Muhammed hazretlerinin ilk eşi Hatice’den 6 çocuğu olduğu söylenir. Zeynep, Rukiyye, Ümmü Gülsüm, Fatma, Abdullah ve Kasım. İki erkek çocuk yaşamaz. Üç kızı kendi sağlığında genç yaşta, Fatma da ölümünden 6 ay sonra vefat eder.
Hatice’nin ölümünden ve hicretten sonra Muhammed çok sayıda evlilik yapar. Eşleri arasında genç ve doğurgan kadınlar da olmasına rağmen hiç çocuğu olmaz. Ki bu kadınların bazılarının önceki eşlerinden çocukları olmuştur. Bu kadar kadının kısır olması mümkün değildir. Bu durumda Muhammed’in kısır olduğu düşünülür.
Ama Hicretin 8. yılında 60 yaşındayken Muhammed’in cariyesi Mariya bir çocuk doğurur. Çocuğun ondan olup olmadığı konusu İslam’da geniş yer bulur ve tartışma konusu olur. Noktayı Cebrail’in koyar ve Muhammed’e “Ey İbrahim’in babası!” diye seslenerek çocuğun kendisinden olduğunu teyit ettiği rivayet edilir.
“Bu cariye Muhammed’e hediye edildiği zaman, Muhammed’in yanında 16 yaşında Ayşe, 17 yaşında Safiye, 22 yaşında Cüveyriye, 24 yaşında Hafsa, 30 Yaşında Ümmü Habibe, 37 yaşında Zeynep binti Cahş, 32 yaşında Ümmü Seleme, 39 yaşında Meymune ve ayrıca Reyhane ile Sevde adlarında eşleri vardı, diğer cariyeleri ve eşleri hariç.. Peki, bütün bu gencecik hanımlar kısır mıydı ki, hiçbiri Muhammed’den hamile kalmadı da , 60 yaşındaki Muhammed’e Mariya hemen hamile kalıyor ve İbrahim adında bir çocuk doğuruyor? Bu konuyu İslam kaynaklarından görelim:
Hicretin 7. yılında Mısır’ın İskenderiye kralı Mukavkıs’a İslam’a davet için elçi gönderilir. Mukavkıs, Mariya ve Sirin isimli iki cariye, Mebur ya da Cureyh adında bir köle, bin miskal yani yaklaşık olarak 5 kg. altın, 20 takım elbiselik Mısır kumaşı, Düldül adında bir katır, Afir adında bir merkep, bir miktar bal, çeşitli misk ve esanslar hediye ediyor.
Mariya aslen Habeşistanlı olup Rum asıllı bir Hristiyandır. 20 yaşlarında genç ve güzel bir kadındır. Sirin ile kardeştir. Onları getiren elçi Hatîb bin Ebî Belteâ ya da kafiledeki Safvan bin Muttalib yolda Sirin’le cinsel ilişkiye girer.
Bu yüzden Muhammed, Sirin’i arkadaşı şair Hasan’a verir, Mariya’yı kendisine alır.
Muhammed, zaman zaman Mariya ile de ilişkiye girer. Hatta bu ilişkilerinden birinde eşlerinden Ömer’in kızı Hafsa’ya yakalanır. İşin kötüsü, evde olmadığını fırsat bilerek Hafsa’nın yatağını kullanmıştır ve Hafsa’nın asıl kızgınlığı da bunadır. Hafsa’yı teskin etmeye çalışır. Bu olaydan kimseye bahsetmemesi için ona vaatlerde bulunur. Tefsircilere göre bu vaatlerden biri Mariya ile bir daha yatmayacağına dair yemin etmesidir. Mariya ile ilgili bu yemin, Tahrim suresinin yazılış sebebine gösterilen ihtimal olaylar arasında görülür.
(Taberi: Camiu’l Beyan, 28/102; Fahruddin Razi: 30/41 ve 43; Muhammed Ali Sabuni: Safvetu’t-Tefasir 3/406-407)
Mariya hamile kalmıştır ve hicretin 8. yılı bir erkek çocuk doğurur. Bu, Muhammed’in çok yaşamayıp bebekken öldüğü söylenen oğlu İbrahim’dir. Fakat daha hamileyken Mariya hakkında yayılan zina söylentileri Muhammed’i kuşkuya düşürür. Çocuk yoksa başkasından mıdır?
