçekleşmeyecektir. ilki gerçekleşmişte olsa etkileri silinecektir. 🙂

Bir Yanıt Bırakın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Connecting to %s