Cumhuriyet devrimlerini küçümseme çabasında olanlar; Cumhuriyet’in Osmanlı’dan miras kaldığını söyleyebilecek derecede absürd iddialarda bulunurlar. Onlara göre devrimler olmasa bile Osmanlı ile devam edildiğinde benzer gelişmeler yine olacaktır.
Osmanlı’nın şeriate dayalı bir hukuk sisteminin olmadığını, laikliğin temellerinin Osmanlı tarafından atıldığını, cumhuriyeti kurmanın amacının halk yararına değil, devlet kutsiyetinden kaynaklandığını ileri sürerler.
Hatta bazıları öylesine uçar ki, Osmanlı meşrutiyetinin cumhuriyetten daha demokratik olduğunu dahi iddia eder. Bu sapkınlar, meydanlarında aynı kişinin heykeli olan faşist bir ülkede yaşamaktansa monarşik bir ülkede yaşamayı tercih ettiklerini söyleyebilecek kadar meczuplaşır.
Bu başlık altında Osmanlı’nın şeriate dayalı bir devlet olup olmadığını, şeriat ve adalet uygulamalarını ve cumhuriyetin getirdiği farkı ele alacağız.
Büyük tarihçimiz Halil İnalcık, Osmanlı’nın iktidarını Allah’tan aldığını iddia eden ve yalnız Allah önünde sorumlu mutlak bir hükümdarın patrimonyal yani sülale egemenliğine dayalı bir devlet olduğunu yazar. Osmanlı’da devletin dini İslam’dır ve hukuku İslam şeriatından alınmıştır. Her vilayette şeriat mahkemesi ve başında da bir kadı vardır. Tanzimat dönemiyle birlikte batının baskısıyla çıkarılan bazı kanunlar haricinde genel olarak Hanefi mezhebinin fıkıh hükümleri uygulanmıştır.
Her ne kadar çeşitli nedenlerden dolayı had cezalarından, bilhassa recm ve el kesme cezalarından kaçınılmışsa da kanunlarda yeri vardır.
Çok sayıda recm ve el kesme kararı verilmiş olmasına rağmen bilinen sadece bir recm ve 6 el kesme uygulamasıdır.
Bunların azlığı Osmanlı’nın şeriat hukuna bağlı olmadığını göstermez. Şeriat hukukundaki had cezalarını uygulamada titiz olduğunu gösterir.
Örneğin zina yapmakla suçlananlardan her ikisinin de suçunu itiraf etmesi gerekirdi. Biri kabullenmese ceza uygulanmazdı. Ayrıca 4 şahidin şart olması ve şahitlerin her birinin ifadesinde cinsel birleşme anını tam olarak gördüğünü belirtmesi zorunluluğu, insanları şahitlikten alıkoymaktaydı. Çünkü şahitlerden biri eksik olsa ya da caysa diğerleri ceza yerdi ki, Kur’an’da bunun cezası 80 sopa idi. Şahitler tam olsa bile, ifadelerin çelişkili olması yine şahitler aleyhine sonuç oluşturmaktaydı. Bu nedenle zina suçlarında yeterli şahit bulunmaması had cezasını engellemekteydi. Bir başka engel de her zina olayında ilişkiyi net olarak görmeleri mümkün değildi. Örneğin bir kadının bir adamı gizlice evine aldığını görenler, zina yaptıklarını anlasalar bile, “ya bize ne? başımız derde girer sonra” diye ilgilenmiyor ya da ilişkiyi net olarak görmediklerinden ispatlayamayacaklarını düşünüyor ve şikayetçi olmuyorlardı.
Ayrıca recmin hunharca bir ceza olduğunu düşünen kadılar, sanıkları itiraftan vazgeçirmeye çabalıyordu. Çoğu sanık taşlanarak öldürüleceğini anlayınca suçunu inkar ettiğinden recm uygulanmıyordu.
İtirafında diretenlerin recm kararı alınsa bile, kadının kararı recm için yeterli değildi. Kararın Beylerbeyi tarafından da onaylanması gerekiyordu ki, bazı kararlar, tanıkların ifadelerindeki eksik ya da çelişkili durumlar sebep gösterilerek geri çevrilmekteydi.
Ancak Osmanlı uygulanmayan had cezaları için caydırıcı bir yaptırım yöntemi bulmuş ve had için yetersiz bilgi olan ama kanaat olarak suçun sabit görüldüğü haller için para cezası getirmişti.