Bu konuda Taberi, Mariya’nın Muhammed’e çocuğun başkasından olduğunu söylediği rivayetine yer verir. (Taberi, Milletler ve hükümdarlar Tarihi, MEB tercemesi 5/854)
“İbrahim’in babası Muhammed değildir” söylentileri çoğalınca, Muhammed’in Mariya’nın recmedilmesini istediği söylenir. Fakat adam onu cezalandırmadan geri dönüp şu gerekçeyi öne sürüyor:
“Kadın henüz doğum yapmış; dolayısıyla onun kanaması devam ediyor, o yüzden cezasını erteledim” diyor. Muhammed de buna karşın o adama,
“İyi ettin; daha sonra onun kanı kesilince gider cezasını uygularsın” karşılığını veriyor.
Daha sonra Muhammed aynı adama ,“Git Mariya ile ilişkiye giren adamı öldür” talimatını veriyor. Adamı cezalandırmadan dönünce gerekçesini Muhammed’e şöyle açıklıyor: “Adamın yanına varınca gördüm ki, onun tenasül organı yok; Hal böyle olunca nasıl zina yapabilir ki! Bu nedenle ben onu öldürmekten vazgeçtim” diyor. Muhammed, “İyi ki onu öldürmedin” karşılığını veriyor.
Böylece Mariya da recmedilmekten kurtuluyor.
Ebu Davud, Hudud,32 no:4473
Tirmizi, Hudud 13 no:1441;
“El-Tabakat ul-Kubra” kitabının yazarı; Enes b. Malik’ten şöyle nakletmiştir: “İbrahim’in annesi ve Peygamber’in (s.a.a) cariyesi olan ( Mariya); kendi evinde yaşıyordu. Kıpti onun yanına geliyor; ona su ve odun getiriyordu. Halk onlar hakkında şöyle dedi: Onlar beraber oluyorlar. Bu söylenti Peygamber’e (s.a.a) ulaştı. Hz. Ali’yi (a.s) Kıpti’nin peşine gönderdi. Hz. Ali (s.a) onu hurma ağacının üstünde gördü. Kıpti Hz. Ali’nin (s.a) kılıcını görünce durakladı ve üstündeki elbiseyi yukarı kaldırdı. Onun erkeklik cinsi organı olmadığı ortaya çıktı. Hz. Ali (a.s) Peygamber’in (s.a.a) yanına geri döndü. Peygamber’e (s.a.a) şöyle dedi: Ey Allah’ın Resulü (s.a.a) bizlerden birine bir işi emrettiğiniz zaman; o işin tersiyle karşılaşırsak size geri dönüp haber verelim mi? Resulullah (s.a.a) buyurdu: “Evet.” Hz. Ali (s.a) gördüklerini anlattı. Sonra Mariya İbrahim’i dünyaya getirdi. Cebrail (s.a) Peygamber’in (s.a.a) yanına gelerek dedi ki: “Selam olsun sana ey İbrahim’in babası Resulullah (s.a.a)”. Bu sözle rahatladı.”
El-Tabakat ul-Kubra C:6, S:160 ve Sahih-i Müslim C:17-18, S:123, 59. hadis ve El-Mustedrek ala El-Sahiheyn C:4 , S:39
İmam Rıza’dan şöyle nakledilmiştir:
İmam Rıza; huzurunda bulunan şialarına şöyle dedi:
Mariya hakkında söylenen iftirayı ve Resulullah’ın oğlu İbrahim’in doğumunda onun hakkında iddia edilen şeyi biliyor musunuz?
Şialar dedi: Ey efendimiz siz daha iyi bilirsiniz, bize de bildirin.
