MUHAMMED’İN ASIL İDEALİ

İslam peygamberi Muhammed’in Kureyş putperestliğini yıkıp yeni bir din ve devlet kurmakla hedefine ulaştığı düşünülür. Gerçekten öyle midir?

Kendisi göremese de kurduğu din, kısa sürede Arap Yarımadasını kaplamış, daha sonrada dünyadaki en büyük dinlerden biri olmuştur. Bu anlamda başarılı olduğu söylenebilir.
Ama acaba Muhammed yola çıkarken hedeflediği bu muydu?

Yoksa daha büyük ideal peşinde miydi de bunu gerçekleştirememiş miydi?
Ya da bu kadarını kendi dahi tahmin edemiyor muydu acaba?
Kur’an’daki ayetlerden İslam’ın tüm dinlere üstün geleceği iddia edilir.
Bu, Muhammed’in emelidir ama ömrü Arabistan’dan ötesini görmeye yetmez.
İslam Öncesi Kureyş:

Birtakım kanıtları olmasına rağmen yetersiz olmaları nedeniyle bu kanıtlara girmeden, bir komplo teorisi kurar gibi düşünerek peygamberlik ilanı öncesi Kureyş’in durumunu ele alalım:

Kureyş toplumunda hakim din putperestlikti. Kabe’de her kabilenin kendine ait bir putu vardı ve bunların toplamı 360 civarındaydı. Kabile sayılarına ve inanılırlıklarına göre putların da büyükleri, küçükleri vardı. Putların en büyüğü ve ana Tanrıça olarak niteleneni El-İlah – Allah’dı. Yaratıcı Tanrı olarak ona inanılır, dualarını kabul etmesi ve şefaat etmesi için de diğer putlara aracı olarak inanırlardı. Hübel, Lat, Uzza, Menat diğer büyük putlardı.

Kureyş’deki azınlık inançlardan ilki ve en büyüğü ise Haniflikti. İbrahim’in dinine ve tek tanrıya inanırlardı. Tanrılarına da Rahman derlerdi. İbrahim-Abraham, Rahman’ın vekili, elçisiydi. Allah da dahil hiçbir putu kabul etmezlerdi.
Muhammed’in de gençliğinde ve peygamberliğinden önceki yıllarda Hanifler içinde olduğu iddia edilir ama bir kanıtı yoktur.

Musevi Araplar ve Yahudiler Kureyş’deki bir başka güçlü dindi. Peygamberlik müessesesine sahip oluşları nedeniyle kibirli ve aşırı tutucu idiler. Hristiyanları da alaya alır, aşağılarlardı. Hristiyanlar o dönemde hala zayıftılar. Bilhassa ortadoğu’da mazlum, mağdur durumundaydılar. O nedenle Yahudilere nazaran daha insancıl, daha merhametli ve barış yanlısıydılar. Anadolu Hristiyanları kadar pagan etkisi altında değillerdi ama bir taraftan kilise, diğer taraftan kendilerini paganlıkla suçlayan Yahudiler arasında kalmışlardı.

Rahip Bahira ve Hatice’nin kuzeni Varaka’nın anlatımları doğruysa eğer, yöredeki Hristiyanlar’da da bir peygamber beklentisi vardı.

Bunun yanında Kureyş’de az da olsa Sabiiler, ateşe tapanlar vs. mevcuttu. Ama bu inançlar da komşu ülkelerde güçlüydüler. Yemen’de Sabiilik, İran ve Irak’ta Zerdüştlük yaygındı.

Bu dinlerin arasından nasıl ve ne tür bir inançla çıkılır ve egemen olunurdu?
Amaç ne olabilirdi ve nasıl bir strateji izlenebilirdi?

