ŞERİAT ve EVRENSELLİK

Şura/7. Böylece şehirlerin anası  (Mekke’de) ve çevresinde bulunanları uyarman, şüphe götürmeyen toplanma günü ile uyarman için sana Arapça okunan bir Kitap vahyettik. İnsanların bir takımı cennete, bir takımı da çılgın alevli cehenneme girer.

Kur’an bu ayetiyle Araplara gönderildiğini ifade ediyor. Bu ayetten yola çıkarak İslam’ın tüm insanlar için değil Araplar’a has bir din olduğu ileri sürülebilir.
Ancak sonradan gelen ayetlerde insanlara hitap edildiğini ve Mekke çevresinin genişletildiğini görmekteyiz.

Sebe/ 28. Biz seni bütün insanlara ancak müjdeci ve uyarıcı olarak göndermişizdir; fakat insanların çoğu bilmez.

Görüldüğü gibi bu ayette Muhammed’in bütün insanlar için bir uyarıcı olduğu ifade ediliyor. Dolayısıyla tüm dünyaya hitap etmiş oluyor.
Ama bununla da kalınmıyor.İslam öncesi Kureyş halkının inançlarından olan cinler var sırada. Çember büyüyor ve içine cinleri de alıyor.

En’am/ 130. “Ey cin ve insan topluluğu! Size ayetlerimi anlatan, bugünle karşılaşmanızdan sizi uyaran peygamberler gelmedi mi?” “Kendi hakkımızda şahidiz” derler. Dünya hayatı onları aldattı da inkarcı olduklarına, kendi aleyhlerinde şahitlik ettiler.

Kur’an, önce Mekke ve çevresinden başlıyor, sonra tüm insanları ve cinleri de Muhammed’e görev alanı olarak sunuyor ama Kur’an’ı yeterli bulmayarak onu hadislerle Kainat’ın efendisi yapıyorlar. Varsa evrendeki milyarlarca galakside, ketrilyonlarca gezegende başka hayatlar, oradakilerin de efendisi Muhammed’dir İslam’a göre. Sesini duymadılarsa, haberi gitmediyse suç onların. Duysalardı…

İslam’a göre Muhammed kainatın efendisidir ve Kur’an’da evrenseldir.
Evrenselliğin bir boyutu alan diğer boyutu ise zamandır. Alan anlamında tüm insanlığa hitap ettiği için Kur’an’ı evrensel bulan İslamcılar, zaman anlamında farklı görüşler öne sürerler.

Kimi İslamcılar Kur’an ayetlerinin tümüyle evrensel olduğu ve her çağda, her topluma uygun olduğu iddiasındadırlar.
Kimi İslamcılar ise Kur’an’ın tümüyle evrensel olmadığı, bir takım ayetlerinin Muhammed’e özel, bir takım ayetlerinin Araplara özel, bir takım ayetlerinin ise o döneme özel olduğu fikrindedirler.
Örneğin;
1- Kuran’ın iman esasları evrenseldir.
2- Kuran’ın ahlaki esasları evrenseldir.
3- İbadet esasları evrenseldir.
4- Şeriat/hukuk evrensel değildir, onu insanlar yaşadıkları toplumun özelliklerine göre, Kuran’dan ilham alarak düzenleyip, geliştirebilirler.

İslamcılar olarak adlandıramıyacağımız Müslümanların bir kesimi ise Kur’an’ın sadece iman esaslarını evrensel olarak kabul eder. Ahlak olarak toplumsal değerleri esas alır. İbadeti ise kısmen yapar. Genelde 5 vakit namaz yerine Cuma namazlarını kılar. Bir kısmı 5 vakit de kılar, kimisi hiç kılmaz. Oruç tutar ya da kısmen tutar. Hac ve zekatı ise gönlüne göre yapar.
Çağdaş yönetimlerden, medeni hukuktan yanadır.
Bu kesime ılımlı dindarları, laiklikten, demokrasiden yana Müslümanları katabiliriz.

