CENAZE TÖRENLERİ

ÖLÜ DEFİN KÜLTLERİ

 hinduÖlüye Verilen Değer

5000 yıl önce Sümerler zamanında, Lagaş kıralı Entemena, aralarında durmadan toprak sorunu çıkan komşusu Umma kıralı Urlumma’yı yenilgiye uğratınca, bu zaferin anısına yazdırdığı anıta, Ummalıların “savaş alanında ölmüş askerlerini öylece bırakmalarını” bir aşağılama, Ummalı ölülere kendisinin mezar yaptırmış olmasını ise özel bir üstünlük belirtisi olarak yazdırmayı önemsemişti.

Eski toplumda Ölü bedenin sahiplenilmesi o denli önemlidir ki, Truva önünde Akhalar ile başka nedenlerle suren savaş, bir noktadan itibaren, savaş sırasında olenlerin ölü bedenlerini kimin kendi tarafına çekip alacağı bir savaşa dönüşür. Aşil tarafından öldürülen Hektor bile, son nefesini verirken, ölü bedeninin Truvalılara teslim edilmesi için katiline yalvarmıştı:

“Yalvarırım, canın, dizlerin, anan baban adına,

Akha gemilerinin yanında köpeklerle bırakma beni.

Yığınla tunç al, altın al, Babamla ulu anam armağanlar versin sana,

Ama sen de onlara geri ver gövdemi, Ateş payımı alayım kadın, erkek Truvalılardan”

 

Ölüm anını takip eden süreçte, ‘ölü sahipleri’ne yönelik yeme, içme ve cinsel ilişki yasağı bulunmaktadır. Günümüz yerli topluluklarında hâlâ bulunan, ölü sahiplerinin, bir cenaze töreni takvimine göre, yeme, içme, uyuma ve cinsel ilişki yasağına Homeros dünyasında da rastlarız. Patraklos’un yasının tutulduğu dönemde Aşil’in ulu anası tanrıça Thetis oğlunun yanına oturmuş, eliyle okşayarak ona diller dökmüş; “Yavrum benim” demişti, “ne zamana dek yiyeceksin içini; yemeyi içmeyi unutup, ağlaya sızlaya? Bir kadınla sarmaş dolaş olmak iyi şey, neden bundan yoksun ediyorsun kendini?

Tanrıça İnanna, Ölüler Diyarına inerken sadık veziri Ninşubur’a şöyle demişti: “Ölüler diyarına vardığım zaman Felaketlerdeki gibi ağıt yak benim için Kutsal toplantı yerinde davul çal benim için Tanrıların evinde beni arayarak dolaş Gözlerini indir-kapat benim için Ağzını çarpıt benim için Bir yoksul gibi tek giysine bürün benim için”

Gılgamış ise ‘mikku ve pukku’sunu ‘ölüler diyarı’ndan çıkarmaya giden dostu Enkidu’ya şöyle öğüt veriyordu. “Temiz giysiler giyme… Bur kabındaki iyi yağdan sürme… Ölüler diyarında mızrak fırlatma… Elinde asa taşıma…. Ayağına sandalet giyme… Ölüler diyarında haykırma… Sevgili karını öpme. İğrendiğin karına vurma… Sevgili oğlunu öpme… İğrendiğin oğluna vurma…” Mezar törenlerinde göğüs-bağır parçalama, saç-baş dağıtma, yanakları tırnaklama davranışları, üzüntünün doğal dışavurum biçimi değildir; devralınmış, dolayısıyla sonradan edinilmiş töresel bir uygulamalardır. Aynı biçimde, Truva’da ölüm haberini alan kadının yaşmağını çekip fırlatması, insana ait doğal üzüntü refleksi değil; töresel yineleme olarak kazanılmış bir davranış biçimidir: “Başından yere attı parlak şeritlerini örgülü saçağlarını, tacını attı, sonra da altın Afrodit’in verdigi yaşmağı. Gelin olduğu gün vermisti Afrodit yaşmağı ona. ”

Kimi Afrika yerli kabilelerinde mezar töreninin, ölü beden etrafında bir çesit minyatür savaş şeklinde gerçekleşiyor olması uzmanları şaşırtmıştı: Sessizlik-yüksek ses yasağına ilişkin kurallara sahip olarak ölüm törenleri eski toplumun ilişkilerinin yansıtıcısıdır. Ölüm törenleri konusunda bireyler dileklerince hareket edemezler; bir törenin takvimine göre hareket edilmelidir. Truva kıralı Piriamos, İlyada’da, oğlu Hektor’un ölüm töreni takvimini şöyle açıklamıştı: “Haydi, dokuz gün sarayda ağlayalım ona Onuncu gün gömelim, halk da yapsın şöleni. Onbirinci gün bir tümsek yığarız mezarına, Onikinci gün gene savaşırız gerekirse. ”

 

Türklerde Cenaze Kültü

 

Eski Türkler, ölen kişinin ruhunun, şaman tarafından özel bir merasimle yeraltı dünyasına götürülünceye kadar evde dolaştığına inanırlar; çünkü onlara göre ölü çevresinde olup bitenden haberdardır. Bu yüzden akrabalarına zarar verebileceği düşünülen ölü, merasimlerde etkisiz hale getirilmelidir. Türklerin ölülerini nasıl gömdüklerine gelince en sağlıklı ve eski bilgileri Çin kaynaklarından edinebilmekteyiz: “Çin kaynaklarına göre, Türk uluslarında aşağı yukarı aynı devirlerde çeşitli gömme adetleri görüyoruz: yakma, ağaca asma, toprağa gömme.”

