BİLİMSEL TARİH ANLAYIŞI

19. yüzyıla gelinceye kadar tarih anlayışı efsanelere, hikayelere dayanıyordu. Kendi tarihlerine övgü, başka ulusları karalayıcı bir anlayış hakimdi. Ya da insanları kendi erdem anlayışlarına yönlendirici pragmatik anlatımlarla sunulan bir anlayış idi. Tarihi kişilikler kahramanlaştırılıyor, peygamberler ululanıyor, olaylar allanıp pullanıyordu. Somut kaynaklardan yoksun ve kaynak anlayışı olmayan, kanıt ve belge göstermeyi ilke edinmeyen, bilimsellikten uzak bir anlayış idi. metafizik tarih anlayışına göre tarih karmakarışık yollardan ilerleyen ve yönü-doğrultusu karışmış ya da donmuş bir şekilde tasvir edilir. Olgulardan ve toplumsal ilişkilerden bağımsız tarih anlayışı ile yorumlanan olguların arkasındaki gerçeklerle değil çeşitli ulusların yapısal özellikleriyle ve kişilerin rolü ile ilgilenir. Liderlerin rolü göklere çıkarılırken gerçeklerin arkasındaki giz ve üretim biçimlerinin çeşitlikleri göz önünde bulundurulmaz. Batıda tarihin bilimsel bir anlayış kazanmaya başladıktan sonra hızlı bir şekilde geliştiği görülür. Tarihe bilimsel yaklaşım, olayların kökenine inmek, neden-sonuç ilişkilerini ele alarak determinist bir değerlendirme ile gelişmeleri açıklamak biçimindeydi. Diyalektik bakış içermiyordu. Giderek bu bilimsel yaklaşımın eksikliği fark edildi. Toplumun durgun biçimlerinin değil, gelişim süreçlerinin de irdelenmesi gerektiği ortaya çıktı.

16. yüzyıla “hümanizm yüzyılı”, 17. yüzyıla “rasyonalizm yüzyılı”, 18. yüzyıla “Aydınlanma yüzyılı” diyen felsefe tarihçileri 19. yüzyılı da “tarih yüzyılı” olarak anmışlardır. 19. yüzyılın önemli isimlerinden Hegel için tarih, “tinin kendi eylemi olarak dünya tarihinde kendi öz bilgisine doğru ilerlemesi” sürecinden başka bir şey değildir. Sözü edilen şu tin, özünü devlet içinde “evrensel varoluş”a taşıyan bir “güç”tür. Çünkü devlet, tüm tinsel etkinliklerin organize olmuş bir görünümüdür. Bu yüzden tarih felsefesi, aynı zamanda “tinin gelişme basamaklan”nı, dünya tarihine geçmiş devlet kurucusu halkları, bu gelişimin basamaklarının taşıyıcısı olarak görür. Öyle ki, “tinin gelişim basamakları”, bir bütüne doğru gitmek üzerinde birbirine bağlanan “halkalar” olarak, halkların kültürel gelişiminde, onların geliştirdikleri “devlet tipleri”nde izleyecektir. Bunları söyleyen Hegel’e göre, dünya tarihine malolmuş dört “dünya-tarihsel devlet” vardır: 1. Doğulu, 2. Grek, 3. Roma, 4. Hıristiyan-Cermen. Hegel’e göre; Fransız İhtilali, Prusya monarşisi ve onlardan sonra gelecek modernize devletlerle bir “akıl devleti”ne kavuşulabilecektir.

19. yüzyılda büyük bir ilgi ile ele alınan bir diğer bakış ise, bilgi anlayışında ampirist, ahlakta yararcı, politikada liberal çizgiler taşıyan pozitivizm akımıdır. Bu akım, tarihi, Fransa’da ve özellikle İngiltere’de, doğa ile analoji içinde çalışan doğabilimcileri gibi yasalar koyan bir bilim olarak konumlamak istemiştir. Bu tarih anlayışı kırılmaları olmayan ve ucu açık bir tarih anlayışıdır. Ucu kapalı, dairevi bir anlayış değil, aksine ucu açık ve düz bir çizgide ilerlemeyi esas alan tarih anlayışıdır. Bu tarih anlayışına göre kıyamet yoktur, sadece tarihin sonu ve son durağı vardır.