Nahl/ 103. Muhakkak biliyoruz ki onlar «mutlaka onu bir beşer ta’lim ediyor» da diyorlar, ilhad etmek istedikleri kimsenin lisanı A’cemîdir, bu Kur’an ise gayet beliğ bir Arabî lisan.Carullah Zamahşeri’nin “El-Keşşaf….” adlı tefsirinde ve Muhammed bin Cerir Taberi’nin ünlü Camiu’l Beyan adlı tefsirinde ve benzeri kayıtlarda Nahl Suresi’nin 103.ayeti için şöyle deniyor:”Mekke’de Tevrat ve İncil’i çok iyi bilen Cebr-i Rumi veya Yaiş adında bir demirci köle vardı. Kimileri de adı Yesar-i Rumi idi diyorlar. Çok kitapları vardı. Ayrıca onun yanında bir kardeşi de vardı, Muhammed sık sık bunlara gidip kendilerinden bilgi alırdı. Muhammed, peygamberlikle görevlendirilince, ona muhalif olanlar, “Muhammed bu bilgileri Allah’tan değil de, adı geçen demirci köleden almış” demeye başladılar. Bunun üzerine Nahl Suresi’nin 103.ayeti indi.Bu bilginin doğru olduğunu kabul edelim.
Bu durumda Muhammed’in bir hazırlık devresi geçirdiğini söyleyebiliriz.“Lailaheillallah” Bu, putperestlere bir el uzatmadır. “Allah’a evet, başka ilahlara hayır” diyerek.İsra/ 110. De ki: İster Allah deyin ister Rahman, hangisini deseniz, onundur en güzel adlar.
Bu da, Haniflere bir el uzatmadır. “Adı farkeder mi, önemli olan tek Tanrıya inanmak değil mi?” diyerek.

Muhammed’in İnancı:

Muhammed gerçekten Allah’a inanıyor muydu? Yani, ona Cebrail gelmediyse, Allah’tan bir görev almadıysa; ayetleri kendi uydurduysa,
Bu durumda Allah’a inanıyor olması bir çelişki değil midir?
Yaptığından dolayı Allah’tan korkmaz mıydı? Allah’a inanmıyorsa neye inanıyordu?
Yoksa Muhammed bir ateist miydi?
O devirde hem de bir ilkel Arap kabilesinden ateist çıkması pek normal değil ama olanaksız da değil. Eğer, Muhammed’in Tanrıdan vahiy almadığını düşündüğümüzde bence şu sonuçlara ulaşırız.
1- Muhammed, Tevrat’a, İncil’e, Zebur’a ve peygamberlere inanıyor olamaz. Dolayısıyla tevrat’taki Tanrı Yahve’ye, Adem ile Havva masalına, Nuh tufanına vs. de inanıyor olamaz.2- Kendi kavminin tanrısı olan Allah’a da inanıyor olamaz.

Çünkü, kavminin Allah’ından vahiy almadan onun hakkında görüşler sunması, onun Tevrat’ı ve İncil’i, peygamberleri gönderdiğini öne sürmesi, Adem-Havva masalını ona maletmesi inandığı Allah’a karşı gelmesi, onu çiğnemesi, onu kullanması demektir ki inanıyor olsa buna cesaret edemezdi. Bu şeytanî bir cesaret ya da delilik olurdu.

Bu durumda eğer peygamberlik ve Kur’an, Allah’tan vahiy olmayıp kendi uydurması ise, Muhammed’in Tanrıya ve dinlere inanmayan bir ateist olduğunu söyleyebiliriz.
Ya da bir deist. Tanrıya, bir yaratıcıya inanıyor olabilir ama o yaratıcının dünyayla, insanlarla ilgilendiğine inanmayabilir.

Eğer sahte bir peygamber olduğunu farzettiğimizde ateist veya deist değilse geriye tek şık kalmaktadır. Allah’a inanan ama şizofrenik rahatsızlıkları olan biri olduğu.

Toparlarsak:

1- Muhammed, Allah tarafından gönderilmiş bir peygamberdir ve Kur’an bir vahiy kitabıdır.