Bu durumda Kur’an’ın evrenselliği konusunda 3 ana düşünce şekli olduğunu söyleyebiliriz.

1. gruba dahil olup Kur’an’ın tümüyle evrensel olduğunu iddia edenler daha ziyade Sünni kesim içinde yer alan şeriatçilerdir.
Onlara göre mutlak olan Allah’ın mutlak kelâmıdır. O’nun zatı ile kaim ezeli sıfatları olan ilim, irade ve kelâm sıfatlarının bir tecellisidir. Bundan dolayı “Kelâm-ı Kadîm”dir. Yaratılmamıştır. “Kelâm-ı Nefî” olarak yani mana olarak Allah ile birlikte ezelidir. “Kelâm-ı Lafzi” olarak yani Arapça olarak Hz. Muhammed’e 7. yüzyılda indirilmiştir.
Hitabı ve hükümleri evrenseldir. Yani bütün insanlaradır. Hükümleri itibariyle tarih üstü, toplum dışı sabit ve mutlaktır.

Bu grup içinde elbette şeriat düzeninden yana olmayanlar da çoktur. Ama bilinçli olarak Kur’an’ın tüm ayetlerinin evrensel olduğunu iddia eden bir müslümanın şeriat düzeninden başka bir alternatifi olması mümkün değildir. İstisna olarak Kur’an’ı farklı yorumlayan, ayetleri çağdaşlaştırma gayretkeşliği ile kelimeleri tahrif ederek kabul edilebilir hale getirmeye çalışanlar evrenselliği kabul eder ama şeriat düzenini tasvip etmezler.

2. gruba dahil olanlar Muhammed İkbal, Fazlurrahman, H. Hanefi, M. Abid el-Cabiri, Roger Garaudy, Ali Şeriatî, Abdülkerim Suruş, Mehmed S. Aydın, Mehmet Hatiboğlu gibi Müslüman entelektüeller tarafından savunulmaktadır.
Bu düşünce akımının ortak paydasını şöyle özetleyebiliriz:
Mutezile’nin savunduğu gibi Kur’ân, Allah’ın fiil sıfatlarından olan irade ve kelâm sıfatının ürünüdür.
Yani ezeli değildir, yaratılmıştır. Mutlak olan Allah rölatif olan varlıkla ilişkiye girdiği zaman, çıkan ürün rölatiftir, mutlak değildir. Çünkü, Kur’ân’ı oluşturan dil Arapça, Hz. Muhammed bir insan ve Arap toplumu görecelidir. Vahiy ilişkisi bir zamanda -7.yüzyılda ve bir mekanda – Arap yarımadasında vuku bulmuştur ve Kur’ân, ilahi olduğu kadar insanidir.

Allah insan aklı ve insan diliyle insana hitap etmiştir. Vahiy ile insan aklı arasında mahiyet farkı değil, derece farkı vardır. Vahyin fikri muhtevası Arap kültürünün ve Arap zihin dünyasının içindedir. Tevrattan, İncilden dini fikirler içerdiği gibi, Arap cahiliye döneminin doğru fikir ve fillerini de içerir. Başta Hz. Ömer olmak üzere Hz. Muhammed ve arkadaşlarının doğru görüp uyguladıkları fikir ve fiiller vahiy tarafından onanır.

Kur’ân sadece gökten inmemiştir, aynı zamanda yerden bitmiştir. Yerle gök arasında diyalektik bir ilişki söz konusudur. Tanrı’nın hakkı Tanrı’ya insanın hakkı insana verilmiştir. (Esbab-ı Nuzul, Nesih-Mensuh, Mekki-Medeni) Allah, Araplara hitap etmiştir. Arapça ile bütün insanlığa hitap etmemiştir. O günkü iletişim imkânlarını ve yabancı dil bilme oranını göz önünde tutarsak bu son derece doğaldır.