Gök Türkler “ölüyü çadıra korlar. Oğulları, torunları, erkek-kadın başka akrabası, atlar ve koyunlar keserler ve çadırın önüne sererler. Ölü bulunan çadırın etrafında at üzerinde yedi defa dolaşırlar. Kapının önünde bıçakla yüzlerini kesip “kanlı gözyaşı dökerler” “Bu töreni yedi defa tekrar ederler.”Sonra belli bir günde ölünün bindiği atı, kullandığı bütün eşyasını kendisiyle beraber ateşte yakarlar; külünü belli bir günde mezara gömerler. “İlkbaharda ölenleri sonbaharda, otların ve yaprakların sarardığı zaman, kışın veya güzün ölenleri çiçeklerin açıldığı zaman (ilkbaharda) gömerler.

Defin gününde ölünün akrabası, tıpkı öldüğü günde yaptıkları gibi, at üzerinde gezer ve yüzlerini keser, ağlarlar.” Mezar üzerinde kurulan yapının duvarlarına ölünün resmini, hayatında yaptığı savaşların tasvirini yaparlar. Türklerde bulunan bu balbal geleneğine uygun olarak “ölü” ömründe bir adam öldürmüş ise mezar üzerine bir taş korlar. İnanışa göre, bir adamın öldürdüğü kimse veya kimseler, cennette öldürenin hizmetçileri olacaklardır. Gömülme işi bittikten sonra, ölünün atları kesilerek yenirdi ki, bu da Türk kavimlerinde görülen yuğu aşı veya ölü aşı geleneği idi. Bu atların ve kurban edilen koyunların kafaları ise kazıklara asılırdı. Oğuzların defin törenleri de Gök Türklerin defin törenlerinden farklı değildi. “IX. yüzyıl Oğuz boylarının defin töreni Gök Türklerin defin törenlerinden farksız olduğu İbn Fadlan’ın verdiği malumattan anlaşılmaktadır. Oğuzların defin törenlerini İbn Fadlan şöyle tasvir ediyor: Onlardan biri hastalanırsa köleler ve cariyeleri bakar; ev adamlarından hiç kimse hastaya yaklaşmaz. Haneden uzak bir çadır dikip hastayı oraya korlar; iyileşince yahut ölünceye kadar çadırda kalır. Yoksul ve köle hastalanırsa onu kırlara bırakıp giderler. Onlardan biri ölürse ev gibi büyük bir çukur hazırlarlar. Ölüye ceket giydirirler, kuşağını kuşandırır, yayını yanına korlar; eline nebiz dolu tahta kadeh tutturup önüne de nebiz dolu bir tahta kap korlar. Bütün mal ve eşyasını bu eve /çukura doldurup ölüyü buraya oturturlar. Sonra çukurun üzerine topraktan kubbe gibi döşeme yaparlar. Atlarından, servetine göre, yüz yahut iki yüz, yahut bir baş at keserler, etlerini yerler. Başını, derisini, ayaklarını ve kuyruğunu sırıklara asıp ” bu onun atıdır. Bununla cennete gider ” derler. Bu ölü hayatında adam öldürmüş ve cesur bir kişi ise öldürdüğü adamlar sayısı kadar ağaçtan suret yontarlar; ve mezarın üzerine korlar. Derler ki – bunlar uşaklarıdır, cennette ona hizmet edecekler.”

Oğuzlar dini inanışlarının tesiri ile suya girmiyorlardı; çünkü “bütün Türklerdeki köklü bir inanışa göre, su kutludur ve arıdır. Yıkanmak kutlu ve arı olan suyu kirletmek ve böylece büyük günah işlemek demektir. Bu ise uğursuzluğa ve felakete sebep olur.” Bu yüzden Oğuzlar ölülerini yıkamazlardı. Altaylı Türkler cenaze törenlerini şu şekilde yaparlardı: “Altaylı öldükten sonra dul kadın, ceset yurtta kaldığı müddetçe kocası için ağlamak mecburiyetindedir. Defin işi gizlice ve hiçbir merasim yapılmadan icra edilir. Altaylılar ölülerini umumiyetle dağ üzerindeki gizli yerlerde toprağa gömerler. Ölü tam giyinmiş vaziyette mezara konur ve yanına, yol için bir torba yiyecek de yerleştirilir. Zenginler birlikte binek atı da gömer. Ölünün dört değnek üzerine kurulmuş iskeleye yerleştirilmek suretiyle defni adeti Altay’da ancak bazı yerlerde tatbik edilir, ancak ölü gömüldükten sonra akraba ve komşular yurtta toplanarak ziyafet tertip ederler. Geri kalanlar, ziyafetten sonra yurdu şamanlara temizlettirerek başka bir yere naklederler. Ağaç kabuğundan ve kütüklerden yapılmış olan yurtlar, aileden birinin ölümü üzerine terk edilerek olduğu yerde bırakılır ve aile kendisine başka bir yerde yeni bir yurt yapar.”