2- Muhammed, Allah’a inanmakta halüsilasyonlar, illüzyonlar, sanrılar görmekte-yaşamakta, olmayan sesler duymaktadır. Megalomanik sanrı neticesinde kendisinin Allah tarafından görevlendirildiğine inanmış ve olaylar-gelişmeler-sorular-sorunlar sonrası ürettiği şiirsel sözlerin Allah tarafından gönderildiği saplantısı içinde olmuştur.

3- Muhammed bir ateisttir ama dünya nizamının din yoluyla sağlanacağına inanmış ve bunun için yeni bir din kurmuştur. Bu arada kendi narsist özelliklerini de tatmin etmeye çalışmıştır.

Bu maddelerden 1 ve 2 en çok inanırı olan maddelerdir.
Ancak ateist olduğuna inananlar, buna kanıt olarak çok sayıda eş ve cariye sahibi oluşunu ve bu konularda ayetleri kullanmasını gösterirler. Allah korkusu olanın buna cesareti olamayacağını öne sürerler.

Lat ve Uzza’ya tapmam!

Muhammed’in inancına ve idealine bir ışık tutması için Ravi’den bir rivayeti sunalım:
Bir komşusu, Muhammed’in Hatice’ye şöyle seslendiğini duymuş;

“Ey Hatice! Vallahi ben Lat ve Uzza’ya tapmam. Vallahi onlara ibadet etmem.”

Hz. Hatice de “Boş ver Lat’ı, Uzzâyı Muzzâyı!” diye karşılık vermiş.       (Ahmed b. Hanbel, Müsned, c. 5, s. 362.) Bu söze neden gerek duymuştur Muhammed?
Rivayetin gerçekliğini ve peygamberlik ilanından önce mi sonra mı olduğunu bilemiyoruz.
Ama bu sözden şu çıkarımlar yapılabilir.
1- Ya Hatice, Lat ve Uzza’ya inanıyor, ibadet ediyor ve Muhammed’e de inanmadığı için sitem ediyordu.
2- Ya da Hatice, Lat ve Uzza’ya inanmıyordu. Muhammed’in bunlara ibadetini ya da bir zaafını görmüş ve tepki göstermişti.
3- Bu konu, şeytan ayetleri olarak bilinen olaydan sonra geçmiştir. Bu olayı duyan Hatice de eşine tepki göstermiş, bunun üzerine Muhammed o yanıtı vermiştir.
Muhammed, Kureyşlilerin direncini kırmak veya başta da belirttiğimiz “büyük ortak din” amacıyla Lat, Uzza ve Menat’ı şefaatçi meleklerden sayan ayetleri taviz olarak sunmuş, tepki görünce geri mi çekmişti de bu konuda Hatice ile ters düşmüştü?

Muhammed’i yönlendiren, onu tevhide, tek tanrıcılığa yönelten Hatice ve Varaka mı olmuştu? Bunları tam olarak bilemiyoruz. Çünkü Muhammed konusu tam bir muammadır. Gerçekten yaşadığına dair bile tek bir tarihi kanıtın olmadığı bir efsane hakkında tahminlerden öte gidemiyoruz. Kur’an’ı sadece kendisinin mi yazdığı yoksa bir ekiple birlikte mi hareket ettiği de bilmediğimiz bir konudur. Ancak bunun bir ekip işi olduğu ve ekibin liderinin de yazarlıkta esas söz sahibi olduğu, diğerlerinin fikir ve kaynak sağladığı kuvvetle muhtemel düşüncedir. Muhammed, sadece ekibinden yararlanmamış, ekip dışından da destek almıştır. Bu konuya “Muhammed’in Hocaları” yazımızda değinilmiştir. https://panteidar.wordpress.com/2009/11/01/muhammedin-ogretmenleri/

Vahiy Rivayettir, ispatı yoktur!

Muhammed’in kendisine vaadedilenleri reddetmesi, Ölümü göze alıp mücadele etmesi vs. vahiy aldığının ispatı olamaz.