Bu akıma göre Kur’ân güneşe benzer. Güneş sıcaktır, dinamiktir varlık olarak sınırları belli olsa da ışıma yoluyla görülmez. Işıma yoluyla kendinden bir şeyler kaybeder. Kur’ân’ın ışıması Müslüman entelektüelin kalbi (aklı ve sezgisi) vasıtasıyla olur. Kur’ân’ı okuyan mümin entelektüel, ondan kimliğini, kişiliğini, benliğini, karakterini ve bilincini oluşturur ve dünyevi olgular, olaylar, fenomenler dünyasına dalar ve sorun çözer.

Bu başlıkta bizim için önemli olan ilk 2 gruptur. Çünkü 3. grup zaten evrensellik iddiasında değildir.
Kur’an’ın tümüyle evrensel olduğunu ve her ayetinin, her hükmünün kıyamete kadar geçerli olduğunu savunan ve şeriatçi düzeni savunanların başını çektiği ve genelde sünnilerin oluşturduğu grup ile, Kur’an’ın tümüyle evrensel olmadığını, zamana ve mekana göre hükümlerinde değişiklik yapılabileceğini, özellikle hukusal hükümlerinin çağa göre değiştirilerek uygulanabileceğini söyleyen yeni Mutezileci akımı ele alacağız.

Konunun biraz daha aydınlatıcı olması açısından Mustafa Akyol’un bu konudaki yazısını alıntılıyorum:

Kur’an’ın Tümü Evrensel midir?

Dikkatimi çekiyor; site içinde yürüyen tartışmalarda Kur’an’ın evrensel bir kitap olup olmadığı konusu da arada bir gündeme geliyor. Bu, zaten uzun zamandır İslam dünyasında ve hatta Batı’da tartışılan bir konu. Müslümanların çoğu, İlahi mesajın evrenselliğine inandıkları için, Kuran’ın tümünün tüm çağlar için geçerliği olduğunu savunuyor. Buna karşılık İslam’a eleştirel yaklaşanlar, cariyelik, kölelik hukuku gibi konulara dair ayetleri göstererek, bunların o devre ait hükümler olduğunu belirtip, buradan hareketle de “Kur’an bu devre bakmaz” diyorlar.

Oysa üçüncü bir yorum tarzı da mümkün: Kur’an ayetlerinin çoğunun evrensel olduğu, buna karşılık bazı ayetlerin o dönemin şartlarına göre hükümler getirdiği söylenebilir. Elbette bugün kölelik yok ve kölelere iyi davranmakla ilgili bir Kuran ayetinin uygulama alanı yok. Elbette bugün İslam peygamberi yaşamıyor ve dolayısıyla ona veya ev halkına nasıl davranılacağını anlatan ayetlerin uygulanması mümkün değil. Bu ayetler bizlere İslam ahlakı ile ilgili bazı temel ilkeler öğretebilir, ama bire bir hayata geçirilemez.

Bu yorum biçimini Kuran’ın hukukla ilgili diğer bazı ayetlerine uygulayan bazı Müslüman ilahiyatçılar, söz konusu ayetlerde verilen ilkelerin, içinde yaşadığımız çağın şartlarına göre yeniden yorumlanması gerektiğini düşünüyorlar. Bu gerekliliğin çok açıkça gözüktüğü ayetler var. Örneğin bir ayette (8/60) Müslümanların düşmanlarına karşı “besili atlar” hazırlamaları emrediliyor; bu çağda bu ifadenin sembolik şekilde anlaşılması gerektiği, “at” yerine modern araç ve gereçlerin tercih edileceği açık. Kur’an’daki bu gibi “tarihsel” ifadelerin sembolik anlamda anlaşılmasını ve ayetteki amaç ve hikmete uygun yeni yorumlar yapılmasını savunan ilahiyat ekolüne ise “tarihselcilik” deniyor.