İmam Rıza buyurdu:
Mariya’yı Mukavkıs Resulullah’a hediye etti. Resulullah Mariya’yı kendisi için ayırdı. Mariya’yla birlikte bir de erkek köle vardı. O köleye Cureyh denirdi. Her ikisi iyi birer Müslüman olup iman getirdiler. Sonra Mariya Resulullah’ın kalbinde yer edindi. Peygamber’in bazı eşleri Mariya’yı kıskanmaya başladı. Ayşe ve Hafsa babalarının yanına gelerek; Resulullah’ın Mariya’ya gösterdiği ilgi ve fedakârlıktan şikâyet ettiler. Nefisleri onları aldatarak; Mariya’nın İbrahim’e Cureyh’ten hamile kaldığı fikrini verdi. Cureyh’in hizmetçi olduğunu sanmıyorlardı. İkisinin babaları (Ebubekir ve Ömer) Resulullah’ın yanına gelip; karşısında oturdular. Sonra şöyle dediler: Ya Resulullah, sizin hakkınızda belli olan bir hıyaneti saklamak bize caiz değildir.
Resulullah dedi: Siz ikiniz ne diyorsunuz?
Şöyle dediler: Ya Resulullah Cureyh ve Mariya büyük bir günah işlediler.
Mariya’nın hamileliği Cureyh’ten dir, senden değil.
Resulullah’ın yüzünde sinirlilik belirdi, rengi değişti. O ikisinin dediğinden dolayı Resulullah’ta durgunluk oluştu. Sonra şöyle dedi:
Vay olsun ikinize; neler söylüyorsunuz? İkisi: Ya Resulullah biz Cureyh’i Mariya’nın yanında gördük. Şakalaşıp, oynaşıyorlardı. Mariya’dan erkeklerin kadınlardan istediğini istiyordu. Cureyh’in peşine birisini gönder. Onu bu halde bulacaksın.
Onun için Allah’ın hükmünü uygula. Peygamber Hz. Ali’ye yöneldi ve şöyle dedi:
Ey Hasan’ın babası zülfikarı da alıp kalk; Mariya’nın bahçesine git.
Eğer onları bu ikisinin dediği gibi bulursan; öldür. Sonra Hz. Ali kalktı ve kılıcını elbisesinin altından boynuna astı. Resulullah’ın huzurundan ayrılırken; ona yönelerek şöyle dedi: Ya Resulullah bana emrettiğinizi kesin neticesine ulaştırayım mı, yoksa hazır olan hazır olmayandan farklı şeyler görebilir mi? Peygamber O’na dedi:
Sana feda olayım ey Ali; elbette hazır olan olmayanın görmediğini görür.
Hz. Ali kılıcını eline alıp yola düştü. Mariya’nın bahçesinden yukarı çıktı. Mariya bahçenin ortasında oturmuştu. Cureyh de onun karşısında edepli bir şekilde davranıyor ve Resulullah’ın büyüklüğü, üstünlüğü ve kerameti hakkında konuşuyorlardı. Bu sırada Cureyh Hz. Ali’nin eli kılıçlı orda olduğunu gördü. Cureyh bahçedeki bir hurma ağacına tırmandı. Hz Ali bahçenin içine indi. Rüzgâr Cureyh’in elbisesini yukarı kaldırıp; onun cinsi erkeklik organı olmadığını ortaya çıkardı. Hz. Ali dedi: Ağaçtan aşağı in ey Cureyh. Cureyh şöyle dedi: Ya Emir-el Müminin canım güvende mi? Hz. Ali dedi: Canın güvendedir. Cureyh ağaçtan aşağı indi. Hz. Ali onun elini tutup; Resulullah’ın yanına getirdi. Onu Resulullah’ın karşısında durdurarak şöyle dedi: Ey Resulullah Cureyh memsuh (cinsi organı olmayan) bir hizmetçidir. Resulullah yüzünü duvara doğru çevirdi ve sonra şöyle buyurdu: Ey Cureyh o ikisinin (Ebubekir ve Ömer) Allah ve Resulüne karşı olan; yalan, ayıp ve küstahlıklarının ortaya çıkması için; bedenini soyundur. Cureyh elbisesini çıkardı. Cinsi organı olmayan bir hizmetçi olduğu ortaya çıktı.
Ebubekir ve Ömer kendilerini Resulullah’ın önünde yere atarak: “Ya Resulullah biz tövbe ediyoruz; bizim için bağışlanma dileyin” dediler. Resulullah buyurdu:
“Sizde bu küstahlık oldukça; Allah tövbenizi kabul etmez. Bağışlanma dilemem size fayda vermez.”