İdealist insanların gözünü ne servet doyurur ne makam. Onlar satın alınamaz.
Onlar, idealleri için ölümü dahi göze alırlar. Ne aileleri ne mal-mülkleri onları frenleyemez.

Ama bir idealistin serveti-makamı reddetmesi, kelle koltukta mücadele etmesi onun idealinin doğru olduğu anlamına gelmez. İdealistler dini amaçlarla ortaya çıktıkları gibi, siyasi amaçlarla, milli amaçlarla da ortaya çıkmışlardır. Faşistin de idealisti vardır, komünistin de, dincilerin de..
Bu durumda Che Guavera’yı ve komünist fikirlerini de doğru kabul etmek gerekir.
Sonuç olarak bu bir geçerli ispat şekli değildir.

İster peygamber olarak ortaya çıksın, ister enternasyonal devrimci olarak bu ortak özellikleri taşıyorlar. Tabi tarihte kumar oynar gibi bir çıkarcı girişimde bulunup da canından olanlar da yok değil.
Kürşat destanını duydunuz mu? Doğruluğuna dair kaynaktan yoksundur ama destana göre 40 Türk koca Çin sarayını basıp Çin hükümdarını kaçırmaya kalkışıyor ve bedelini canlarıyla ödüyorlar. Kimilerine göre bir delilik, kimilerine göre yiğitlik. Tarihte benzer örnekler çok. Hallac ı Mansur, etleri lime lime edilmeden önce ” Beni yanlış anlamışsınız.” diye yan çizip canını kurtarabilirdi pekala. Nitekim bunu Mevlana da görebiliyoruz. Ya da Galileo’da. Ama Mevlanalar da, Galileo’lar da gözümüzde Hallac’larla, Bruno’larla aynı değere sahip. Tek farkı, Hallac’ları, Bruno’ları, yan çizmiş olsalar ve canlarını kurtarsalardı bugün konuşmayacak, anmayacak, tanımayacaktık.

Muhammed bir Devrimci miydi?

Muhammed’in önderliği ve kendisinden sonraki halifelerin kurulan yeni din ve devleti yükseltme, genişletme mücadelesi neticesinde 1400 yıldır dünya tarihinde yer almış bir gerçeği ele alıyoruz.
Örneğin bir Bolşevik devrimi dünyayı 80 yıl etkisi altında tuttu.

Bazıları Bolşevik Devriminin önemi ile kıyasladığında İslam’ı kesinlikle bir devrim olarak görmez.
İslamcılar’ın gözünde ise Bolşevik Devrimi, İslam kadar önemsenemez, İslam’la kıyaslanamaz.

İslam dininin diğer dinlerden farkı, insanlara sadece Tanrı öğretisi ve öğütlerinde bulunmak değil, insanları Allah’ın ve Kur’an’ın hükümleri doğrultusunda yönetmektir de. Ve Kur’an hükümleri dışında bir yönetimi kabul etmez, bu tür yönetimler altında olmayı esaret olarak görür. İslam dışı yönetimlerdeki kanunları da Tağut’un kanunları olarak düşünür.

Dolayısıyla Muhammed’in idealinin sadece din değil, ideolojik bir boyutu da vardır.
Bu ideoloji bir yönetim şekli olarak birkaç ülkede uygulandığı gibi, bir çok ülkede de partiler ve örgütler vasıtasıyla iktidar olma mücadelesi verilmektedir.
Yani, Muhammed’in ideali artık çağdaş rejimlere bir alternatif olarak görülmektedir.
Bu yönüyle de ele aldığımızda Muhammed, yaşadığı dönemin bir devrim önderi sayılamaz mı?