Hunlular ölülerini tabut içine koyarak, bu tabutları altın ve gümüş işlemeli kumaş ve kürklerle örterlerdi. Gelecek hayatta da kendisine hizmet etmesi için yüzlerce kişi kurban edilerek ölüyle beraber gömülürdü.

Eski zamanlarda Uygurlar ölüyü yakarak gömerlerdi: “O çağlarda cesedi gömerken yeni elbise giydirilip kazılan mezarın içine sedir yapılıp, sedir üzerine kamıştan yapılmış hasır serilip, üstüne ceset konurmuş. Cesedi gömmeden önce büyük törenler düzenlenirmiş. Mezarın yanına ölen kişinin öz geçmişini anlatan, oyularak yazılan abide taş dikilirmiş. Kağan ölürse eşiyle birlikte gömülürmüş. Cesedin konulduğu çadırın etrafında yedi defa dolaşılır, bıçak ile alınlarını çizip kan akıtarak ağlarlarmış.”

Yine Uygurların cenaze merasimleri hakkında en iyi bilgileri Çin kaynaklarından edinebiliyoruz. “Miladi 518 yılında Çinli gezgin Huy Sing ile Sun Yong, Luo Yang’dan yola çıkıp 519 yılında Odun’a (Hotan) gelmişler. Orada gördükleri hakkında yazmış oldukları Luo Yang ibadethane Hatıraları adlı kitabının beşinci bölümünde Odun (Hotan)’daki cenaze törenlerinden şöyle bahsetmektedirler: Ölen adamın cesedi ateşte yakılır, cesedin külü yere gömülür. Sık sık anmak için yanına put dikilir. Ağıt yakanlar saçlarını kesip, yüzünü boyarlar. Kağanın cesedi ateşe verilmez, tabuta konularak uzak ıssız yerlere gömülürdü.

 

Hititlerde Ölü Kültü

 

Hitit devrinde Anadolu halkı genelde ölülerini gömmekteydi. I. Hattuşili vasiyetinde şöyle yazmaktadır:

“Cesedimi yıka, gerektiği gibi. Beni göğsüne bastır ve göğsünde tutarak beni toprağa göm…” Ancak imparatorluk döneminde Hitit kral ve kraliçelerinin öldüklerinde yakıldıklarına dair metinler de bulunmaktadır. Arkeolojik veriler Orta ve Güneydoğu Anadolu’da erken Tunç çağından başlayarak ölü gömme ve ölü yakmanın birlikte varolduğunu göstermektedir. Eldeki metinler Hititlerin ölüleri yakma törenleriyle Homeros’un aktardığı TroyalıHektor’un cenaze töreni arasında büyük benzerlikler ortaya koymaktadır. O. R. Gurney’in saptadığı bu benzerlikler şöyle özetlenebilir: 1) Cenaze yakılır, 2) Ateş içeceklerin dökülmesiyle söndürülür, 3) Kemikler yağa bandırılır ya da yağla kaplanır, 4) Kemikler keten bezi ya da iyi bir giysiyle kaplanır, 5) Küller taş bir odaya yerleştirilir, 6) Şölen yapılır. Törenlerin bu denli benzeşmesi Troyalılarla Hititler arasında varolmuş olan güçlü bir kültürel bağa işaret etmektedir.

 

Friglerde Ölü Kültü

 

Frig beyleri ölülerini ya kayalara oyulmuş mezarlara ya da tümülüslere gömerlerdi. Kaya mezarlarının çoğu soyulmuş oldukları için mimari dışında fazla bilgi vermezler. Buna karşın tümülüsler, yani yığma mezar tipleri Frig ölü gömme geleneğini öğrenmemizde önemli rol oynarlar. MÖ 8. yüzyıl başlarından MÖ 6. yüzyıl ortalarına kadar kullanıldıkları sanılan tümülüslerin büyük bölümü Gordion’dadır. Bu yığma toprak mezarları kentin sırtlarında yeralır ve sayısı 100’e yaklaşır.