Sonra Allah o ikisinin (Ebubekir ve Ömer) hakkında Nur Suresinin 23. ve 24. ayetlerini nazil etti: O namuslu, bir şeyden habersiz, inanmış kadınlara zina iftira edenler, dünyada da ahirette de lanetlenmişlerdir. Onlar için büyük bir azap vardır. O gün dilleri, elleri ve ayakları yaptıklarına şahitlik edecektir.
El-Burhan Tefsiri C: 3, S: 127-128 ve Kummi Tefsiri C:2 S: 99 ve Sahih-i Müslim C:17-18, S:123, 59.hadis ve El-Mustedrek ala Es-Sahiheyn C:4, S:39 ve Bihar ul-Envar C:22, S:153-155
Nur suresindeki ayetlerin Ayşe hakkında geldiği konusunda müfessirler ittifak içindedir. Bu ayetlerin Mariya ile ilişkilendirilmesi çok zayıf olasılık olarak görülür. İmam Rıza anlatımı Şia kaynaklı olduğu için Ömer ile Ebubekir hakkındaki sözlerde abartılar olabilir.
Ayrıca bu hadislerin peygamberin onurunu zedelememesi için uydurulduğu, Mariya ile ilişkisi olduğu öne sürülen adamın cinsel uzvunun olmadığı vb. söylemlerin bir senaryo olduğu iddia edilir. Adamın cinsel uzvu olsaydı ve öldürülseydi, İslam peygamberi aldatılmış olarak düşünülecekti. Tabi bu durumda da, hiç bir kanıt olmadığı halde bir insan öldürülmüş olacaktı. Herhalde adam öldürüldükten sonra Cebrail gelip “Ey İbrahim’in babası!” demezdi. Adamın da zinayı itiraf ettiği söylenirdi büyük olasılıkla. Ama İfk olayında olduğu gibi Mariya olayında da Muhammed hazretlerinin onurunu kurtaran Cebrail olmuştur.
Mariya’nın hicretin on altıncı senesinde, yani Muhammed’in ölümünden 6 yıl sonra takriben 30 yaşında öldüğü rivayet edilir. (Muhammed Hamidullah, İslâm Peygamberi, II, 745 vd)
Kim bilir ne eziyetler ne çileler çekmiştir. Zavallı Mariya!
Hatice’nin 40 yaşından sonra 6 çocuk yapması:
Yüzlerce İslam kaynağının tamamına yakınında Hatice’nin evlendiğinde 40 yaşında olduğu belirtilir.
Sadece Muhammed Hamidullah 28 yaş ihtimalini dikkate alır. Dayanağı da İbn Habib’in “Muhabber” isimli kitabı (s. 79) ve Belâzuri’nin “Ensab I” adlı kitabıdır. (S.177)
Fakat sahih kabul edilen kitapların yanında bunlar çok zayıf kabul edilir.
Hatice’nin 40 yaşında evlendiği, 41 yaşında Kasım’ı, 45 yaşında Zeyneb’i, 48 yaşında Rukiyye’yi, 49-50 yaşında Ümmü Gülsüm’ü, 52-53 yaşında da Fatma’yı dünyaya getirdiği yazılır.
Şia’ya göre Fatma’nın doğum tarihi 614′dür ve Ali ile evlilik tarihi 623′tür. Yani 9 yaşında evlenmiştir ve Ayşe ile aynı yaştadır.
Bunu doğru kabul ettiğimizde Hatice’nin Fatma’yı doğurduğu yaşı 58 olur.
Bir kadının 40 yaşından sonra 6 çocuk yapması olanaklar dahilinde görülebilir mi?
Üstelik de son çocuğunu 53 ya da 58 yaşında doğurmuş olması normal görülemez.