19. yüzyılda tarihe bir bilim olarak esas vurguyu Marx ve Engels yapmıştır; Marx ve Engels “Biz tek bilim tanırız, o da tarihtir” derler. Yani onlara göre tarih herhangi bir bilim değil, bütün bilimleri tekleştiren bir bilimdir. Marx için, varlığı ve tarihi belirleyen şey bilinç değil, bilinci belirleyen şey varlık ve toplumdur. Yani maddi ilişkiler ağı olarak toplumun sosyo-ekonomik yapısıdır. Üretim araçlarının gelişmesi belirli bir üretim ilişkisini ortaya çıkarır.

Üretim ilişkileri içindeki çelişkiler ve sınıfların uzlaşmazlığı tarihsel gelişimleri ve toplumsal devrimleri doğurur. Bu toplumsal devrimler neticesinde tarih ilkel komünal toplum, köleci toplum, feodalizm çağlarından geçmiş kapitalizm aşamasına ulaşmıştır. Marksist tarih anlayışına göre bundan sonraki aşama, yeniden sınıfsız-sömürüsüz toplum düzenine ulaşılması olacaktır. Sosyalizm aşamasından geçen toplumlar modern komünizme kavuşacaklardır.

Tarih anlayışı denilince Annales ekolüne değinmemek olmaz. Marc Bloch ve Lucien Febvre ‘ün 1920’lerde geleneksel tarihe karşı yani tarihi sadece siyasi tarih olarak algılamaya karşı siyasi tarihin bir antitezi olarak Fransa’da yarattıkları bir tarih ekolüdür. Sonraki en önemli kişisi Fernand Braudel olacaktır. Ayrıca şu anda bu ekolün yaşayanları arasında Marc Ferro vardır. Bütünsel tarih, toplumsal tarih ve mikro tarihi bu ekol başlatmıştır. Michel Foucault ‘un Deliliğin Tarihi, Cinselliğin tarihi, Paranın tarihi gibi çalışmaları bu ekol esintili olup mikro tarih çalışmasına birer örnektir.

Annales Okulu, “Annales: d’histoire economique et sociale” yani “Ekonomik ve sosyal tarih yıllığı” adlı akademik Fransız dergisinde dile getirilen tarih yazıcılığı ekolüdür. Tarihin, alanlararası ve karşılaştırmalı çalışmayla yazılması, böylece, tarihin bir “bilim” olarak kabul edilmesi iddiasını taşıyan tarih okuludur. Başlangıcında iktisadi ve toplumsal tarih üzerine yoğunlaşan derginin, kuruluş amacı “Marxçılığın dikkate çağırdığı, toplumların yaşamlarının uzun süre gölgede kalmış yönlerine ışık tutmak” idi. Bundan böyle Annales’ın tarih anlayışı durmadan başlangıcındaki anlamının dışına taştı. Mümkün olan bütün alanları (yerbilim, ruhbilim, edebiyat vb.) içeriğine taşıdı. Tarih boyunca egemen olmuş “olayanlatıcı (vakanüvis) tarih yazımının” ve ondokuzuncu yüzyılın “olgucu ya da deneyci tarih anlayışının”, önce kurumsal, yapısal tarih; daha sonra kırsal, yerbilimsel, iklimsel tarih, hatta zihniyetler tarihi, nüfusbilim tarihi, ırkbilim tarihi gibi çeşitli yan dallarının katkılarıyla, “bütünsel tarih” anlayışına evrilmesine çalıştı.

Türk tarihçileri arasında Annales ekolünün en iyi temsilcisi Halil İnalcık’tır. Onun anlatımıyla, II Dünya Savaşı sonrasında bütün dünyada solcu hareketler güç kazanır ve tarihçilikte de Marksist yorum gündeme gelir. Eski tarihçilik, milli-hanedan-devlet tarihçiliği, savaşlar tarihidir. Ama yeni tarihçilikte bunlar mühim değildir. Halkın yaşamı, yaşam şartları önemlidir. İnalcık, Türk tarihçilerine şu öğütlerde bulunuyor:

“Türk tarihçilerine bir öneride bulunmak gerekirse diyebilirim ki daima belgelere sadık kalın. Eğer hakikati ortaya çıkarırsanız bu daima bizim lehimizedir, çünkü bugüne değin tarihimiz hakkında yazılanların çoğu ya yalandır, ya çarpıtmadır. Eğer mübalağa yaparsanız kendinizi kabul ettiremezsiniz, sizi ciddiye almazlar.”