Doğu Perinçek’in de Muhammed’i büyük bir devrimci olarak gördüğünü açıklaması gündemi sarsmıştı. Ama Doğu Perinçek bunu ilk söyleyen değildir. Ondan eski tüfeklerden olan Dr. Hikmet Kıvılcımlı bu konuya geniş yer ayırmış bir sosyalistti. 80 öncesi sol gruplar arasında da Muhammed’in yaptıklarının bir devrim olup olmadığı tartışılırdı. Devrim olduğu görüşünde olanlar az sayılmazdı. Eğer devrimi sadece sosyalizm amaçlı görenler olmasa büyük çoğunluk Muhammed’i devrimci olarak tanımlardı.

Muhammed’in yaptıkları hem dini, hem idari, hem de kültürel anlamda bir devrim sayılabilir. Ama sadece dönemin Arapları için ve o bölge için.
Bugünün bakışıyla kabulü zor olsa da, dönemi itibarıyla düşünüldüğünde devrim olduğu görüşü ağır basacaktır.
Dini devrimdir, çünkü halkın büyük çoğunluğunun inandığı putperest dini yıkmış, yerine tek tanrılı bir din getirmiştir. Üstelik de başka bir dini transfer etmiş değil, yeni bir din kurmuştur. Evet çoğu taklittir. Putperest adet ve ibadetlerinin çoğunu ya aynen ya da kısmen değiştirip yeniden düzenleyerek yeni dine katmış, bir kısmını da Hristiyanlık ve Musevilikten almıştır. Ama Araplar açısından yeni bir din sayılır.Bu sayede Araplar çok tanrıcı dinden kurtulmuş, monoteist bir dine sahip olmuştur.
İdari devrimdir. Çünkü bir şehir devletinden tüm Arapları içine alan milli bir devlete geçilmiştir. Kısa zaman sonra da ümmet devletine geçilecektir. Ayrıca ilkel bir cumhuriyet meclisi ile yönetilen Kureyş rejiminin yerine İmam teokrasisini getirmiştir. Sağlığında imamlığı kendisi yapmış, ölümünden sonra halifeler sürdürmüştür.

Kültürel bir devrimdir çünkü daha önce kitap yüzü görmeyen bir toplumu kitap okuyan bir toplum haline getirmiştir. Bu okuma, zamanla ilmî araştırmalara ve bu alanda eserler yaratmaya yönelmiş ve bu toplumdan bilim dallarında başarılı çalışmalar ortaya çıkmıştır. 8. yüzyıldan 13. yüzyıla kadar olan bu dönem İslam’ın altın çağı – İslam’ın Rönesans çağı olarak anılmıştır.

Muhammed’in amacı Devrimdi!

Üstelik te bu devrim amacı Kur’an’da ayet olarak vardır.
Muhammed’in çağrılarına, tebliğlerine aldırmayan Kureyş yönetimi, istekleri kabul etmek bir yana baskı ve zulme başlamıştı. Haşimilerin etkisi ve amcası Ebu Talip’in koruması olmasa baskıların şiddeti çok daha aşırı olabilirdi.
Muhammed barış yoluyla iktidarın yıkılamayacağını anlamıştı. Artık tek yol devrimdi.
Ve kararını açıkladı. Tabi vahiy yöntemiyle:
Türkçe devrim sözünün Fransızca-İngilizce karşılığı revolution, arapçası, inkılab.
Bir de “qalebe” sözcüğü var ki Arapça’da “egemen olan yönetimin köklü ve şiddetli bir değişimle yıkılması” yani inkılap-devrim anlamına geliyor.

Şuara/ 227. İllellezıne amenu ve amilus salihati ve zekerullahe kesırav ventesaru mim ba’di ma zulimu ve seya’lemüllezıne zalemu eyye münkalebiy yenkalibun

İman edip güzel işler yapanlar, Allah’ı çok ananlar ve zulme uğratıldıktan sonra başarıya ulaşanlar müstesna. Zalimler, nasıl bir devrime uğrayıp baş aşağı devrileceklerini yakında bilecekler.

Mealcilerin büyük çoğunluğunun da ayeti devrim-inkılap olarak çevirdiğini aşağıda görebilirsiniz:
Diyanet İşleri: (…)   Haksızlık eden kimseler nasıl bir yıkılışla yıkılacaklarını anlayacaklardır.