Kevser süresini de dikkate aldığımızda Muhammed’in kısırlığı çok güçlü hale gelmektedir. Bu surenin tefsirinde müşriklerin peygamberi soyu kesik, güdük, kısır, kuyruğu kesik anlamlarına gelen “ebter” sözüyle alaya aldıkları, asıl soyu devam etmeyecek olanların onlar olacağı belirtilir. Yani, çocuğu olup da çokluğa sahip olmanın önemsizliği vurgulanır. Bu suçlama kısırlık olasılığını öne çıkarır.




İFK HADİSESİ: Adını, Kur’an’daki olaya ilişkin âyetlerde (en-Nûr 24/11-22) iki defa geçen (en-Nûr 24/11, 12) ifk kelimesinden alır. İfk “iftira, en kötü ve en çirkin yalan” demektir. İfk, Kur’an’da ayrıca iki yerde (el-Furkân 25/4, Sebe’ 34/43) sözlük anlamında geçmektedir. İftiraya yol açan ve hemen hemen bütün kaynaklarca Hz. Aişe’den aynı şekilde nakledilen hadise şöyle gelişmiştir:
Resûl-i Ekrem Mustalik (Müreysî) Gazvesi’nden dönerken beraberinde götürdüğü eşi Âişe, konakladıkları bir yerde sabaha karşı tekrar hareket emri verildiğinde tabii ihtiyacını gidermek üzere ordugâhtan uzaklaşır. Geri gelirken boynundaki Yemen (Zafâr) akiği gerdanlığın düşmüş olduğunu fark eder ve kendisini bekleyecekleri düşüncesiyle dönüp aramaya koyulur; ancak karanlıkta onu bulup el yordamıyla tanelerini toplayıncaya kadar çok vakit kaybeder. Konak yerine geldiğinde diğerlerinin hareket ettiğini görür ve yokluğunu anlayınca aramaya çıkacakları inancıyla orada beklemeye başlar; bu arada uyuyakalır. Ordunun artçılarından Safvân b. Muattal es-Sülemî görevi gereği kamp yerini kontrol ederken onu bulur ve devesine bindirip hayvanı yederek orduya yetiştirir; fakat hızlı yürümekle birlikte kendisi yaya olduğu için kafileye ancak kuşluk sıcağında mola verdikleri zaman ulaşabilir.
Söz konusu gecikme başlangıçta kötüye yorumlanmamış, hatta kimsenin dikkatini bile çekmemişken, hicretten önce Hazrec kabilesinin reisi olan ve Medine’nin yönetimi kendisine verilmek üzere iken Hz. Peygamber’in gelmesiyle bundan mahrum kalan Abdullah b. Übey b. Selûl’ün başlattığı dedikoduyla birlikte iç huzursuzluklara yol açan önemli bir olay halini almıştır. İslâmiyet’i istemeyerek kabul ettiği için münafıkların reisi diye bilinen Abdullah b. Übey ile adamlarının Resûl-i Ekrem’i ve kayınpederi Hz. Ebû Bekir’i küçük düşürmeye ve aralarını açmaya yönelik sözleri, bazı müminlerin de katılmasıyla (kaynaklar bunlardan Hassan b. Sabit, Mistah b. Üsâse ve Hamne bint Cahş’ın adını vermektedir) kısa zamanda yayılma istidadı göstermişti. Sefer dönüşü rahatızlanarak bir ay kadar yatan Hz. Âişe ise bunu duymamış, sadece bu süre içerisinde daha önceki rahatsızlıklarında gösterdiği ilgiyi göstermeyen Resûlullah’ın odasına seyrek uğramasından bir şeyler olduğunu sezmişti. Hz. Âişe, hastalığının nekahet döneminde bir tesadüfle babasının teyze kızı Ümmü Mistah’tan oğlunun bu dedikoduyu anlattığını duymuş ve üzüntüsünden tekrar hastalanmış, arkasından da Hz. Peygamber’den izin alıp babasının evine gitmişti…..” (İslam Ans. T.D.V. 21/507–509) olay bundan ibarettir.
5.1-Siz bu olayı bir senariste verseniz belki 10 tane film yapar ama bu sadece film olmaktan ileri gitmez. Dursun’un yazdığı senaryo da belki en kötülerinden olurdu.