Tarihselcilik tartışmalı bir konu. Bu tartışmada benim vardığım kesin bir sonuç yok, ancak tartışmanın kendisini önemli buluyorum. Özellikle de bir kaç “tarihsel” ayeti gösterip, oradan hareketle “Kur’an sadece yedinci yüzyıl Arap toplumuna hitap etmiştir” sonucuna varan seküleristleri yanlışlaması açısından…

Biz önce 1. grubun düşüncesini çürütecek birkaç ayeti örnekleyelim;

Ahzab/53. Ey iman edenler! Siz zamanını gözetlemeksizin, bir yemeğe davet edilmedikçe, Peygamber’in evlerine girmeyin. Ancak davet edildiğiniz vakit girin. Yemeği yediğinizde hemen dağılın, sohbete dalmayın. Çünkü bu hareketiniz Peygamber’i üzmekte, fakat o size bunu söylemekten utanmaktadır. Ama Allah, hakkı söylemekten çekinmez. Peygamber’in hanımlarından bir şey istediğiniz zaman perde arkasından isteyin. Bu, hem sizin kalpleriniz, hem de onların kalpleri için daha temiz bir davranıştır. Sizin Allah’ın Resûlünü üzmeniz ve kendisinden sonra onun hanımlarını nikâhlamanız asla caiz olamaz. Çünkü bu, Allah katında büyük bir günahtır.

Enfal/ 60. Onlara karşı gücünüzün yettiği kadar kuvvet ve besili atlar hazırlayın. Bununla, Allah’ın düşmanı ve sizin düşmanınızı ve bunların dışında sizin bilmeyip Allah’ın bildiği diğer (düşmanları) korkutup-caydırasınız. Allah yolunda her ne infak ederseniz, size ‘eksiksiz olarak ödenir’ ve siz haksızlığa uğratılmazsınız.

Hac/ 27. İnsanlar içinde haccı ilan et; yaya olarak veya uzak yollardan gelen yorgun develer üzerinde sana gelsinler.

Bu örnekler çoğaltılabilir. Ama tek bir örnek dahi Kur’an’ın tümüyle evrensel olmadığının kanıtıdır.

Kur’an’ın tümünün evrensel olmadığını kabul eden 2. Grubun evrensel saydığı iman esaslarına bakalım şimdi;

İslam’ın Amentüsü iman esaslarını oluşturur.
Allaha, meleklere, kitaplara, resullere, ahirete, kadere ve iyilikle kötülüğün Allah’tan geldiğine inanmak imanın 6 temel şartıdır.

Bu 6 şarta da dikkat edilirse tümünün gayb olduğu yani bilimsel olarak kanıtlanamayan, ispatı, belgesi olmayan şartlar olduğu ve insanın inancına bağlı olduğu görülecektir.
Dolayısıyla iman esaslarının evrenselliği toplumun tümü için değil sadece inananlar için geçerli olabilir. Bu durumda da insanların büyük çoğunluğunu kapsamayan bir inancın evrensel olduğundan sözedilemez. Bu 6 şarta iman dünya nüfusunun yaklaşık 1/5′ini kapsamaktadır. Yani 5 insandan 4′ü bu inançtan değildir. Öyleyse bu inanç evrenseldir denemez.

İslam aleminde ise iman esasları konusunda farklı inanışlar ve ayrılıklar sözkonusudur.
Allah’a iman konusunda en önemli ayrılık İslam’da önemli sayıda bir güce sahip olan Tasavvuftaki Vahdet-i vücud inancıdır.

Melek ve resuller konusunda inancını sadece Kur’an’a dayandıranlarla, Kuran ve sünnete dayandıranlar arasında bir anlayış farkı olmakla beraber “Sadece Kur’an” diyenlerin azlığı nedeniyle bu fark gözardı edilebilir.

Kitaplara iman konusunda, Kur’an’a imanda bir bütünlük olmakla birlikte Tevrat, Zebur ve İncil’in tahrifat edildiği iddiası doğrultusunda farklı anlayışlar vardır. Kitaplara iman’da, bu 4 kitabın Allah’tan gönderildiği ama Kur’an dışındakilerin tahrif edildiği inancı genel kanıdır. Dolayısıyla  müslümanlar için Kur’an’ın her ayetinin geçerliliği olmasına rağmen, diğerlerinin Kur’an’a ters olan ayetlerinin tümü tahrif edilmiş sayılarak inanılmamaktadır.