Frigya tümülüslerindeki mezar odalarının ahşap yapısı çok ileri bir tekniğin eseridir. Ölüler önceleri yakılmadan ahşap sedirler üzerine uzatılmış, MÖ 7. yüzyılın sonlarından itibaren de, Yunanistan’dan gelen etkilerle yakılmaya başlamıştır. Ahşap mezar odasına ölü ve ölü armağanlarının bırakılmasından ve ahşap çatının kapatılmasından sonra, odanın üzeri büyük bir yığma tepeyle örtülmüştür. Toprak yığınının ahşap mezar odasına yapacağı baskıyı en aza indirmek için mezar şu şekilde yapılırdı: Ahşap mezar odasının üstü moloz taşlarla kaplanmış, bunun üzerine kalitesi ve direnci fazla olan, sulandırılarak bulamaç haline getirilmiş kil serilmiş , sonra da kuru kilden tepe yığılmıştı. Toprak kümesi, altındaki nemli kilin iyice kurumasından sonra yığılmış olmalıdır; çünkü ıslak kil kuruyunca mukavemeti artıyordu. Tümülüslerin yüksekliği gömülen kişinin önemine göre 2-3 ile 60-70 metre arasında değişmektedir.

Frig tümülüslerini, Lidya ve Yunan mezarlarından ayıran; mezar odaları yapımında taş yerine tahta kullanılması, yığma tepe toprağının çevreye yayılmasını önlemeye yarayan krepis duvarı ve mezar odasınına geçit veren dromos kullanılmamasıdır. Toprak yığını altında kalan mezar odalarının yeri büyük boy tümülüslerde ortada, alçak tümülüslerde ise mezar soyguncularına karşı alınan önlemle merkezden uzak yerlerde olurdu. Soylular için kentlerin dışında görkemli yığma mezarlar yapılırken, geniş halk kiltleleri için gösterişsiz mezarlar kullanılmıştır. Pazarlı halkı, ölülerini kalenin içindeki basit mezarlara, sırt üstü yatırarak gömmüşlerdi. Boğazköy halkı ölülerini yakıp, küllerini küpler içine koyarak gömmüşlerdi. Ayrıca Boğazköy’de çocuk mezarı olarak kullanılan bir vazo bulunmuştur. Bu Boğazköy ve Pazarlı’daki ölü külleriyle iskeletlerin tümü geç Frig dönemine aittir ve sürekli kent içine gömülmüşlerdir. Ancak Ankara’da yakılmış ölülerin küpler içinde gömüldüğü kent dışı mezarlar da bulunmuştur. Bu Ankara’da bugünkü Hacıbayram Camisi çevresindeki Frig kentinde yaşayan farklı halk sınıflarının varlığını gösterir.

 

Etrüsklerde Ölü Kültü:

 

Etrüskler’in öteki dünya hakkında da inançlar geliştirmişlerdir. Sanat eserlerinin büyük bir bölümü öteki dünya kültünün bir parçası olarak oluşturulmuştur. Elimizde yazılı metinler olmasa da ölülerle beraber konulan eşyalardan , yapılan resimlerden, kabartmalardan öteki dünya inançları hakkında bir fikir sahibi olabiliyoruz. Etrüsk inançlarına göre ölen kişinin ruhu kanatlı cinler tarafından öteli dünyaya götürülürdü. Bu tema bir çok mezar odasındaki resimlerde işlenmiştir. Burada oyunlar oynanıp ziyafetler veriliyordu. Burada Etrüskler’e özgü bir çok cin vardı. ( Bazen kader kitabını açan Culsu ve Vanth gibi.) MÖ. dördüncü yüzyıldan itibaren ise bu resimlerde öteki dünyanın efendileri de gösterilmeye başlanmıştır. Bunlar Greklerden alınan Eita ( Hades ) ve Phersipnai ( Persefone ) dir. Bu yüzyıldan itibaren öteki dünyanın tasvirleri de değişmeye başlamıştır. Burası artık eziyet çekilen korkunç bir yer olmaya başlar. Charus ve Tuchulcha adında iki korkunç cin de tasvirlerde yer alır. Etrüsk Krallığı çökmeye yaklaştıkça tasvirler daha da korkunçlaşır.

 

Urartularda Ölü Kültü

 

Urartular da, diğer kültürler gibi ölümden sonra hayata inanmışlardı. Urartular’dan ölü gömme ile ilgili belge bize ulaşmamıştır. Ancak arkeolojik bulgulardan hem yakarak hem de yakmadan ölü gömdüklerini, anıtsal mezar yaptıklarını ve ölü hediyesi bıraktıklarını biliyoruz. Açık hava tapınaklarının da ölü kültü ile olan ilişkisi Altıntepe açık hava tapınağı için şöyle anlatılmaktadır: “Bu açık hava mabedinin ölü kültü ile ilişkili olduğundan ve muayyen zamanlarda burada toplanıldığından, dini merasimler yapıldığından şüphe edilmemelidir. Açık hava mabedinin mâna ve plan bakımından paraleli Urartuda, hatta bütün Anadolu’da mevcut değildir. Bu bakımdan buna Uratuların ortaya koyduğu bir yenilik gözü ile bakılmalıdır.”