Edip Yüksel:   (…)Zalimler, nasıl bir devrim ile devrileceklerini bileceklerdir.

Elmalılı Hamdi Yazır:  (…) haksızlık edenler, hangi dönüşe (hangi akibete) döndürüleceklerini yakında bileceklerdir.

Süleyman Ateş: (…)  Zulmedenler, yakında nasıl bir devrime uğrayıp devrileceklerini bileceklerdir!

Yaşar Nuri Öztürk: (…)  Zulmedenler, hangi devrime uğrayıp baş aşağı döneceklerini yakında bilecekler.

Muhammed’in Devrim Stratejisi

Devrim ayeti Mekkidir. Hicretten önce okunmuştur.
Daha ortada bir savaş yoktur. Ama Muhammed stratejisini planlamıştır.
Önce bir kurtarılmış bölge kazanacak. Burayı üs edinecek. Çete saldırılarıyla ve ayetleriyle silahlı propaganda yapacak. Daha sonra düzenli orduya geçecek ve savaşarak devrimi gerçekleştirecektir.

Nitekim kendisine daha çok inananın olduğu Medine’ye göç eder. Medine’de egemenliği ele geçirir. Azınlıkları ezer. Çevre kabilelere, Yahudilere baskınlarla güçlenir ve ordusunu oluşturur. savaşır ve sonunda Mekke’yi ele geçirir. Yönetimi devirir ve İslam devletini kurar. Tüm putları yıkar ve Kureyş toplumunu çok tanrılı dinden tek tanrılı dine geçirir.
Artık kabile yönetimi-şehir devleti yerine gerçek anlamda bir devlet vardır ve ilkel cumhuriyetin yerini teokrasi, Feodal kabileciliğin yerini ümmetçi İslam enternasyonalizmi almıştır.
Fetihlerle kısa zamanda devletin sınırları büyütülür. Bir müddet sonra 3 kıtaya yayılacak kadar genişler. Hele Mutezile döneminde akılcı-ilerici bir yönetim anlayışına kavuşur. Artık ümmi olan toplumdan felsefe, matematik, tıp alanlarında alimler yetişmektedir.
Muaviye döneminde yaşanan karşı-devrim girişimi de atlatılmış ve Türklerin de müslüman yapılmasıyla imparatorluğa dönüşecek bir aşamaya gelinmiştir.

Bu bir devrimdir. Kureyş’in bedevileri, kabileci Haşimileri-Abbasileri artık dünya devletidir.

Muhammed’in karıları, Kur’an’daki çelişkiler, hadislerdeki saçmalıklar ise bu devrimin yanında sadece yeşilliktir. Devrimi ne Atatürk’ün rakısı, ne Stalin’in votkası, ne Fidel’in purosu ne de Muhammed’in Ayşe’si-Zeynep’i devrim olmaktan çıkarabilir.
Devrimleri devrim yapan; devrim amacı/stratejisi – mücadele/savaş – yıkım/değişim – ve gelişim’dir. Bunların tümü de mevcuttur.

Ancak “Bu bir devrim olsa bile Araplara yaramıştır. İnsanlığa bir katkısı olmamıştır.” görüşüne katılırım. Hatta insanlığa yararından çok zararı olduğu tartışılması gereken bir konudur. İlerici-yenilikçi, çağına uygun ya da çağını aşan bir yanı olduğu söylenemez. Bu açıdan bir dinin ve bir devletin kuruluşu devrim sayılmayabilir. Fakat belki de insanlığı tehdit eden, batıyı korkutan yapısı nedeniyle batıdaki değişimde, reform ve rönesansların yaşanmasında, kalkınmada etkisi olmuş olabilir. Endüstri devrimi, bilim ve teknolojideki hızlı gelişime İslam tehlikesi etken olmuş olabilir. En azından bu açıdan yararı olmuş olabilir.

Serdar Kaangil