Ahiret inancı konusunda ise cennet ve cehennemle ilgili farklı inanışlar mevcuttur. Örneğin Kur’an’da olmamasına rağmen,  imanı olan günahkarların günahlarının cezasını çektikten sonra cennete gireceklerine inanılır. Bu inanış, İslam’da genel kanı olup Kur’an’a terstir. Kur’an günahları sevaplarından fazla olanların ebedi cehennemlik olduğunu bildirir.

Kader ve hayırla şerrin Allah’tan olduğu konusunda ise ihtilaflar çoktur. İslam’ın en çok tartışılan ve üzerinde ortak görüşün sağlanamadığı konudur. Genelde kader konusu müslümanlarca anlaşılmaz. Kader konusunun tartışılmasından uzak kalınmaya çalışılır. Bu konuda mezhepler ve akımlar arasında derin ayrılıklar mevcuttur.

Görüldüğü gibi iman esaslarında İslam’ın kendi içinde dahi birlik, bütünlük yoktur. Bu konularda birbirlerini tekfir eder, kafirlik ve müşriklikle suçlarlar. Kendi içinde birliği olmayan imanın evrenselliğinden ne derece söz edilebileceğini varın siz düşünün.
İman esaslarında evrensellik iddiasında bulunamasa da evrensellik umudu ve özlemi taşınabilir. Nitekim İslam’ın nurunu tamamlayacağına, tüm insanlarca benimsenip kabul göreceğine inanılır.

Gelelim 2. grubun evrensel saydıklarından ahlak esaslarına. Bakalım Kur’an’ın ahlakı ne derece geçerli:

3 yaşında bir erkek çocuğu karıkoca evlat edinmiş olsanız, onu nüfusunuza geçirip soyadınızı da verseniz, okutsanız, büyütseniz ve sonunda evlendirseniz mümkün mü? Mümkün tabi, hayatta neler olmaz. Sizin için mümkün olmasa da çok örneği var.
Birkaç yıl sonra evlatlığınız gelininizle anlaşmazlık yaşasa ve ayrılsa;
Siz de gelinden hoşlanıyor ama bunu gizliyor olmuş olsanız;
Evlatlığınızın boşandığı karısıyla imam nikahı yapıp evlenir miydiniz?

Tebenni olarak adlandırılan ve Ahzap 37′de açıklanan Muhammed’in evlatlığının karısıyla evlenme olayı açısından baktığımızda Kur’an’ın ahlaki esaslarının evrensel olduğunu söylemek mümkün değildir. Evrensel olabilmesi için hiç kimsenin yüzü kızarmadan bu tür bir evliliği yapabilmesi gerekir. Toplumuzda böyle bir olayda adamın yüzüne tükürürler, dışlarlar, lanetlerler. Kaldı ki o dönemin Kureyş toplumu açısından da bu ayet ve getirdiği hüküm evrensel değildir. Çünkü Kureyş, evlatlık alma işlemine bir yeminle müsaade ederdi. Bu yemine göre evlatlık öz evlat sayılır ve ona kendi soyadları verilirdi. Nitekim Zeyd’de Muhammed’in evlatlığı olduktan sonra artık Zeyd Bin Muhammed diye çağrılıyordu. Yani bir anlamda Muhammed’e öz oğlunun karısıyla evlenmiş gözüyle bakıldı. Muhammed bunu Ahzap-40 ile ” Ben içinizdeki hiçbir erkeğin babası değilim” diyerek reddetti. Böylece Kureyş’deki ahlaki bir tabuyu aşkı uğruna yıkmıştı. Tabi Allah’ının emriyle.