Osmanlı’da uygulandığı bilinen tek recm
4. Mehmet zamanında 1680 yılında, İstanbul Aksaray’da oturan bir müslüman kadınla, o semtte çıraklık yapan bir yahudi genç arasında zina olduğu şikayeti yapılır. Şahitler evi bastıklarını ve zanlıları zina halinde yakaladıklarını söylerler. Zanlılar suçlamaları kabullenirler. Ve kadı kararını verir. Kadın recm, erkeğin boynunun vurulması.
Karar onaylanır.
Sultanahmet meydanında recm yeri hazırlanır. Recmi seyretmeye gelen büyük bir kalabalık vardır. Kadın bir çukura sokulur. Bu sırada padişahın da recmi merak ettiği için meydana bakan bir konaktan seyrettiği belirtilir.
Kalabalık içinden bir ses “Vurun kahpeye!” diye bağırır ve ilk atılan büyükçe bir taş kadının kafasına gelir ve acı bir feryat yükselir. Bağıran ve ilk taşı atanın kadının erkek kardeşi olduğu öne sürülür.
Ve ardından diğer toplananlar kadını taş yağmuruna tutarlar.
Kadının can vermesinden sonra adam meydana getirilir ve kılıçla kafası kesilir.
Osmanlı’da Fetih ve Cihad Anlayışı
Osmanlı, savaşçı bir devlettir. Kuruluşundan yıkılışına kadar savaşı bir amaç olarak görmüş ve uygulamıştır.
Bu amaç, cihad ve fetih anlayışına dayanır.
Osmanlı Hukukunda gazâ, cihad ve kıtâl gibi kelimelerle ifade edilen harb, değişik şekillerde tarif edilmiştir.
Cihad, Allah yolunda can, mal, dil ve diğer vasıtalarla savaşmak ve bu uğurda elinden geleni yapmaktır.
Harbin karşılığı olan cihâd ise, İslâm’a davet ve bu daveti kabul etmeyenlerle savaş diye tanımlanmıştır.
Harp, Müslüman toplumun dinî görevi olarak kabul edilmiştir. Ve “Ya şehit ya gazi” ifadesiyle daima teşvik edilmiştir.
Fethedilen bir yerin aynen islam’da olduğu gibi 3 gün yağmalanmasına müsaade edilirdi. Ve gayrimüslümler cizye adı verilen haraca mecbur bırakılırlardı.
Cumhuriyet barışçıdır
Cumhuriyette ise “Yurtta barış dünyada barış” prensibi edinilmiş ve savaşçılık reddedilip barışçılık esas alınmıştır.
Cumhuriyetin kurucusu harb ve barış hakkında şunları söyler:
“Ben harpçi olamam. Çünkü harbin acıklı hallerini herkesten iyi bilirim. Harp zaruri ve hayati olmalı… Öldüreceğiz diyenlere karşı, ölmeyeceğiz diye harbe girebiliriz. Lâkin millet hayatı tehlikeye uğramadıkça harp bir cinayettir.”
(…)
“Türkiye Cumhuriyetinin en esaslı prensiplerinden biri olan yurtta barış, dünyada barış gayesi, insaniyetin ve medeniyetin refah ve ilerlemesinden en esaslı etken olsa gerektir. Buna elimizden geldiği kadar hizmet etmiş ve etmekte bulunmuş olmak bizim için övünülecek bir harekettir.”
Aradaki bu büyük farkı göremeyenler ya da görmek istemeyenler ise sanki Osmanlı ile Cumhuriyet rejimi arasında pek fazla bir değişim yaşanmamış gibi göstermeye çalışmaktalar.
Bu yaklaşımın amacı, cumhuriyeti ve devrimleri küçümsemek hatta karalamak ve Osmanlı’yı göze hoş göstermeye çalışmaktır.
Bu yaklaşımda olanların Fetullahçılarla, yeni Osmanlıcılarla kolkola olması, cemaatin düzenlediği 2 milyon dolarlık festival gezilerinde yer almaları ve cemaati savunucu-övücü yazılar, kitaplar yazmaları tesadüf değildir.
Devlet-i Aliyye kavramından Halk devleti kavramına
Devrimleri ve cumhuriyeti küçümseme çabasında olanların bir lafı da; Cumhuriyetin de aynı Osmanlı gibi devleti kutsadığı, insanı özne olarak almadığıdır.
Bu doğru değildir.
Osmanlı’da “Devlet-i Aliyye” yani yüce devlet anlayışı vardır. Halkın, insanın önemi yoktur.
Cumhuriyetin kurucusu ise şöyle seslenir:
“Efendiler! Osmanlı tarihini tetkik edersek görürüz ki, bu bir milletin tarihi değildir. Milletimizin mazideki halini ifade eden bir şey değildir.