5.2-“Ali, gerçeği öğrenmek için Aişe’nin cariyesi Berire’nin tanıklığına da başvurulabileceğini söylüyor Muhammed’e. Muhammed bu tanıklığa başvurduğunda, cariye, “hanımı için iyilikten başka bir şey bilmediğini” söylüyor.
Berire, Hz. Aişe’yle sürekli beraberdi, belki de Hz. Peygamberden daha fazla yanında oluyordu. T. Dursun Berire’nin sözünü kabul etmiyor, görmezden geliyor ve hemen geçiştiriyor.
5.3-Hz. Peygamber’in hanımlarından hiçbiri iftirada en ufak bir rol almadıkları gibi, onu tasvip edici en ufak bir söz bile söylemediler. O kadar ki, uğruna kız kardeşi Hamne bint-i Cahş’ın iftirada rol oynadığı Hz. Zeyneb bile rakibesi (Hz. Aişe) hakkında ancak iyi sözler etti. Bizzat Hz. Aişe (r.a) bunu şöyle açıklar: “Hz. Peygamber’in hanımları içinde Zeynep benim en güçlü rakibimdi. Fakat iftira olayıyla ilgili olarak Hz. Peygamber kendisine görüşünü sorduğunda, o şöyle cevap vermişti: “Ey Allah’ın Rasûlü, Allah’a yemin ederim ki, onda takvadan başka bir şey görmüş değilim.” (Mevdudi,Tefhimü’l-Kur’an 3/502)
5.4-Eğer Hz. Peygamber, Hz. Aişe’nin zina yaptığına inansa ve boşasaydı kim ne diyebilir di ki? Kaldı ki Hz. Ali boşamasını söylemiştir, ama Hz. Peygamber vahyi beklemiştir. Yüce Allah’ta onun masum olduğunu kafirlerin dedikodularıyla hareket edilemeyeceğini bildirmiştir.
5.5-Zina yapan kadınla kim beraber olmak ister ki, Hz. Peygamber olsun.
5.6-Bu olayı o zaman gündeme getiren siyasi amaç peşinde koşan, inanç olarak kâfir olan münafıklardı, onlar günümüzde de mevcuttur ve kıyamete kadar da olacaktır.
5.7-Rivayetlerde, söylentileri birkaç kişinin yaydığı ifade olunmaktadır. Bunlar da Abdullan b. Übeyy, Zeyd b. Rifa (muhtemelen Yahudi münafık Rifaa b. Zeyd in oğlu), Mistah b. Üsase, Hassan b. Sabit ve Hamne bint-i Cahş’tı. Bunlardan ilk ikisi münafık, kalan üçü ise yanlış anlama ve zayıflıktan dolayı şerre karışmış müslümanlardı. Şerre az veya çok bulaşmış başka kişilerin adlarına Hadis ve Siyer kitaplarında rastlanmamaktadır.
5.8-O gün ordunun artçısı olan Safvân b. Muattal es-Sülemî’dir. Bir Müslüman’ın, Peygamberin eşine karşı anormal bir duygu taşıdığını hangi akıl kabul edebilir ki?
İstanbul Eyyüb semtinde mezarı bulunan Eba eyyul el-Ensari’nin karısı iftira söylentilerinden söz ettiğinde, bu büyük sahabi şöyle demiştir: “Ey Eyyub’un annesi, Aişe’nin yerinde orada sen olsaydın böyle bir şey yapar miydin?” Karısının “Allah’a yemin olsun ki asla yapmazdım.” demesi üzerine de şunu söylemiştir: “O halde Aişe senden daha iyi bir kadındır. Bana gelince, Safvan’ın yerinde ben olsaydım, böylesine kötü bir düşünceyi aklımdan bile geçirmezdim. Safvan ise benden daha iyi bir müslümandır.”(Mevdudi,Tefhimü’l-Kur’an 3/503)
Pegamber Efendimize (s.a.v) Atılan iftiralara cevaplar. Hayrettin Karaman
PEYGAMBER EFENDİMİZE (SAV) ATILAN İFTİRALARA CEVAPLAR; Peygamber Efendimizin Aile Hayatı
PROF. DR. HAYRETTİN KARAMAN
Hz. Peygamberin (sav) Aile Hayatı
http://forumi.kurandhesunet.net/tarkce(151)/pegamber-efendimize-s-a-v-at-lan-iftiralara-cevaplar-hayrettin-karaman(13086).html
muhammed kısırdır.