 

Eski Mısır’da Ölü Gömme Kültü

 

Eski Mısır’da cenaze töreninin nasıl yapıldığını ise en güzel “Herodot Tarihi”nden öğreniyoruz. Bu konuda “Herodot Tarihi” şunları yazıyor: “Bir evde hatırı sayılır biri öldü mü, evin bütün kadınları başlarına, yüzlerine çamur sürerler; sonra ölüyü evde bırakıp sokaklara dökülürler, eteklerini bellerine kadar kaldırırlar, memelerini açarlar ve dövüne dövüne sokak sokak gezerler; bütün akrabaları da onlarla beraber giderler; öbür yandan erkekler, onlar da sıvanmış olarak dövünürler. Bu törenden sonradır ki bilen, bu işle görevli uzmanlar vardır. Kendisine bir ölü getirildiği zaman, müşteriye boyalı tahtadan gayet güzel taklit edilmiş modeller gösterir. Bunların en iyisi, diye anlatır müşteriye, adının anılmasını büyük bir günah saydığım kişiye benzeyenidir; arkasından ikinci bir model gösterir, birinci kadar iyi değildir ve daha ucuzdur, sonra bir üçüncü ve en ucuzu. Bu açıklamalardan sonra sorar, ölünün yakınlarına, hangisinden istiyorsunuz diye. Müşteri fiyatta anlaştıktan sonra gider, mumyacı, evden dışarı çıkmadan işe koyulur.

En iyi mumyalama dediğimiz şudur: Önce demir bir kanca ile burun deliklerinden beyni çeker; ama hepsini alamaz, kalanını ilaçla eritir. Arkasından, keskin bir Ethiopia taşı ile ölünün böğrünü uzunlamasına keser ve içindeki her şeyi boşaltır; içini böyle temizledikten sonra hurma şarabından geçirir ve kokular püskürtür; karnına dövülmüş saf mür ve çeşitli kokular doldurur; ve diker. Sonra tabii sodyum karbonat içine daldırıp yetmiş gün onun içinde bırakmak suretiyle tuzlar. Yetmiş günden sonra çıkarır, yıkar ve baştan aşağı Mısırlıların genellikle yapıştırıcı olarak kullandıkları zamka batırılmış gayet ince tül şeritlerle sarar. Ve ölünün yakınlarına teslim eder, onlar da tam bir insan gövdesine göre yapılmış olan bir tabut hazırlatırlar ve mumyayı içine kapatırlar; kapandıktan sonra ölü odasına götürülür, ayak üstü bir duvara yaslanır.” Campbell, yapılan kazıların sonucunda elde edilen bilgilere göre Eski Mısır mezarlarını şu şekilde tarif eder. “Esas gövde daima erkek-daima mezarın güney tarafında sağ tarafının üstüne yatar. Genellikle yatak üstündedir, ahşap bir yastığı vardır ve başı doğuya doğrudur, yüzü kuzeye (Mısır’a) bakar, bacakları dizlerinden hafif bükülmüştür. Sağ eli çenesinin altında ve sol eli, uykuda gibi sağ dirseğinin üstünde veya yanındadır. Yanında ve çevresinde her zamanki silahları ve kişisel eşyaları, bazı tuvalet malzemesi ve bronz aletler, devekuşu tüyünden yelpaze, bir çift ham deriden sandal vardır. Bütün gövde deriyle, genellikle öküz derisiyle örtülüdür; yatağın bacakları da boğa bacakları biçimindedir. Gövdeye keten elbise giydirilmiştir. Yanına ve duvarlar boyunca sayısız büyük kap kacak yerleştirilmiştir.”

Eski Mısırlılar ölenin öbür dünyada da bu dünyadakine benzer bir hayat süreceğine inanırlardı. Bunun sonucu olarak gerçek hayatta olduğu gibi beslenmesini sağlayacak yiyecekler mezara konduğu gibi, orada da ona hizmet edecek kişiler kurban edilirdi. “Özellikle kadın kurbanı, eşin kurban edilmesi ve bazı zengin mezarlarında hizmetkarlarla birlikte tüm haremin kurban edilmesi söz konusudur.” “Mezarlarda ayrıca sayısız koç kalıntısı vardır. Ve esas gövdenin daima sükun içinde olmasına karşın ötekilerin yatırılış biçimlerinde kural yoktur. Çoğunluğu sağa dönük, başları doğu tarafındadır, fakat esas gövdenin hafif kıvrılmış duruşundan ikiye katlanmaya varana kadar nerdeyse olanaklı her biçim görülmektedir. Eller genellikle yüzün üstünde veya boğazdadır.” Sonuç olarak Mısırlılar derin bir ölmezlik umuduna sahiptiler. Bu umut Eski Mısır diniyle, ilişki kurmuş bulunan öteki dinlere de geçmiştir. Nitekim bu, Yahudilik yoluyla yeni yeni başlamakta olan Hıristiyanlığa da geçmiş ve bu dinlerin egemenlik kurduğu milletlerin kültürünü de etkilemiştir.