Belki milletin ve milletimizin başına geçen insanların hayatlarına, ihtiraslarına teşebbüslerine ait bir hikayedir.
(…)
“Bizim kendimizde açıklık ve uygulama imkanı gördüğümüz siyasi ilke, milli siyasettir. Dünyanın bugünkü genel şartları, yüzyılların akıllarda ve karakterlerde yerleştirdiği gerçekler karşısında hayalci olmak kadar büyük yanılgı olamaz. Tarihin ifadesi budur. İlmin, aklın, mantığın ifadesi böyledir… Milli siyaset dediğim zaman kastettiğim anlam ve öz şudur: Milli sınırlarımız içinde, her şeyden önce kendi kuvvetimize dayanmakla varlığımızı koruyarak, millet ve memleketin gerçek saadet ve refahına çalışmak… Genellikle milleti uzun uzun emeller peşinde yorarak zarara sokmamak… Medeni dünyadan, medeni, insani ve karşılıklı dostluklar beklemektir.”
6 asırlık saltanatı tanımayıp cumhuriyeti kurmak, 4 asırlık hilafeti kaldırmak kolay iş değildir. İnsanların yaşamlarının bir parçası olmuş olan dini devlet işlerinden ayırıp laikliği kurmak basite alınamaz. O laiklik ki demokrasinin olmazsa olmazıdır. Laikliğin resmen kabulüne kadar olan süreçte direnen gericilere karşı katı tutum içinde olunması zorunluydu. Devrimler gerçekleşirken elbette önüne çıkan engelleri yıkıp geçecek, silip süpürecektir. Küba devriminin lideri Fidel Castro’nun “Ben bu devrimleri başaramazdım” demesi Atatürkçülüğünden değil, objektifliğindendir. Çünkü Osmanlı döneminin düzeni ile cumhuriyet dönemi düzeni arasındaki farkı algılayabilmekte, doğru değerlendirebilmektedir. Bunu dünyadaki sosyalist ülkeler ve partiler de, ülkemizdeki sosyalistler de doğru tahlil edip, devrimlere destek vermişlerdir.
Bir tarafta sülale saltanatı ve astığı astık-kestiği kestik, savasçı bir hükümdarlık ve hilafet, diğer tarafta bunların küllerinden doğan yepyeni, bağımsız ve modern bir cumhuriyet. Şimdi bu birbirine tamamen zıt iki dünya görüşünü ve devlet anlayışını birbiriyle eş göstermenin akılla, mantıkla bağdaşır yanı olabilir mi?
Birkaç münferit olayı örnek gösterip, cihad ve fetih anlayışında olan savaşçı bir devletle, barışı ilke edinmiş ve idealinin halkın refah ve saadetini yükseltmek olduğunu söyleyen devlet aynı zihniyette görülebilir mi?
O yüzden böyle görenleri meczup, sapkın olarak nitelendirmek yanlış değildir. Elbette akıl hocalarının çıkar amaçları vardır, sapkınlıklarının asıl nedeni budur. Ama kuyrukçularının sapkınlığını anlamak mümkün değildir. Herhalde yaşadığımız dönemin dalgasından etkileniyor olmalılar ya da kuyrukçuluklarının temelinde kuyruk acısı yatıyor olabilir.



sayın panteidar, yazılarınızı yeni takip etmeye başladım. yazınıza genel olarak katılmakla birlikte bu yazıyla ilgili bir-iki eleştirim de olacak. öncelikle “savaşçı” ve “barışçı” tanımlamalarını üretim ilişkilerinden ve tarihi koşullardan kopartılarak kendinden menkul kullanımı doğru değil gibi geliyor bana. şöyle ki, osmanlı’nın kuruluşu ve gelişmesinin şartları onu osmanlı olmaya ittiği içindir ki, o hem osmanlı hem de fetihçi-savaşçı olabilmişdir, yoksa daha en baştan savaşçılık meselesi kendinden menkul biçimde kabul edilmiş değildir. bu sorunu üretim ilişkileri ve tarihi gelişme bakımından yorumlayarak bilimsel tarzda ele almak daha sağlıklı olacaktır. yoksa şu kesinlikle bir gerçektir ki, osmanlı gibi bir bünyenin de yaşam bulduğu “maddi temel” sözkonusu olmasaydı, belli bir çelişkinin çözülüp dağılarak cumhuriyete ve özgün bir küçük burjuva devrimciliğine yaşam alanı bulunmasından söz edilemezdi.
saygılarımla