Yalanların bini bir paraEy allahın resulu kusura bakma ama çok fena halde üç kağıtçıymışsın aynı zamanda uçkurunada çok düşkünmüşsün kafanı bi çevirde karıların hakkındaki söylentilere bak biri yalan öteki odamı yalan?Mademki resuldün niye çoluk çocuğun hep senden önce öldü?Onca çocuğun ölürken sen nasıl bu kadar uçkurunla oynadın?Bu karıların hepsi kısırmıydı?seninkinde bi sakatlık olmasın bi tahlil yaptırsaydın diyorum.!
buradaki yorumlara bakınca, “erdem”li olabilmenin nasıl bir lutuf olabildiğinin farkına vardım… keşke allaha inanmayanlar, gene Allaha inanmayan Ahmet Altan gibi erdemli olabilseler… inançlara saygı gösterebilseler… gelelim konuya…
öncelikle şunu anlamak lazım…
islamiyet gelmden önce arabistanda durum nasıldı…
Cahiliye Arapları arasında aileyi oluşturma ve aile kurma düzeni de karmakarışıktı. O gün yaygın olan başlıca evlenme çeşitlerini kısaca şöyle sıralamak mümkündür:
1. Erkeğin evlenmek istediği kızı velisinden istemesi suretiyle.
2. Değişik erkeklerle fuhuş yapan kadının, doğan çocuğunun o erkeklerden birine ait olduğunu söylemesiyle.
3. Bir kadının, gizlice ilişkide bulunduğu erkekten çocuğu olmasıyla.
4. Erkeğin, ilişki kurduğu başkasına ait cariyeden çocuğu olunca onu satın alması yoluyla.
Bunlardan başka, kadınların değiştirilmesi (Be’l nikahı), kızı ve akrabalarından bir kadını başka birinin kızı ve akrabası olan bir kadına karşılık vererek, o kadını almak yoluyla (Sığar nikahı), bir kadını geçici bir zaman için kiralamak şeklinde, daha da çirkin olanı, istibda’ nikahı dedikleri,| bir erkeğin doğacak çocuk daha iyi olsun diye, karısını hayızdan temizlendikten sonra beğendiği başka bir erkeğin çadırına göndermesi yoluyla. İslâm, bütün bunların hepsini ortadan kaldırmış, ilk nikah şeklini ıslah ederek kabul etmiştir.
Bir erkek, istediği kadar kadınla evlenir, istediği zaman onu boşardı. İslâmiyet geldiği zaman nikahında on tane eşi olup, evliliğin dörtle sınırlanmasıyla diğer eşlerinden ayrılmak zorunda kalan bazı sahabilerin adları kaynaklarımızda zikredilmektedir.
Diğer taraftan, iki kız kardeşle birden evlenme âdeti olduğu gibi, üvey anneyle de evlenme âdeti vardı. Kocası ölen kadın, üvey oğullarına miras olarak kalırdı.
Bir cahiliye Arabı karısını boşar veya ölürse, bu adamın büyük oğlu bu kadınla evlenmek istediği zaman elbisesini kadının (üvey annesinin) üzerine atar, bu suretle mehir vermeye lüzum kalmadan, o kadın onun karısı olurdu. Bu üvey oğul, isterse onunla evlenir, isterse satar mihrini kendisi alırdı. Ancak kadın, çabuk davranarak üzerine elbise atılmadan kendi kabilesine kaçabilirse bu durumdan kurtulabilirdi.