Halil İnalcık’ın iyi bir tarihçi olmasındaki en önemli nedenlerden biri de bildiği yabancı dillerdir. İngilizce, Almanca, Fransızca’yı çok iyi okuyabilen İnalcık, Arapça ve Farsça’yı da kullanabiliyor ve bir sözlük yardımıyla okuyabildiği diller arasına İtalyanca’yı da katabiliyor. Bu, kaynakları araştırmaları için kullanmamasına ve yabancı dillerde yayın yapmasına olanak sağlıyor. İnalcık, sayıları yüzleri geçen makale ve kitaplarıyla dünya tarihçiliğinde seçkin bir yer yapmıştır. Başarısının göstergeleri aldığı ödüllerin çok üzerinde. Bunlar arasında Rockfeller Vakfı, Türk Tanıtma Vakfı, ODTÜ Mustafa Parlar Vakfı, Sedat Simavi Vakfı, Dışişleri Bakanlığı Yüksek Hizmet, Kültür Bakanlığı Sanat ve Kültür Büyük Ödülleri sayılabilir.

İnalcık’ın başarılarının bir başka göstergesi de aldığı fahri doktora payeleri. Boğaziçi, Uludağ, Selçuk, Atina, Kudüs İbrani ve Bükreş üniversitelerinden doktora payeleri onun başarısının uluslararası platformda da takdir edildiğini gösterir. İnalcık, 1986’da Amerikan Akademisi’ne, 1993’te British Academy’e üye seçildi ve böylece uluslararası alanda seçkin bir yer alan ilk tarihçimiz oldu. İnalcık, iyi bir araştırmacı olmasının yanında yetiştirdiği öğrencilerle de Türk tarihçiliğine değerli katkılarda bulunuyor.

“Türk tarihçiliği gelişiyor. Geçmişte iki büyük üstad var: Fuad Köprülü, Ömer Lütfü Barkan. Bu iki usta Türk tarihçiliğine getirdikleriyle bir yön vermiştir. Bugün tarihimizi onların yolunda iyi inceleyebilmek için, Osmanlıca’ya hakim olmak, bunun yanında batı tarihçiliğini iyi izlemek gerekir. Bana, siz bütün kariyeriniz boyunca ne yaptınız diye sorarsanız şunu söyleyebilirim: Bütün çabalarım Türk tarihçiliğini modern tarihçilik düzeyine çıkarmaktır. Benim tarih anlayışım devletlerin tarihini ortaya çıkarmaktan ziyade halkın tarihini, halkın geçmişte nasıl yaşadığını, sosyal hayatını, ekonomisini, gündelik yaşantısını ve bunları belirleyen şartları ortaya çıkarmaktır. Bizim tarihçiliğimiz ise bu konulara yeni ilgi duyuyor.”

Genç Türkiye Cumhuriyetinde Ankara’da Dil ve Tarih-Coğrafya fakültesi açılıp ilk mezunlarını vermiş ve ilk cumhuriyetin ilk tarihçileri ortaya çıkmıştır. Fuad Köprülü ve Ömer Lütfi Barkan bu tarihçilere yol gösterir. İnalcık o devri şöyle yorumluyor:

“Biz tarihi gerçeklere önem veriyoruz. Sınıflar arası sosyal çatışma, tarihi yürüten esas faktör olarak II. Dünya Harbi’nden sonra tarihçiliğe damgasını vurmuştur. Tarihçiler, tarih araştırmalarında bu sorunlar üzerinde yoğunlaştı. İşçi, memur ücretlerini asgari seviyede tutmak ve enflasyon olduğu zaman ona intibak etmek veya edememek bugün Türkiye’nin en önemli konularından biri değil mi? Tarihçiler geçmişteki bu gibi sorunları araştırıyorlar. Demek ki, tarihçilikte sosyal meseleler, halk kültürü, yaşam şartları araştırılmaya başlandı. II. Dünya Harbi’nden sonra Barkan “Biz devletin tarihini yapmayacağız. Halkın tarihini yapacağız” demişti. Özetle, yeni tarih yaklaşımımız Marksizm’in kuvvetli etkisi altında kalmıştır. Ben ulemayı tasvir ederken, medreseleri, ulemanın din görüşünü değil, ulema sınıfı içinde sosyal çatışmayı araştırıyorum. Yeniçeriler, ulema, kadılar, bütün bunlar statü gruplarıdır. Bu statü grupları içinde çatışma vardır. İşte İnalcık’ın tarihçiliğini oluşturan faktörler. II. Dünya Harbinden sonra doğan Annales Okulu bir bakıma bunun devamıdır”.