 

Yunan uygarlıklarında Ölüm Geleneği

 

Ölülere, toprağın insanları ve Demeter’in halkı adı verilir. Aynı şekilde ölülerle ilgili görülen yılan, hem bereket sembolü hem de ölülerin bir simgesi ve somutlaşmasıydı. Hellenler öncesinde ölüleri yatıştırmak için onlara insan kurban edildiği de olmuştur. Klasik devirde ise ölülere karşı ikili bir tavır takınılmıştır. Birincisi, ata ruhlarına dindarca bir saygı, ikincisi, her çeşit hastalık ve afetin taşıyıcısı olarak hortlaklardan korkmak.

İbadetlerin özellikle mezarlar etrafında yoğunlaşması Yunan dininin en önemli ve belirleyici özelliğidir. “Birer anıt haline gelen mezarlar, hazineler ve her çeşit ev eşyasını içermektedir. Mezarlara kurbanlar sunulur, ölülerin mezarlarında ikamet ettiklerine, gölgelerinin de Hades ülkesine gittiğine inanılırdı. Bu ülke bir ceza ve ödül ülkesi olmayıp, bu hayatın sadece hayalet biçiminde devamıdır.” Yunanlılarda ölülerin ruhları yılan, kuş ve özellikle kelebek biçiminde betimlenirdi. Nitekim Yunancadaki psykhe sözcüğü hem kelebek, hem ruh anlamındadır. Yunanlılar ölümden sonraki yaşam hakkında birbirine karşıt düşüncelere sahip olmuşlar ve bunları bağdaştırmak için hiç uğraşmamışlardır. Ölüler yerin altında yaşamayı sürdürürler, onların torunları ve çocukları da kutsal armağanlar sunarak bu yaşamı hoş bir hale getirmeye çalışırlardı. Tanagralı sanatçılar, yaptıkları ve sundukları küçük heykellerle ölüleri mutlu etmeye çalışırlardı. Ancak ölüme karşı bu bakış açısı ölenin peşinden yas tutulmayacağı anlamına gelmezdi. “İlk çağda, Yunanistan’da cenaze başında veya gömülme törenlerinde ağlamayı meslek edinmiş kadınlar vardı. Sözde derin acı duyuyormuş gibi yaparak, elleriyle üstlerini, başlarını yırtarak bu ağlayıcılar bir ağızdan yas ilahileri söylerlerdi.”

 

Yahudilerde ölü gömme rituelleri:

 

Giysilerin Yırtılması (Keriya)

Giyilen kıyafetlerin yırtılması çok eskilere dayanır. Ölüm haberi üzerine, ölenin yakınının giysisini yırtması, ilk İbranilere kadar uzanan bir gelenektir. “Yaakov, oğlu Yosef’in öldüğünü öğrendiğinde üstündekileri yırtmıştı.” Bu yüzden birinci dereceden yakınını kaybeden kişi, yani yas tutacak kişi kıyafetini kol tarafından yırtar. Bu eylem kişiler ayaktayken gerçekleştirilir. Keriya’nın sebebi, kişinin içindeki Tanrı’ya olan isyanı yatıştırmak içindir. Ölen kişi 1. dereceden akrabaysa, yas tutan kişi yedi günlük yas süresince giydiği tüm elbiseleri yırtmalıdır. Ve bir daha dikmemelidir. Hindlerde Ölü Yakma Töreni – Antyesthi Bir Hindu ayin ve törenlerle yaşar ve törenle ölüme gider. Hindular tarafından tüm sunakları tanrılara taşıyan bir elçi gibi düşünülen ateş, bu son aşamada da bizzat insanı taşıyacaktır. Bu düşüncelerle cesedin yakılma işlemi gerçekleştirilir. Ceset, özel olarak hazırlanmış tahtadan bir tür sedyeye konulmak üzere yakılacağı yere getirilir. Yas tutanların başını çeken kişinin genellikle kafası traş edilir ve önden yürür. Diğer akrabaları, eş-dost “Ram Nam Satya He” yani “Rama’nın Adı Gerçektir” (veya Tanrı’nın adı gerçektir) diye söyleyerek, onu izlerler. Cesedin yakılacağı yerde ölünün bedeni yıkanır ve özel olarak hazırlanmış yere yatırılıp üstüne kuru ağaç dalları konur. Vedik dualarla birlikte yas tutanların başı odun yığınını ateşe verir. Ceset odunlarla birlikte yanar, kül olur. Küller kutsal nehirlere atılır. Cesedin yakılışını izleyen onbirinci gün, haşlanmış pirinçten yapılmış on tane pinda (top) hazırlanır. Bununla ölünün bir sonraki yaşamında iyi bir bedene girmesi sağlanmak istenir. Ölünün yakınları her yıl onun anısına tören (şraddha) düzenlerler. En ünlü ölü yakma yerlerinden birisi Benares’de, Ganj nehri kıyısındaki Manikarnika Ghat’tır.