Dolayısıyla 2. maddede yer alan Ahlaki esasların evrenselliğinden söz edilmesi mümkün değildir. Çünkü uygulanması mümkün olmayan hükümler içermektedir.

İnsanların tamamına yakınının kabulleneceği, reddedemeyeceği hükümlerdir evrensel olan.
Hiç dinle, Kur’an’la ilişkilendirmeden örneğin “Kul hakkı yemenin doğru olmadığını” insanlara sorduğunuzda ittifakla kabul görecektir. Kul hakkı yiyenler dahi bunu savunamıyacak, bir takım sebepler, bahaneler ileri sürecektir. Demek ki evrenseldir.

Örneğin halkımız Kur’an’daki Tebenni olayını bilmez. Bilenler çok azdır.
Hiç İslam’ı-Kur’an’ı karıştırmadan, dinden söz etmeden toplumun tümüne anket olarak sorulsa;
” Evlatlığınızın boşandığı eşiyle evlenmeniz doğru olur mu?” diye.
Bunun yanıtı kesin olarak ittifakla “Doğru olmaz” çıkacaktır.
Böyle bir konuda ancak çok büyük bir istisna, çok büyük bir zorunluluk gerekir ki kabul görsün.
Böyle bir istisnanın da evrensellikte yeri yoktur.

Sonuç olarak Kur’an’ın ahlak esasları da evrensel değildir.Kaldı ki tek konuya değindik. Çok eşlilik, cariye, talak vb. konularda da benzer sonuca varabiliriz.

Son olarak evrensel olarak kabul edilen ibadet esasları bakalım ne kadar evrensel?

Kur’an’a göre ibadet esasları İslam’ın şartları olarak bilinir. Bunlar;
1- Kelime-i şahadet getirmek 2- Namaz kılmak 3- Oruç tutmak 4- Hacca gitmek 5- Zekat vermektir.  Bunlardan ik 3′ü her müslümana farz olup, hacca gitmek gücü ve sağlığı olana, zekat ise zenginliği nispetinde farzdır.
Bunların tümü de evrensel değildir. Açıklayalım;
Kelime-i şahadet’in anlamı;
şahitlik ederim ki Allah’tan başka tanrı yoktur. Yine şahitlik ederim ki Muhammed onun kulu ve resulüdür.
Birincisi böyle bir şahitliği yapacak şekilde kimsenin elinde bir kanıtı yoktur. Bu sadece bir inançtır.
“Şahitlik ederim ki” değil  ”İnanırım ki” olmalıydı. Ama Araplardaki adet buydu. Birşeye inandılar mı ona şahadet ederlerdi. İnandırmak isteyen de şahadet beklerdi. İslam öncesinde de putperestler Lat’a, Uzza’ya, Menat’a vs. şahadet ederlerdi.

Kelime-i Şahadette bir başka evrensellik dışı olan ise anadilde söylenmesinin kabul görmeyişidir. Arapça söylenmesi şart görüldüğü için de evrenselliğinden söz edilemez.

Namaz ve oruç güneşin doğuş ve batışına göre vakitlendirildiği için evrensel değildir. Örneğin Kuzey’e doğru gidildikçe günlerin, gecelerin uzunluğu değişir. Kutuplarda ise 6 ay gündüz, 6 ay gece olduğundan Kur’an’da bildirilen vakitler, bu bölgelerde yaşayanlara uymaz.
Bunun yanında namaz konusunda da anadil sorunu vardır. İslam mezhepleri anadilde ibadeti kabul etmez. Kur’an’da da ana dilde ibadet edilebileceğini belirten bir ayet olmadığından evrensellik iddiası geçerli değildir.