İslâm, çok sayıda böyle üvey annesiyle evlenmiş kişilerin evliliğine son vermiştir. Bu hususta Kur’ân–ı Kerim’de şöyle buyurulmaktadır:
“Daha önce geçen durum bir tarafa, bundan böyle babalarınızın nikâhladığı kadınları artık nikâhlamayın. Hiç şüphe yok ki bu, Allah’ın gazabına sebep olan bir hayasızlıktır. Ne iğrenç bir yoldur o!” (Nisa, 4/22)
Kız çocuklarının olmasını ayıp görürler, onların doğumundan utanç duyarlardı. Savaşmadığı, saldırılara karşı obayı koruyamadığı, erkekler gibi çalışıp kazanamadığı, bir saldırı anında düşman kabilelerin eline esir düşecekleri, tecavüze uğrayıp fuhuş yaptırılacakları gibi düşüncelerle kız çocukları olunca çok kızarlar, öfkelerinden çıldıracak hâle gelirlerdi. Kur’ân–ı Kerim bunlardan, kız çocuğu olan birisinin nasıl bir halet–i ruhiye içerisine girdiğini Nahl sûresinde çok veciz bir şekilde anlatmaktadır:
“Onlardan birine bir kızının dünyaya geldiği müjdelenince, öfkesinden ve üzüntüsünden, yüzü mosmor kesilir. Müjdelendiği bu kötü haberin etkisiyle utanıp eşinden dostundan saklanmaya çalışır. Şimdi ne yapsın! Hor, hakir, itilip kakılan bir belâ olarak onu hayatta mı bıraksın, yoksa toprağa mı gömsün, ne yapsın? diye kara kara düşünür! Dikkat ediniz, ne fena hükümlerdi verdikleri bu hükümler!” (Nahl, 16/58–59)
“Diri diri gömülen kız çocuğuna, hangi suçtan ötürü öldürüldüğü sorulduğu zaman.” (Tekvir, 81/8–9)
“Fakirliğe düşme endişesi ile evlâtlarınızı öldürmeyiniz. Onların da sizin de rızkınızı veren Biz’iz. Şüphesiz ki onları öldürmek büyük bir suçtur.” (İsra, 17/31)
http://www.sorularlaislamiyet.com/article/14748/hz-muhammed-in-dogdugu-arabistanda-inanc-ahlak-kulturel-ekonomik-ve-sosyal-durumlari-aciklar-misiniz.html
….
görüldüğü gibi islamiyetten önce erkekler istedikleri kadar bayanla evlenebiliyorlardı… ayrıca kabile sistemi şimdiki aşiret sistemi gibi ama daha etkiliydi… ve peygamber efemdimiz bu mekkenin ileri gelen ureyş kabilesindedndi…
peygamberlik risaletini yaymaya başladığı vakit, mekkenin ileri gelenleri kendisine “para istiyorsan para, güç istiyorsan güç, kadın istiyorsan kadın” teklifinde bulunmuşlardı ama peygamberimiz, bir elime güneşi bir elime ayı verseniz beni gene de davamdan vazgeçiremezsiniz demişti…
bir insan, istese hemen sahibi olabileceği şeyler için kendini savaşların, ölümün içine niye atsın ki…
sizinde bir yazınızda söylediğiniz gibi, “islamiyet öncesi” dönemde erkeklerin ve bayanların çıplak bir şekilde tavaf yaptığı söyleniyor…
şimdi lütfen akıl ve izan çerçevesi içinde tekrar düşünün…
düşünürken de peygamber efendimizin o zaman çok evliliğe izin olmasına rağmen ilk eşi hz hatice ölene kadar hiç kimseyle evlenmediğini unutmayın…
evlilik hakları sınırsızken, dörtle sınırlandırıldı…
önce bir islamiyet öncesi dönemi düşünün, sonra peygamber efendimiz as. ile başlayan dönemi…ve lütfen insaflı olun…
merve seni bencil örümcek kafalı yobaz. seni aşağılık insanlık yüzkarası varlık. senin yazılarını okudukça insanlığımdan utanıyorum bir insan bu devirde nasıl bu kadar kalın kafalı cahil yobaz at gözlüklü olabilir hayret.
tanımadığın bir insana karşı bu kadar nefret… üzüldüm senin adına… nefretin, benden çok sana zarar verir…
benim gibi yobazlardansa, senin gibi inançsızların duruşu, korkutucu… ben bir karıncayı bile incitemem, ama sen beni hiç tanımadığın halde bir kaşık suda boğarsın…
Allah inancı, kişiyi erdemli kıldığı için güzel… ve sen, inancın olmadığı için bu erdemden yoksunsun…