 

Tibet Budistlerinde Gökyüzü Defni -Ölü Etinin Hayvanlara Sunumu 


1

Aslolanın ruh olduğuna, cesedin hiçbir değerinin kalmadığına inanan Tibet’li Budistler, ölenin etinin değerlendirilmesi için yabani kuşlara bağışlarlar. Ceset kolay yenilebilmesi için parçalanır ve genellikle akbabalara yem edilir. Ruhların göğe yükseldiğine ve akbabaların ruhları gökteki yerlerine ulaştırdığına inanılır.

http://www.dertortagim.blogspot.com.tr/2010/01/tibetli-budistlerin-cenaze-toreni.html

İSLAMİYETTE ÖLÜ GÖMME KÜLTÜ

İslamiyet’e- Ehli-sünnet’e göre ölünün ardından ağlamak, yas tutmak doğru değildir; Çünkü ardından ağlanan ölü kabirde rahat edemez, kabir azabı görür. Kişi ölünce çenesi bağlanır, gözleri kapatılır, elbiseleri çıkartılır ve ince bir örtüyle üzeri örtülür. Ölünün şişmemesi için ölünün üzerine bir demir parçası-bıçak konur.

Ölünün Yıkanması 

İslam inancına göre ölünün yıkanması gerekir. Bunun için ölü, teneşir üzerine veya yüksekçe bir yere sırtüstü yatırılır. Sonra ölüye abdest aldırılır. Abdeste önce yüzden başlanır, ağza ve buruna su verilmez; parmağa sarılı bir bezle dudaklarının içi, dişleri ve burun delikleri ıslatılır. Kolları yıkanır, başı meshedilir, ayakları yıkanır. Abdest bittikten sonra üzerine ısıtılmış su dökülür, saçı ve sakalı başı ve bedeni iyice temizlenir. Sonra sol tarafına çevrilerek sağ tarafı, sağ tarafa çevrilerek sol tarafı yıkanır. Yıkayıcı, ölünün karnına yavaşça dokunarak ölünün vücudundan bir şey çıkarsa onu da yıkar. Ölüyü yıkarken her organı üç defa yıkamak sünnettir. Ölünün tırnak ve saçları kesilmez. Saçları ve sakalı kesilmez. Erkek ölüyü erkek, kadın ölüyü kadın yıkar. Kadın, ölen kocasının cesedini yıkayabilir; ancak erkek ölen karısını yıkayamaz.

Kefenleme 

İslam’da kefen üç çeşittir: a) Sünnet Kefeni: Erkekler için gömlek, izar ve lifafe olmak üzere üç kattır. Boyun kökünden ayaklara kadar uzanan gömleğin yeni ve yakası yoktur. İzar ve lifafe baştan ayağa kadar uzanır. Lifafe, İzar ve gömleğin üzerine giydirilir. İzardan biraz daha uzun tutulur. Kadın kefeninde ise bunlara ek olarak baş ve göğüs örtüsü kullanılır. b) Kifayet Kefeni: Ölen kişinin maddi durumunun bozukluğuna paralel olarak kifayet kefeni ile yetinebilir. Bu kefen izar ve lifafeden ibaret olup ölen kadınsa bunlara ek olarak baş örtüsü dahil edilir. c) Zaruret Kefeni: Zorunluluk halinde ölü, ne bulunursa onunla kefenlenir. “Kefen hazırlandıktan sonra tütsülenir” “Sünnet kefen şöyle yapılır: Önce lifafe yayılır. Onun üzerine izar konulur. Daha sonra ölüye kefen gömleği giydirilip izarın üstüne konur. İzar önce ölünün soluna, sonra sağına sarılır.” Lifafe de sağa, sonra sola sarılır. Ayaklarının altından ve başının üstünden bağlanır.” “Kadın cenazenin kefenlenmesinde, kadının saçları ikiye ayrılarak göğsünün üstüne konur. Kadın kefenlendikten sonra başı ve yüzü başörtüsü ile örtülür. İzarın üstünden göğüs örtüsü bağlanır. Göğüs örtüsü, göğüsten göbeğe veya dizkapaklara kadar olan bir örtüdür.” Daha sonra ise lifafe sarılır.

Cenaze Namazı 

Ölen bir kişinin cenaze namazının kılınabilmesi için, her şeyden önce Müslüman olması ve ölünün yıkanmış olması gerekir. Bunun yanında ölünün vücudunun bütünlüğünü korumuş olması, yani başı ile beraber vücudunun yarıdan çoğunun olması şarttır. Cenaze namazını topluluk içinde birkaç kişinin kılması da yeterlidir. Tüm topluluğun kılması şart değildir. Cenaze namazını, usulünü bilen herkes kıldırabilir.