Hac ise putperestlerden kalma bir tapınak ve asıl amacı bölgeye gelir sağlama olduğundan bunun bir evrensel ibadet şekli olduğunu öne sürmek mümkün değildir. Hacda yapılan ritüellerin putperestliği çağrıştırması da evrensellikten öte tevhid inancına ters düşen bir durumdur. Ayrıca varlıklı olmayanların yapabileceği bir ibadet şekli değildir. Örneğin Brezilya’dan kalkıp ta Arabistan’a hacca gitmek normal düzeyde bir insanın yapabileceği bir ibadet değildir. Zenginler için ya da yakın bölgeler için düzenlenmiş bir ibadet ise evrensel olamaz.

Zekatın da evrenselliğinden sözedilemez. Çünkü zekat o dönemde bir çeşit vergiydi ve zekat toplama memurları vardı. Herkes gücü nispetinde zekat vermek zorundaydı. Günümüzde ise kanunlaşmış vergiler var. Vergilerin dışında bir fakire-yoksula-muhtaça yardımın ise bir ölçüsü olamaz. Gönlünden koptuğu şekilde yardım yapılır. Bu tür yardımlar zaten bir insanlık görevidir ve tüm dinlerde olduğu gibi, din dışı olarak da yapılır.

Sonuç olarak görüldüğü gibi Kur’an’ın evrenselliği iddiası geçersizdir. Kur’an’da bulunan ve evrensel olan birtakım insani konular ise tüm dinli veya dinsiz toplumlarda geçerlidir.
Kur’an hükümlerine göre bir şeriat düzeninin savunulabilmesi için bu hükümlerin evrensel olması gerekirdi. Evrensel olmayan 1400 yıl öncesi hükümlere göre yönetilme isteği ise gericiliktir.

Serdar Kaangil

This entry was posted in Din and tagged , , , . Bookmark the permalink.

2 Responses to ŞERİAT ve EVRENSELLİK

  1. Pingback: Şeriat ve Evrensellik | Ateist Cevap

  2. Bir Hanif Müslüman says:

    Merhaba
    Yalnızca Kur’anı kaynak olarak kabul eden birisi olarak;bazı konularda hatırlatma ve düzeltme ihtiyacını hissettim.
    Namaz. sizin başka bir yazınızda da belirttiğiniz gibi;Kur’anda namaz diye bir kelime geçmez (her ne kadar tefsirciler ve mealciler ille de namaz diye tuttursalarda). Onun adı,”Salat” tır. Dikkat edilirse,Kur’anda namazın şekli,nasıl kılınacağı,rekatlerinden hiç bahsedilmez. Genelde “eqımıssalate ve etuzzekate” olarak Kur’anda geçer ama namaz ne? Tarifi yok Kur’anda. Zira namaz denilen ucube Emeviler,hadisçiler tarafından uydurulmuş bir icraattır. Aslolan salattır. Salat ise,dinle ilgilenme,kulak verme,sosyal yardımlaşma,dayanışma,yoksulu,miskini,yetimi,öksüzü,akrabayı gözetme,yanlış giden herşeyi ıslah etme (düzeltme),…ve daha buna benzer pekçok anlamı da vardır. Bu da (salat) Kur’anın evrenselliğine gölge düşürmez. Çünkü her toplum için geçerli olan ahlaki kaidelerdir.
    Zekat ise hadisçilerin söylediği gibi,öyle zengin olanın malının 1/40′ını vermesi değildir. Zekat infakla ilgilidir. İnfak ise eline geçen malın ihtiyacın kadarını kendine ayırmak;geri kalan tamamını en güzel ve kullanışlısından seçerek fakirlere dağıtmaktır. Zekat vermek için zengin yada fakir olmak şart değildir. Eline geçen mallarda ihtiyacından çok fazlalık varsa,fazlasını dağıtacaksın. Zaten zekatın kelime anlamı temizlenmek,arınmaktır.

    Saygılarımla

Yorum yapın

Fill in your details below or click an icon to log in:

WordPress.com Logo

You are commenting using your WordPress.com account. Log Out / Değiştir )

Twitter picture

You are commenting using your Twitter account. Log Out / Değiştir )

Facebook photo

You are commenting using your Facebook account. Log Out / Değiştir )

Connecting to %s