İnalcık, toplumların ekonomik ve sosyal tarihlerinin ‘uzun süre’ içerisinde bir arada değerlendirilmesi gerektiği konusunda Annales Okulu’nun güçlü bir temsilcisidir. O, orijinal kaynakları incelemeden, gerekli araç ve bilgilere sahip olmaksızın Osmanlı tarihinin büyük problemlerini bir takım sosyolojik genellemelerle çözümlenemeyeceğini belirtir. Ona göre bu disiplin, zamansız ve mekânsız genellemeler yapmak değil, zaman ve mekân içinde olayları ve gelişmeleri incelemektir. Tarihçinin ödevi, bir değer hükmü vermeden, belli bir toplumda ve dö­nemde davranışların ve kurumların neden o biçimde olduğunu anlamak ve açıklamaktır.

Bugün İnalcık ekolünü hesaba katmaksızın klasik Osmanlı dönemine ilişkin bir araştırma yapmak neredeyse imkânsızdır. Köprülü ile başlayan, Barkan’da belirli bir yönteme kavuşan modern tarihçilik anlayışı İnalcık’ta zirvesine ulaşır.

Bilimsel Tarihçilikte Kaynak Anlayışı

 

Kaynaklar tarih çalışmalarında ve yazımında en önemli öğelerdir. Kaynakların sağlamlığı ve geçerliliği birinci elden, ikinci ya da üçüncü elden olmasına bağlıdır. Bunlar da yazılı ve yazısız kaynaklar olarak sınıflandırılır ki yazılı kaynaklar önem ve değer bakımından önde gelir.

Birinci elden yazılı kaynaklara ana kaynaklar denir ki bunlar bir olaya bizzat katılan veya çok yakından tanıklık edenler tarafından ortaya konan belgelerdir. Savaş yazıtları, dikili anıtlar, devlet arşivleri, tabletler, papirüs belgeler, duvar resimleri bu gruba girer.

Yazısız kaynaklarisegeçmişe ait tüm arkeolo­jik buluntular, destanlar, masallar, menkıbeler, şiirler, atasözleri vs…

İkinci elden kaynaklar, birinci el kaynaklardan, üçüncü el kaynaklar ise ikinci el kaynaklardan faydalanılarak yazılmış çalışmalardır. El sayısı arttıkça kaynakların güvenilirliği  azalır.

Bilimsel Tarihçilik, olaylar  ne­den-sonuç ilişkisi içinde ele alınarak, yer ve zaman gösterilerek yazılır. Neden sonuç ilişkisinde mantıklı analizler yapılarak en doğruya ulaşılmaya çalışılır.

Bu tarih anlayışında hangi din, inanç ve ırktan olursa olsun, insanların uygarlığın gelişiminde katkıları olduğu düşüncesi vardır. Bu nedenle her türlü uygarlık verileri tarafsızca incelenir ve değerlendirilir.

Rivayetçi, hikayeci anlayışa yer vermez. Kaynak seçiciliğinde titizdir. Her duyulana ve insan doğasına, bilime ters anlatılara değer vermez, bunlara tarih yazımında yer vermez. Örneğin dinlerin ve peygamberler hikayelerinin bilimsel tarih anlayışıyla bağdaşan hiç bir yanı yoktur. Tümüyle rivayetlere dayanır. Bunların tarihi anlamda değeri yoktur. Yazılıp anlatılırken iddia ve inanç oldukları vurgulanmalıdır.

Serdar Kaangil

About these ads
Bu yazı Tarih içinde yayınlandı ve , , , olarak etiketlendi. Kalıcı bağlantıyı yer imlerinize ekleyin.

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Connecting to %s