Ölünün Gömülmesi 

Cenaze namazından sonra ölü mezara konur. Mezarın en az göğüs hizasına kadar kazılması şarttır. Ölü gömülürken kefenin bağları çözülür ve sağ yanına yatırılarak kıbleye yöneltilir.” “Ölü kadın ise, ölünün en yakınının onu mezara koyması gerekir. Kadının mezara inmesi yasaktır. Mezarların üzerine yapı yapmak, süslemek, islamda haramdır. Ancak taş dikmek, isim yazmak, ağaç dikmek yasak değildir.

Telkin

Ölü mezara konulduktan sonra ve üzeri toprakla örtüldükten sonra topluluk mezarın başına oturarak, imam veya başka birisinin okuduğu Kur’an-ı dinler ve ölünün ruhuna fatiha okur. İslamiyet’e göre bütün insanlar ister Müslüman olsun, ister olmasın ölüp de mezara konunca Münkir ve Nekir adlı iki melek tarafından sorgulanır. Sorgu dinsel olup ölünün Müslüman olup olmadığını saptamak için yapılır. Cenazenin defin edilmesi sırasında imamın mezar başında verdiği telkin sorgu sırasında ölünün korkudan dilinin kekelememesi içindir.

Ölüm Sonrası – Taziye 

Ölünün yakınları, komşuları, akrabaları tarafından ziyaret edilerek “Allah size sabır ve ecir versin, hüküm Allah’ındır, Allah cennete kavuştursun” denilerek teselli edilirler. Taziye üç gündür; ancak uzakta olanlar daha sonra da taziyeye gelebilirler. Bu süre içinde komşular yemek yaparak ölü evine getirirler.

Mezar Ziyareti 

Kabirde, hem ruha hem de bedene nimet ve azap vardır. Peygamberler, veliler ve şehitler mezarlarında da diridirler. Kabirde ölü kendini ziyarete gelenleri tanır. Bunun için kabirde bulunan ölülere selam vermek sünnettir. Kabir ziyaretleri peygamber tarafından yasaklanmışken daha sonra ibret olması maksadıyla yasağa son verilmiştir.

Serdar Kaangil

 

About these ads
Bu yazı Din içinde yayınlandı ve , , , olarak etiketlendi. Kalıcı bağlantıyı yer imlerinize ekleyin.

CENAZE TÖRENLERİ için 5 cevap

  1. segor dedi ki:

    eski türklerde ölülerin üzerine bıçak konur. hağla bu gelenek devam etmektedir. ancak bir çok yerde farklı açılımlar var. bu konuda bildiğim kadarıyla ölülerin üzerine konan bıçak gece karanlığında mum ışığı veye gaz lambası bıçağın yüzeyine geldiğine karşıdan görülebilmesi bu esnada ölü nefes alıyorsa anlaşılması içindir..

  2. segor dedi ki:

    bu bağlamda 7sı ve 40 çıkması var islamiyette ve dini kitaplarda… allah yerive göğü 7 günde yarattı ifadalerine dayanıyor tabii bahis konusu . o ki ol derse olur. ancak 40 kelimesi, kırklar tekkesi , kırkharamiler kırkbirkeremaaşallah kırkyasin.vb. günümüze kadar gelmiş bulunmaktadır. bu bağlamda eskitürk uygarlıklarından şamananızım. de sık rastlanır.

  3. defne dedi ki:

    hristıyanların kıblesi varmıdır varsa nereye çevrilir.

    • pante dedi ki:

      Hristiyanların İslam gibi evrensel kabul edilen bir kıbleleri yoktur ama dua ederken doğuya dönerler.
      İlk yapılan kiliseler de doğuya bakacak şekilde dzayn edilmişlerdir.
      Paganlar gibi güneşin doğduğu yöne yönelişin çeşitli sebepleri ileri sürülür. Bunlardan bazıları; İsa Mesih’in doğudan geleceği, İsa’nın cenneti doğudan kuracağı, Mecdelli Meryem’in İsa’ya dua ederken doğuya dönmüş olması ve İsa’nın doğuda doğmuş olmasıdır.

      Yahudilerin kıblesi ise Kudüstür. Beyt-il Makdis yani Süleyman Tapınağıdır. Daniel kitabının 6. bab 10. ayetinde “Daniel yasanın imzalandığını öğrenince evine gitti. Yukarı odasının Yeruşalim (Kudüs) yönüne bakan pencereleri açıktı. Daha önce yaptığı gibi her gün üç kez diz çöküp dua etti, Tanrısı`na övgüler sundu.” ifadesiyle Yahudilerin kıblesi belirtilmiştir.

    • kenan dedi ki:

      Kiliselerin yönü, Türkiyedeki Bursa ilinin İZNİK İlçesinde bulunan bir kiliseye dönüktür. Ve oraya gidip ziyaret eden ve belirli ibadeti yapan hristiyan hacı olmakta.

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Connecting to %s